“Bugün bayrama gitmiyor musunuz?” diye sordu annem kahvaltıda.

Aslında eşimin annesiydi soran: Kaniye Güripek. O günlerde seksen iki yaşındaydı. Elden ayaktan düşmüştü, dünyayı artık penceresinin narin çerçevesinden izliyordu ancak aklı başındaydı; geçmişin ve bugünün tartısını zihninde büyük bir hassasiyetle yapmaya devam ediyordu. O kıymetli anneciğim bugün aramızda değil. Hakkın rahmetine mazhar olalı neredeyse beş yıl oldu. Zaman, sevdiklerimizi alıp götürürken geriye hatıralardan çok daha ağır bir miras bırakıyor: Sorumluluk bilinci. Bu hikâye, o sabahın kahvaltı masasından bana kalan en kıymetli yadigârdır.
Annemin o ikazı yaptığı gün, takvimlerin 29 Ekim’i gösterdiği ulusal bir gurur vaktiydi. Ben evde, modern çağın insana sunduğu o sığ konforun sığınağında, adı konmamış bir PTT (pijama, terlik, televizyon) partisi de yapmıyordum aslında; sadece sıradan bir tatil gününün rehavetini yaşıyordum. Ne var ki, ruhumda nedense o asırlık bayram coşkusu yoktu. İçimdeki o heyecan çarkı sanki paslanmış, durmuştu.
Çocukluğumun 29 Ekim’lerini hatırladım birden. Zaman ne kadar da hızlı akmış, zihnimizdeki o devasa coşku alanları ne kadar da daralmıştı. İlçemizde o gün, yılın en büyük, en görkemli, en canlı olayı olurdu. Bütün kasaba halkı, ellerimizde dik tutmaya çalıştığımız al bayraklarla meydanları doldururduk. Çoşku, sadece resmi bir protokolün ötesinde, sokakların tozuna, insanların yüzündeki gülümsemeye sinerdi. Hatta hafızamın yapraklarını biraz daha araladığımda, o coşkuya kasabanın sokaklarını şenlendiren bir panayırın da eşlik ettiğini, çevre köylerden gelenlerin meydanı mahşeri bir kalabalığa dönüştürdüğünü hayal meyal hatırlıyorum. Geçmiş gün... Şimdi o kalabalıkların, o neşeli gürültünün detayları hafızamın sisleri arasında kaybolup gitmiş. Oysa ben bugün, geçmişin o muazzam birikimini unutup, sadece sıradan bir tatil havasında evde keyif yapmanın peşindeydim.
Annemin masum ama bir o kadar da iğneleyici sorusu karşısında derin bir utanç duydum. Ancak asıl utanmam gereken kişi annem değildi; asıl, evladımdan utanmalıydım. Yarınlara bırakacağımız mirasın kredisini bugünden tüketirken, arkamızdan gelecek kuşaklara ne anlatacağımızın kaygısını taşımadığım için kendimi suçlu hissettim.
Bunu tam anlamıyla idrak edemediğim, meseleyi sadece "tatil günü" indirgemeciliğiyle geçiştirdiğim için kendimi daha da kötü hissettim. Çünkü mesele sadece bir takvim yaprağı veya bir tatil imtiyazı değildi. Dedemden, o kuşağın akıttığı alın terinden ve mücadelesinden bana kalan Cumhuriyet’i ve onun kazanımlarını koruyamamış olmanın verdiği, utancın ötesinde çok ciddi, varoluşsal bir endişeydi.
Çünkü o sabah dikkatimi çeken, ruhumu tırmalayan başka önemli ve acı bir şey daha vardı. Medyada, ekranlarda, resmi makamlarda... Kısacası "erkân" denilen kesimin kutlama mesajlarına göz attım. Sıradan cümlelerle kurulmuş, içinde "Cumhuriyet Bayramı" kelimeleri dahi geçmeyen, geçse bile kelime kalabalığından öteye gitmeyen o sözde kutlama mesajlarındaki coşkusuzluk, aynen benim o sabahki duyarsızlığım kadar ürkütücüydü.
Bir milletin en büyük kurucu iradesinin bayramı, sıradan bir protokol görevi haline getirilmişti. Ruhunu yitirmiş, içi boşaltılmış kutlama metinleri, adeta bir devir kapanışının sessiz ilanları gibiydi. Yöneticilerin, aydınların, toplumun öncüsü olması gerekenlerin bu konudaki isteksizliği ve sığlığı, bireysel duyarsızlığımızın aslında ne kadar derin bir toplumsal erozyonun parmak izi olduğunu yüzümüze vuruyordu. Bizler coşkumuzu kaybettiğimiz için mi onlar bu kadar sönüktü, yoksa onlar bu ruhu söndürdüğü için mi bizim içimizdeki şevk kırılmıştı? Bu tavuk-yumurta ikilemi, ortadaki devasa gerçeği değiştirmiyordu: Cumhuriyet’in o parlak ışığı, üzerine serilen rutubetli bir ihmalkârlık örtüsüyle yavaş yavaş karartılıyordu.
