Bazı yeminler çocuklukta edilir, bir ömür boyunca taşınır.
Bazı sözler vardır, insan onları ilk söylediğinde ne kadar büyük bir anlam taşıdıklarını bilmez. Küçücük bir çocuktur henüz. Hayatı, tarihi, fedakârlığı, kaybetmeyi ve kazanmayı tam olarak anlayamaz. Ama o sözleri bütün kalbiyle söyler.
Sonra yıllar geçer.
O çocuk büyür. Hayat ona sevinmeyi de öğretir, hayal kırıklığını da. Dünyanın her zaman kendisine anlatıldığı kadar güzel olmadığını öğrenir. Bazı inançları değişir, bazı hayalleri geride kalır.
Ama bazı sözler vardır ki insanın içinde hiç susmaz.
Ben, her sabah okul bahçesinde Öğrenci Andı’nı okuyarak büyüyen nesildenim.
Sabahın serinliğinde arkadaşlarımla yan yana durduğum, küçücük sesimizle kocaman sözler söylediğimiz günleri hatırlıyorum. O zamanlar belki Cumhuriyet’in ne demek olduğunu, bir milletin bağımsızlığını kazanmak için neler yaşadığını bugünkü kadar bilmiyordum.
Ama Atatürk’ü biliyordum.
Onu seviyordum.
Ve çocuk kalbimin bütün saflığıyla, bir gün onun gurur duyacağı bir insan olmayı diliyordum.
Benim çocukluk kahramanım bir masalın içinden çıkmamıştı. Gerçekten yaşamıştı. Savaşmıştı. Mücadele etmişti. Bir milletin kaderini değiştirmişti.
Ben büyürken onun fotoğrafları hep oradaydı. Okul duvarlarında, kitapların sayfalarında, bayram törenlerinde…
Ama benim için o fotoğraflardaki insan hiçbir zaman yalnızca geçmişe ait olmadı.
Çünkü Mustafa Kemal Atatürk benim için yalnızca büyük bir komutan, bir devlet adamı, Cumhuriyet’in kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı değildir.
O benim Atam’dır.
Bazen düşünüyorum da, insan hiç tanışmadığı birini nasıl bu kadar özleyebilir?
Hiç sarılmadığı birinin yokluğunu nasıl hissedebilir?
Sesini yalnızca eski kayıtlardan duyduğu, yüzünü siyah beyaz fotoğraflardan tanıdığı birine nasıl böylesine büyük bir minnet duyabilir?
Bilmiyorum.
Ama ben duyuyorum.
Hayatım boyunca bana sorulan o meşhur soruya hep aynı cevabı verdim:
“Yaşayan ya da yaşamayan herhangi biriyle tanışma şansın olsaydı, kimi seçerdin?”
Hiç düşünmeden Atatürk derdim.
Bugün de cevabım aynı.
Onunla bir kez olsun karşılaşabilmek isterdim.
Bir kez olsun sarılabilmek…
Elini öpebilmek…
Ve belki gözyaşlarımı tutamayarak yalnızca teşekkür edebilmek.
Bize bıraktığı Cumhuriyet için. Bağımsız bir ülkenin çocukları olarak büyüyebildiğimiz için. Bir kız çocuğunun okuyabileceğine, düşünebileceğine, bilimle uğraşabileceğine ve kendi geleceğini kurabileceğine inandığı için.
Bugün tıp eğitiminin sonuna yaklaşan bir kadın olarak, yıllar önce okul bahçesinde duran o küçük kızın hayallerini düşündüğümde, ona ne kadar çok şey borçlu olduğumuzu daha derinden hissediyorum.
Keşke bir kez olsun karşısında durabilseydim.
Keşke gözlerinin içine bakıp şunu söyleyebilseydim:
“Atam, sana teşekkür ederim. Bize inandığın için, bizim göremediğimiz yarınları görebildiğin için, biz henüz doğmamışken bile geleceğimizi düşündüğün için… Sana layık bir evlat olabilmek için son nefesime kadar çalışacağıma söz veriyorum.”
Çünkü benim için Atatürk’e duyulan sevgi, yalnızca geçmişe duyulan hayranlık değildir.
Bir sorumluluktur.
Bu toprakların bize kolayca bırakılmadığını bilmenin sorumluluğu.
Bağımsızlığın bir armağan değil, büyük fedakârlıklarla kazanılmış bir hak olduğunu unutmamanın sorumluluğu.
Atalarımızın uğruna can verdiği vatanı korumanın, Cumhuriyet’in değerlerini yaşatmanın, aklı ve bilimi rehber edinmenin sorumluluğu.
Ben bu ülkeyi yalnızca güzel günlerinde sevmeye söz vermedim.
Zor günlerinde de sevmeye, ona sahip çıkmaya, bağımsızlığını ve Cumhuriyet’in temel değerlerini savunmaya söz verdim.
