Sayıştay’ın YÖKAK denetiminde program akreditasyonuna ilişkin ortaya koyduğu bulgu önemli bir tartışma başlattı.
Fakat meseleyi doğru yerde tartışmak gerekiyor.
Konu, yalnızca akreditasyon kuruluşlarının varlığı ya da yetkisi değildir. Asıl mesele, hukuki meşruiyet ile bilimsel bağımsızlığın aynı sistem içinde nasıl korunacağıdır.
Önce hukuki sınırı doğru çizelim.
Sayıştay, YÖKAK’ın işlem ve faaliyetlerini hukuka uygunluk bakımından inceleyebilir. Bu, anayasal ve kanuni denetim görevinin bir parçasıdır. Dolayısıyla yetkinin kaynağını, kullanım biçimini ve mevzuata uygunluğunu sorgulaması başlı başına sorun değildir.
Fakat burada ikinci bir sınır başlar.
Sayıştay yerindelik denetimi yapamaz. İdarenin takdir alanını ortadan kaldıracak bir denetim anlayışı da kuramaz.
Dahası, Sayıştay bir akreditasyon kuruluşu değildir.
Tıp eğitiminin bilimsel standartlarını belirlemek de onun görevi değildir.
Çünkü program akreditasyonu sıradan bir idari işlem değildir. Teknik ve bilimsel bir değerlendirmedir. Alan uzmanlığı gerektirir.
Öğrenme çıktıları incelenir. Müfredat değerlendirilir. Klinik eğitim ortamları gözlenir. Öğretim kadrosunun niteliğine bakılır. Öğrencinin deneyimi dinlenir. Programın yalnızca ne vaat ettiği değil, gerçekte ne ürettiği sorgulanır.
Bu nedenle program değerlendirmelerinin bağımsız ve uzman kuruluşlar eliyle yürütülmesi dünyada yerleşmiş bir kalite güvencesi yaklaşımıdır.
Bağımsızlık burada bir süs değildir.
Güvenilirliğin temel şartlarından biridir.
Fakat bağımsızlık da sınırsızlık anlamına gelmez.
Bilimsel bağımsızlık, hukuki dayanak ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Hukuki gözetim de bilimsel bağımsızlığı yutmamalıdır.
Bence Sayıştay bulgusunun asıl önemi tam burada ortaya çıkıyor.
Bu tartışma bize tek tek kurumların gücünü değil, sistemin mimarisini yeniden düşünme fırsatı veriyor.
Bu fırsatı yeni bir yetki kavgasına dönüştürmek büyük hata olur.
2547 sayılı Kanun, YÖKAK’a yükseköğretimde kalite güvencesi ve akreditasyon süreçleri bakımından önemli görevler veriyor. Mevcut sistemde ise programların bilimsel değerlendirmeleri YÖKAK tarafından yetkilendirilen veya tanınan bağımsız akreditasyon kuruluşlarınca gerçekleştiriliyor.
Dolayısıyla mesele siyah ile beyaz kadar basit değil.
“Bütün yetki yalnızca YÖKAK’ındır” demek, bilimsel değerlendirmenin doğasını gözden kaçırabilir.
“YÖKAK yalnızca izleyicidir” demek ise onun kanunla verilen kalite güvencesi ve gözetim sorumluluğunu eksik bırakır.
İhtiyacımız olan şey daha fazla tartışma değil, daha berrak bir hukuk düzenidir.
İlk yapılması gereken budur.
Mevzuat, bilimsel değerlendirme ile kamusal gözetim ve kabul süreçlerini tereddüde yer bırakmayacak biçimde birbirinden ayırmalıdır.
Kim değerlendirecek?
Kim karar verecek?
Kim gözetleyecek?
Kim itirazları inceleyecek?
Kim sistemin bütününden sorumlu olacak?
Bu soruların cevabı yorumla değil, açık hükümlerle bulunmalıdır.
Bunun yanında bilimsel kararın bağımsızlığı mutlaka güvence altına alınmalıdır.
Değerlendiricilerin seçimi şeffaf olmalıdır. Çıkar çatışmaları açık kurallarla yönetilmelidir. Kararlar gerekçeli olmalıdır. Değerlendiricilerin yeterlilikleri düzenli olarak izlenmelidir. Etkili ve bağımsız bir itiraz mekanizması bulunmalıdır.
YÖKAK’ın gözetim rolü de güçlü olmalıdır.
Ancak gözetim ile bilimsel değerlendirme birbirine karıştırılmamalıdır.
YÖKAK, kalite güvencesi sisteminin çerçevesini kuran, akreditasyon kuruluşlarını yetkilendiren veya tanıyan ve sistemin güvenilirliğini gözeten çatı kurum olmalıdır.
Fakat çatı olmak, her odada oturmak anlamına gelmez.
Alan uzmanlığının yerine geçmemelidir.
Tıp eğitiminin niteliğini değerlendirecek mekanizmanın içinde tıp eğitiminin dilini, pratiğini, klinik ortamını ve eğitim bilimini bilen insanların bulunması gerekir.
Hukuk sistemi sınırı çizer.
Bilim ise o sınırların içindeki niteliği değerlendirir.
İyi bir kalite güvence sistemi bu iki alanı birbirine rakip hâle getirmez.
Bir başka önemli konu da geçiş hukukudur.
