Memede ele gelen bir kitlenin fark edilmesi kadınlarda çoğu zaman ciddi bir endişeye neden olur. Bu endişe henüz klinik muayene yapılmadan veya radyolojik incelemeyle kitlenin niteliği belirlenmeden meme kanseri olasılığının zihinde ön plana çıkmasına yol açar.

Bununla birlikte klinik pratiğimizde bu durumun tam tersi bir yaklaşımla da karşılaşmaktayız. Kitlenin ağrısız olması, fizik muayenede hareketli hissedilmesi veya geçmiş incelemelerde iyi huylu bir lezyon saptanmış olması bazı hastaların mevcut bulguyu önemsiz görerek hekime başvurmayı ertelemesine neden olabilmektedir. Oysa bu iki yaklaşımın ortak noktası kitlenin niteliği henüz belirlenmeden fiziksel özelliklerine dayanarak bir sonuca varılmasıdır. Bu nedenle tanısal yaklaşımın temeliniklinik muayene ve uygun görüntüleme yöntemlerinin birlikte değerlendirilmesi oluşturur.

Memede ele gelen her kitlenin malignite anlamına gelmediğinin bilinmesi önemlidir. Nitekim meme hastalıkları polikliniklerine başvuran kadınlarda saptanan kitlelerin önemli bir bölümü kist ve fibroadenom gibi benignlezyonlardan kaynaklanmaktadır. Ancak benign patolojilerin daha sık görülmesi bireysel olarak değerlendirilen her kitlenin de iyi huylu olduğunu düşündürmemelidir.

Meme dokusu yaşam boyunca hormonal değişimlerden etkilenen dinamik bir yapıya sahiptir. Özellikle östrojen ve progesteron düzeylerindeki değişikliklere bağlı olarak menstrüel siklus boyunca meme dokusunda dolgunluk, hassasiyet ve nodülarite ortaya çıkabilir. Bu değişikliklerin şiddeti kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Dolayısıyla memede palpe edilen her sertlik tümöral bir oluşumu temsil etmez.

Kistler içi sıvı ile dolu yapılar olup boyutlarına bağlı olarak palpe edilebilir, bazen ağrı veya hassasiyete neden olabilir. Fibroadenomlar ise özellikle kadınlarda reprodüktif dönemde görülen glandüler ve fibröz stromaldokudan oluşan benign solid tümörlerdir. Genellikle düzgün sınırlı ve hareketlidirler. Ancak kitlenin hareketli olması maligniteyi dışlamadığı gibi; sert kıvamda olması da doğrudan kanser anlamına gelmez. Bu nedenle fizik muayene bulguları tanısal görüntüleme yöntemleriyle birlikte değerlendirilmelidir.

Hastaların sıklıkla yanıldığı konulardan biri de ağrının meme kanseri açısından tanısal değeridir. Meme kanseri özellikle erken evrelerde çoğunlukla ağrısız bir kitle şeklinde ortaya çıkar. Bununla birlikte ağrının varlığımaligniteyi dışlamaz. Benign meme hastalıklarında da ağrı görülebildiğinden kitlenin ağrılı veya ağrısız olması tek başına tanısal bir ölçüt olarak kabul edilemez.

Memede yeni fark edilen bir kitle ağrılı olup olmadığına bakılmaksızın hekim tarafından değerlendirilmelidir. Kitlenin büyümesi, meme başında yeni gelişen içe çekilme, kendiliğinden ortaya çıkan özellikle kanlı akıntı, meme derisinde çekinti veya kalınlaşma ve koltuk altında yeni gelişen şişlik özellikle dikkate alınması gereken bulgulardır. Bu değişiklikler tek başına kanser tanısı koydurmasa da ileri değerlendirme gerektirir.

Meme hastalıklarının tanısında en önemli aşamalardan biri klinik muayene ile radyolojik bulguların birlikte değerlendirilmesidir. Değerlendirme ayrıntılı anamnez ve fizik muayene ile başlar. Kitlenin ne zaman fark edildiği, büyüyüp büyümediği, menstrüel siklusla ilişkisi ve eşlik eden belirtiler sorgulanır. Meme dokusu ve koltuk altı lenf nodları sistematik olarak muayene edilir.

