Kolorektal kanser insidansı yaşla birlikte artış göstermekte ve özellikle 65 yaş üzerindeki bireylerde belirgin olarak daha sık görülmektedir. Bu nedenle kolorektal kanser uzun yıllar ileri yaş grubunun malignitelerinden biri olarak kabul edilmiştir. Ancak son yıllardaki epidemiyolojik veriler, ileri yaş grubunda görülme sıklığı yüksekliğini korurken, daha düşük riskli kabul edilen genç erişkinlerde kolorektal kanser insidansında dikkat çekici bir artış olduğunu ortaya koymaktadır.
Özellikle 30’lu ve 40’lı yaşlarda tanı alan hasta sayısındaki artış son yıllarda daha fazla dikkat çekmektedir. Elli yaşından önce tanı alan kolorektal kanser olgularının artışıyla birlikte literatürde “erken başlangıçlı kolorektal kanser” tanımı daha sık kullanılmaya başlanmıştır. Burada önemli olan nokta, kolorektal kanserin genç yaş grubunda ileri yaşlara kıyasla daha sık hale gelmesi değil; 50 yaş altında ortaya çıkan hastalığın insidansında belirgin bir artış gözlenmesidir.
Bu değişen epidemiyolojik paterni yalnızca genetik faktörlerle açıklamak mümkün değildir. Kalıtsal kanser sendromları genç yaşta ortaya çıkan kolorektal kanserlerde önemli bir yere sahip olsa da genç yaşta tanı alan olguların büyük bölümünde bilinen bir kalıtsal sendrom bulunmamaktadır. Bu durum, genetik yatkınlığın yanı sıra çevresel faktörlerin ve yaşam tarzı değişikliklerinin erken başlangıçlı kolorektal kanser gelişimindeki olası rolünü gündeme getirmektedir.
Son birkaç on yılda toplumun beslenme alışkanlıklarında ve fiziksel aktivite düzeylerinde ortaya çıkan değişimler, obezite ve metabolik hastalıkların görülme yaşını giderek düşürmüştür. İşlenmiş gıdaların tüketimindeki artış ve liften zengin doğal besinlerin diyet içerisindeki payının azalması, kolorektal kanser ile ilişkisi araştırılan başlıca yaşam tarzı faktörleri arasında yer almaktadır. Bununla birlikte mevcut kanıtlar, bu faktörlerden herhangi birinin erken başlangıçlı kolorektal kanser insidansındaki artışı tek başına açıklayabileceğini göstermemektedir.
Daha olası açıklama; genetik yatkınlık, çevresel maruziyetler ve yaşam tarzı faktörleri arasındaki karmaşık etkileşimin zaman içerisinde hastalık riskini değiştirmesidir. Üstelik genç yaşta kolorektal kanser tanısı alan her bireyin tipik risk profiline sahip olmadığı bilinmektedir. Zayıf, fiziksel olarak aktif ve sağlıklı beslenen genç erişkinlerde de kolorektal kanser görülebilmektedir. Bu durum, hastalığın yaş dağılımındaki değişimi yalnızca bilinen risk faktörleri üzerinden açıklamanın yetersiz kaldığını bir kez daha göstermektedir.
Bu noktada bağırsak mikrobiyotası da son yıllarda giderek daha fazla araştırılan alanlardan biri haline gelmiştir. Bağırsakta bulunan mikroorganizmalar konak metabolizması ve bağışıklık sistemi ile sürekli bir etkileşim içerisindedir. Beslenme biçimi mikrobiyal yapının bileşimini ve fonksiyonunu belirgin biçimde değiştirebildiği gibi, antibiyotik kullanımı da mikrobiyota üzerinde önemli değişikliklere yol açabilir. Belirli mikrobiyal değişikliklerin kolorektal karsinogenezdeki olası rolü yoğun biçimde araştırılmaya devam edilmektedir. Ancak mevcut bilgiler, mikrobiyotayı genç hastalarda kolorektal kanser insidansındaki artışın tek başına ve kesin nedeni olarak değerlendirmek için henüz yeterli değildir.
Bu nedenle erken başlangıçlı kolorektal kanserin nedenlerini değerlendirirken tek bir etkene odaklanmak yerine yaşam boyu biriken maruziyetlerin birlikte ele alınması daha doğru bir yaklaşım olarak görünmektedir. Özellikle çocukluk ve genç erişkinlik dönemlerinde başlayan beslenme alışkanlıkları, metabolik değişiklikler, fiziksel aktivite düzeyi, ilaç ve antibiyotik maruziyetleri ile çevresel faktörlerin uzun vadeli etkileri önem taşımaktadır.