Gerekirse onun için en büyük fedakârlığı yapabilecek kadar seviyorum bu toprakları.
Ama biliyorum ki vatana bağlılık yalnızca gerektiğinde ölümü göze almak değildir. Gerektiğinde onun için bütün bir ömrü çalışarak, üreterek, öğrenerek, öğreterek geçirmek de gerekir.
Benim hekim olma hayalim de bu yüzden yalnızca kendime ait bir gelecek hayali değildir. Bir gün bir insanın hayatına dokunabilirsem, bir çocuğun iyileşmesine katkıda bulunabilirsem, bilimden ve vicdanımdan ayrılmadan mesleğimi yapabilirsem, bunu da ülkeme karşı sorumluluğumun bir parçası sayacağım.
Yine de içimde kapanmayan bir hüzün var.
Ben, her sabah Öğrenci Andı’nı okuyarak büyüyen son kuşaklardan biriyim.
Benden sonra gelen çocukların aynı sözlerle güne başlamamış olması kalbimi kırıyor.
Çünkü benim için o yemin, yalnızca bir okul alışkanlığı değildi.
Bir aidiyet duygusuydu.
Bir çocuğun, kendisinden çok daha büyük bir hikâyenin parçası olduğunu ilk kez hissetmesiydi.
O günlerde söylediğim sözlerin her birini bugün daha iyi anlıyorum. Ve keşke o küçük kızın yanına dönebilsem, elini tutup ona şunu söyleyebilsem:
“Söylediğin sözleri unutma. Bir gün büyüyeceksin. Hayat bazen seni yoracak, bazen umudunu kıracak. Ama sen o sabahları ve o günlerde olmak istediğin insanı unutma.”
Bugün Atatürk’ün hatırasına yönelik küçümseyici sözler duyduğumda, tarihsel gerçeklerin çarpıtıldığını gördüğümde bu kadar üzülmemin nedeni belki de budur.
Çünkü benim için onun adı yalnızca bir tarih sayfasında yazılı değildir.
Çocukluğumda vardır.
Hayallerimde vardır.
Bugün olduğum insanda ve yarın olmak istediğim insanda vardır.
Elbette her nesil Cumhuriyet’i kendi deneyimleriyle tanıyacak, Atatürk’ün mirasını kendi sorularıyla anlamaya çalışacaktır. Ama dilerim ki hiçbir çocuk bağımsızlığın bedelsiz kazanıldığını sanmasın. Hiçbir genç, bugün sahip olduğu hakların kendiliğinden var olduğunu düşünmesin.
Ve dilerim ki bu ülkenin çocukları, kendilerinden önce yaşayanların onlara nasıl bir gelecek bırakmak istediğini hiçbir zaman unutmasın.
Bugün 29 Ekim.
Cumhuriyetimizin 103. yılı.
Sokaklarda bayraklar dalgalanıyor. Marşlar söyleniyor. İnsanlar bayramı kutluyor.
Ben ise bugün biraz hüzünlüyüm.
Atatürk’ün fotoğraflarını izliyorum. Arka planda Gençliğe Hitabe’nin sözleri yankılanıyor.
Bir fotoğrafta genç bir komutan, bir diğerinde Cumhuriyet’in kurucusu… Birinde ciddi bakışları, birinde gülümsemesi…
Ve ben her fotoğrafa bakarken aynı şeyi düşünüyorum:
Keşke bir kez olsun sana sarılabilseydim, Atam.
Keşke bir kez olsun teşekkür edebilseydim.
Keşke bu ülkenin hâlâ seni büyük bir sevgiyle anan evlatları olduğunu kendi sesimle söyleyebilseydim.
Belki de bugün hissettiğim şey yalnızca hüzün değil.
Biraz özlem, biraz gurur, biraz minnet…
Ve hepsinden daha büyük bir bağlılık.
Çünkü yıllar önce okul bahçesinde duran o küçük kız hâlâ benim içimde yaşıyor.
O günlerde Atatürk’ün gurur duyacağı bir insan olmayı hayal ediyordu.
Bugün de aynı şeyi istiyor.
Artık büyüdüm. Hayatın sandığımdan çok daha karmaşık olduğunu öğrendim. İnsanların, zamanın ve şartların değişebildiğini gördüm.
Ama bir şey değişmedi.
Ben hâlâ Atatürk’ün gurur duyacağı bir Cumhuriyet kızı olmak istiyorum.
Ve bugün, çocukluğumda her sabah söylediğim o yemini yeniden ediyorum.
Bu kez bir okul bahçesinde değil.
Bu kez öğretmenimin ardından tekrar ederek değil.
Bu kez ne söylediğimi, neye söz verdiğimi, o sözlerin ne büyük bir sorumluluk taşıdığını bilerek…
Bütün kalbimle.
Ey Büyük Atatürk,
Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.
Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
Ne mutlu Türküm diyene!
Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.
29 Ekim 2026