Görüntüleme yöntemleri hastanın yaşına, meme dokusunun özelliklerine ve klinik bulgularına göre belirlenir. Ultrasonografi özellikle genç kadınlarda meme kitlelerinin değerlendirilmesinde önemli bir yere sahiptir. Lezyonun kistik veya solid yapıda olduğunun, sınırlarının ve iç özelliklerinin değerlendirilmesini sağlar. Mamografi ise özellikle mikrokalsifikasyonların ve meme dokusundaki yapısal değişikliklerin saptanmasında önemlidir. Seçilmiş hastalarda manyetik rezonans görüntüleme de tanısal sürece dahil edilebilir. Önemli bir nokta da daha önce yapılan mamografinin normal olmasının sonradan ortaya çıkan yeni bir kitlenin değerlendirilmesi gerekliliğini ortadan kaldırmamasıdır. Çünkü tarama mamografisi ile mevcut bir klinik bulgunun araştırılmasına yönelik tanısal görüntüleme farklı amaçlara hizmet eder. Ayrıca yoğun meme dokusu mamografinin duyarlılığını azaltabilir. Bu nedenle fizik muayenede saptanan kitlenin görüntüleme bulgularıyla uyumu mutlaka değerlendirilmelidir.

Fizik muayenede saptanan bir kitlenin görüntüleme bulgularıyla açıklanamaması durumunda değerlendirme sonlandırılmamalıdır. Klinik ve radyolojik bulgular arasında uyumsuzluk bulunması veya lezyonun şüpheli özellikler taşıması halinde histopatolojik inceleme amacıyla biyopsi yapılması gerekir. Özellikle kalın iğne biyopsisi meme lezyonlarının tanısında sıklıkla kullanılan yöntemlerden biridir ve dokunun hücresel özelliklerinin yanı sıra mimarisinin de değerlendirilmesine olanak sağlar. Biyopsi önerilmesi malignite tanısı konulduğu anlamına gelmez; kesin tanıya ulaşmanın önemli bir basamağıdır.

Her meme kitlesi cerrahi müdahale gerektirmez. Benign olduğu güvenilir biçimde belirlenen ve klinik ile radyolojik bulguları birbiriyle uyumlu olan lezyonlarda çoğunlukla düzenli takip yeterlidir. Ancak kitlenin büyümesi, semptomlara neden olması veya histopatolojik incelemede cerrahi eksizyon gerektiren özellikler saptanması durumunda cerrahi tedavi gündeme gelebilir. Temel yaklaşım gereksiz cerrahi girişimlerden kaçınırken gerekli müdahaleyi de geciktirmemektir.

Malignite saptanması durumunda tedavi planı yalnızca tümörün boyutuna göre değil; hastalığın evresi, lenf nodututulumu, histopatolojik özellikleri, hormon reseptörleri ve HER2 durumu dikkate alınarak oluşturulur. Hastalığın özelliklerine göre meme koruyucu cerrahi veya mastektomi uygulanabilir; gerekli durumlardaradyoterapi, kemoterapi, endokrin tedavi ve hedefe yönelik tedaviler de tedavi planına eklenebilir. Günümüzde meme kanseri tedavisinde temel yaklaşım tümörün biyolojik özelliklerini ve hastanın klinik durumunu göz önünde bulundurarak bireyselleştirilmiş bir tedavi planı oluşturmaktır.

Sonuç olarak memede ele gelen bir kitle tek başına kanser tanısı anlamına gelmez; nedeninin araştırılmasını gerektiren klinik bir bulgudur. Hastalarımızın bilmesi gereken kitlenin niteliğinin sadece kendi kendine yapılan muayeneyle değil uzman hekim değerlendirmesi ve uygun tanısal yöntemlerle belirlenebileceğidir. Memede fark edilen bir değişikliği gereksiz kaygıyla karşılamak da önemsiz kabul ederek değerlendirmeyi ertelemek de doğru bir yaklaşım değildir. Önemli olan zamanında başvuru ve bilimsel kanıta dayalı değerlendirme ile doğru tanıya ulaşmaktır.