Ancak erken başlangıçlı kolorektal kanserde sorun yalnızca hastalığın olası nedenleriyle sınırlı değildir. Genç bireyler kendilerini kolorektal kanser olasılığının dışında görebildiği gibi, genç yaş sağlık çalışanlarının klinik değerlendirmesinde de hastalık olasılığının daha düşük düşünülmesine yol açabilir. Rektal kanama ve bağırsak alışkanlıklarındaki değişiklikler gibi kolorektal kanser açısından uyarıcı olabilecek semptomlar, hemoroid gibi daha sık görülen benign hastalıklarla ilişkilendirilebilir; karın ağrısı veya bağırsak alışkanlığında ortaya çıkan değişiklikler yeterince önemsenmeyebilir ve değerlendirme ile tanı gecikebilir.
Burada temel yaklaşım yalnızca hastanın yaşına değil, ortaya çıkan bulgunun niteliğine ve sürekliliğine odaklanmak olmalıdır. Açıklanamayan, tekrarlayan veya devam eden gastrointestinal semptomların yalnızca hasta yaşı nedeniyle göz ardı edilmemesi gerekir.
Aile öyküsü de risk değerlendirmesinin önemli bir parçasıdır. Birinci derece akrabalarda kolorektal kanser veya adenomatöz polip öyküsü ile Lynch sendromu ve ailesel adenomatöz polipozis gibi kalıtsal kanser sendromları, kişinin risk değerlendirmesini ve uygulanacak tarama yaklaşımını değiştirebilir. Ayrıca kişinin ülseratif kolit veya Crohn hastalığı gibi inflamatuvar bağırsak hastalıklarına sahip olması da kolorektal kanser açısından ayrı bir risk değerlendirmesi gerektirir.
Genç yaşta kolorektal kanser tanısı alan hastalarda multidisipliner yaklaşım içerisinde hastanın genetik açıdan değerlendirilmesinin yanı sıra risk taşıyan aile üyelerinin uygun tarama programlarına yönlendirilmesi de göz ardı edilmemelidir.
Ortalama riskli bireylerde kolorektal kanser taramasına başlama yaşının bazı ülkelerde 45 yaşına indirilmesi de değişen epidemiyolojik tabloya sağlık otoritelerinin verdiği yanıtlardan biridir. Ancak tarama yaşının düşürülmesi tek başına sorunu çözmemektedir; çünkü 30’lu yaşlardaki genç bir birey hâlâ rutin tarama programlarının dışında kalabilir. Bu nedenle semptomatik genç bireylerin yalnızca yaşları nedeniyle değerlendirme dışında bırakılmaması ve risk gruplarının doğru şekilde belirlenerek uygun zamanda taranması son derece önemlidir.
Cerrahi onkoloji açısından değerlendirildiğinde, hem erken hem de geç başlangıçlı kolorektal kanser tartışmasının önemli başlıklarından biri tanı zamanıdır. Hastalığın hangi evrede saptandığı, tedavinin kapsamını ve uygulanabilecek tedavi seçeneklerini doğrudan etkilemektedir. Erken evrede tanı konulması küratif tedavi şansını artırırken, ileri evre hastalıkta tedavi yaklaşımı hastalığın yaygınlığına göre şekillenmektedir.
Bu nedenle genç erişkinlerde kolorektal kanser insidansındaki artış yalnızca epidemiyolojik bir değişim olarak değil, aynı zamanda tanı ve tedavi süreçlerinin yeniden değerlendirilmesini gerektiren bir değişiklik olarak ele alınmalıdır.
Buradaki temel yaklaşım, genç yaşta kolorektal kanser olasılığını gereğinden fazla ön plana çıkarmak değil; genç yaşı hastalığı dışlayan bir ölçüt olarak kullanmamaktır. 30’lu yaşlarda kolorektal kanser görülme olasılığı ileri yaş gruplarına göre düşük olsa da açıklanamayan, tekrarlayan veya kalıcı gastrointestinal semptomların yalnızca yaş nedeniyle göz ardı edilmemesi gerekir.
Dolayısıyla değiştirmemiz gereken temel yaklaşım, kolorektal kanseri yalnızca ileri yaşın bir hastalığı olarak görmemektir. Genç yaşta görülen artışı tek bir nedene bağlamak yerine yaşam boyu biriken riskleri, klinik bulguları ve hastalığın biyolojik özelliklerini birlikte değerlendirmek; hastanın yaşından bağımsız olarak klinik gereklilik bulunduğunda tanı ve tedavi sürecini geciktirmemek gerekir.