Yapılacak herhangi bir düzenleme geçmişte verilmiş akreditasyonları bir gecede tartışmalı hâle getirmemelidir. Üniversiteler, akademisyenler ve en önemlisi öğrenciler hukuki güven içinde hareket edebilmelidir.
Sistemi düzeltmeye çalışırken sistemin ürettiği meşru beklentileri yok etmek doğru olmaz.
Fakat bütün bu tartışmanın içinde çok daha temel bir meseleyi gözden kaçırıyoruz.
Kalite bürokrasisini.
Sayıştay bulgusu, yıllardır yapılan bütün kalite çalışmalarını değersiz hâle getirmez. Fakat bize sistemi yeniden sadeleştirmek için önemli bir fırsat sunabilir.
Çünkü kalite, kanıt dosyasının kalınlığı değildir.
Toplantı sayısı da kalite göstergesi değildir.
Form sayısı hiç değildir.
Bir üniversitenin bilgisayarında kaç klasör dolusu belge bulunduğu, öğrencisinin ne kadar iyi eğitim aldığını tek başına göstermez.
Esas ölçü, eğitimde ortaya çıkan gerçek değişimdir.
Tıp eğitiminde bunun karşılığı son derece somuttur.
Öğrenci hastasını doğru değerlendirebiliyor mu?
Klinik kararını bilimsel kanıta dayandırabiliyor mu?
Temel mesleki becerileri güvenli biçimde uygulayabiliyor mu?
Hasta güvenliğini önceleyen bir meslek kültürü geliştirebiliyor mu?
İletişim kurabiliyor mu?
Hata yaptığında bunu fark edebiliyor mu?
Program, tespit ettiği eksikliği gerçekten düzeltebiliyor mu?
Akreditasyonun bütün amacı, sonunda bu sorulara güvenilir cevaplar verebilmektir.
Bu nedenle yeni dönemin hedefi “daha fazla belge” olmamalıdır.
Daha anlamlı kanıt olmalıdır.
Aynı veri farklı kurumlar için tekrar tekrar üretilmemelidir. Akademisyenin zamanı dosya taşımaya değil, öğrenci yetiştirmeye ayrılmalıdır.
Kalite sistemi, eğitimin üzerine yük bindiren bir bürokrasiye dönüşüyorsa kendisini de sorgulamalıdır.
Akreditasyon kuruluşları açısından da yeni bir öz değerlendirme dönemi gerekiyor.
Kurumsal bağımsızlık tek başına yeterli değildir.
Bağımsız olduğunuzu söylemeniz, kararınızın kendiliğinden güvenilir olduğu anlamına gelmez.
Karar süreçlerinin tutarlılığı gösterilmelidir. Değerlendirici yeterlilikleri izlenmelidir. Aynı nitelikteki iki programa tamamen farklı ölçüler uygulanmasının önüne geçilmelidir. İtiraz sistemi işlemelidir. Kuruluşların kendileri de dış değerlendirmeye açık olmalıdır.
Kaliteyi ölçen de kendi kalitesini göstermek zorundadır.
YÖKAK’ın görevi de tam burada daha anlamlı hâle gelir.
Yalnızca kuruluşlara yetki veren bir makam değil, sistemin bütününe duyulan güveni koruyan çatı yapı olmak.
Ama bunu yaparken alan uzmanlığını merkezileştirmemek.
En sağlıklı model iki güvenceyi aynı anda kurmalıdır.
Birinci güvence hukuki meşruiyettir.
İkinci güvence bilimsel bağımsızlıktır.
Birini diğerine feda etmek kolaydır.
Asıl marifet ikisini birlikte koruyabilmektir.
Bu nedenle Sayıştay’ın bulgusu bir kriz olmak zorunda değildir.
Doğru okunursa bir olgunlaşma fırsatına dönüşebilir.
Hukuki çerçeve berraklaştırılabilir. Bilimsel bağımsızlık güçlendirilebilir. YÖKAK’ın gözetim rolü açık biçimde tanımlanabilir. Akreditasyon kuruluşlarının hesap verebilirliği artırılabilir. Üniversitelerin üzerindeki gereksiz kalite bürokrasisi azaltılabilir.
Sonunda dönmemiz gereken soru yine aynıdır:
Kaliteyi kim ölçecek?
Cevap, “Sayıştay” değildir.
Ama cevap yalnızca “akreditasyon kuruluşları” da değildir.
Hukuk yetkiyi tanımlar.
Bağımsız uzmanlar niteliği değerlendirir.
YÖKAK sistemin güvenilirliğini gözetir.
Sayıştay ise kamu otoritesinin hukukun çizdiği sınırlar içinde kalıp kalmadığını denetler.
Herkes kendi işini iyi yaptığında kalite sistemi güçlenir.
Herkes birbirinin işini yapmaya başladığında ise kalite değil, yetki tartışması üretiriz.
Türkiye’nin durumdan vazife çıkarmaya ihtiyacı yoktur.
Yeni bir yetki kavgasına da ihtiyacı yoktur.
Türkiye’nin ihtiyacı; yetkisi açık, sorumluluğu belirli, bilimsel bağımsızlığı güçlü ve hesabı verilebilir bir akreditasyon düzenidir.
Çünkü üniversitede kaliteyi gerçekten yükselten şey, yetkinin kimde olduğu tartışmasından önce, ölçünün ne kadar doğru olduğudur.