Cumhuriyet, sadece bir yönetim biçimi veya rejim adı değildir. Cumhuriyet; kimsesizlerin kimsesi olmak, kul olmaktan vatandaşlık statüsüne yükselmek, aklın ve bilimin rehberliğinde kendi geleceğini tayin etme iradesidir. Anadolu’nun dumanı tüten köylerinden, cephelerde can veren yoksul anaların evlatlarından süzülüp gelen bir anıt eserdir.
O yüzden 29 Ekim’ler, sadece geçmişte kalmış bir zaferin yıl dönümü kutlaması değildir; geleceğe yazılmış bir taahhütnamedir. O taahhütnamenin altında dedelerimizin, ninelerimizin imzası vardır. Biz ise o imzayı korumakla yükümlü varisleriz. Ne var ki konfor alanlarımız genişledikçe, bireyselleşme kılıfı altında toplumsal hafızamızı ve ortak değerlerimizi yitirdik. Bize sunulanları bir lütuf değil, zahmetsizce elde edilmiş bir hak sandık. Oysa haklar, uğrunda bedel ödenmediği ve korunmadığı sürece parmaklarımızın arasından kayıp giden kum taneleri gibidir.
Quo Vadimus?
Tüm bu düşünceler zihnimi ve ruhumu kuşattığında, Latince o eski ve sarsıcı soru kulaklarımda çınladı. Nereye gidiyoruz? Bu kayıtsızlık, bu hafızasızlık, bu coşkusuzluk bizi hangi uçuruma sürüklüyor?
Bu soruyu o kadar derinden hissettim ki, içimden adeta haykırmak geldi. Fakat ilginçtir; içimden çıkan o devasa haykırış sesini kendi kulaklarım bile duyamadı. Toplumsal bir sessizliğin, bireysel bir suskunlukla mühürlendiği o an, yalnızlığın en acı versiyonunu yaşadım.
Hani Jack Kerouac’ın o hayatın akışını özetleyen meşhur bir sözü vardır ya; işte o misal:
“Her şey çok güzel giderken çok güzele odaklanıp, her şeyin gittiğini fark edememiştik.”
Biz de tam olarak bunu yaptık. Ekonomik verilerin, gündelik koşturmacaların, sosyal medyanın akıntısında hayatın "çok güzel" giden yanlarına ya da bizi oyalayan suni gündemlere odaklanırken, altımızdan kayıp giden zemini fark edemedik. Cumhuriyet’in asırlık çınarının yaprakları birer birer dökülürken, biz sadece esen rüzgârın serinliğinden şikâyet ettik; ağacın köklerinin kuruduğunu görmek istemedik.
Kahvaltı masasında annemin sorduğu o saf soru, bugün bana aynaya bakma cesareti verdi. Kaniye annenin o gün kulağıma fısıldadığı uyarı, aslında nesiller arası bir bayraktı. O bayrağı düşürmemek, sadece sokaklarda bayrak sallamakla değil; Cumhuriyet’in temel değerlerine, adaletine, eşitliğine, liyakatine ve özgürlüklerine sahip çıkmakla mümkündür.
Bugün hâlâ vaktimiz var mı? Kerouac’ın o trajik cümlesindeki sona tamamen teslim olmamak adına, hâlâ bir çıkış yolu arıyorsak, önce içimizdeki o sönen coşkuyu yeniden yakmak zorundayız. Çocukluğumuzdaki o kasaba meydanının coşkusunu, bugünün akli ve bilinçli duruşuyla birleştirmeliyiz.
Unutmayalım ki Cumhuriyet, yorgun düşmüş bir milletin küllerinden yeniden doğuşunun masalı değil, gerçekliğidir. Onu korumak da bu masalın kahramanı olmaktan vazgeçmeyenlerin omuzlarındadır. Annemin o sabah sorduğu sorunun cevabını bugün çok daha net verebiliyorum: Bayrama gitmiyoruz belki ama bayramı yeniden içimizde, bilincimizde ve sorumluluklarımızda diriltmek zorundayız. Yoksa yarın, çocuklarımızın gözüne bakacak yüzümüz de kalmayacak.
Not: Bu makale 12.02.2022 tarihinde ISBN: 978-625-00-0555-2 no ile yayınlanan AMA O BAŞKA adlı kitabımın bölüm: 80 sayfa: 151 de yayınlanmıştır. Kitabın tam metin pdf sine ethemguneren.com adresinden erişebilirsiniz.