Özet
Pazar sabahı bir fırın kuyruğunda yaşanan küçük bir sıra ihlali, toplumsal adalet ve bireysel tahammülsüzlük üzerine derin bir sorgulamaya dönüşür. Kimine göre, önemsiz görünen bu tür gündelik haksızlıklara verilen aşırı tepkiler, yalnızca kaybedilen zamanla ilgili değildir. Büyük toplumsal adaletsizlikler ve çaresizlik hissi karşısında biriken öfke, fırın kuyruğu gibi somut alanlarda yer değiştirerek dışa vurulur. Kuralların herkes için eşit işlemediği hissi, toplumsal güveni ve ahlaki zemini zedeler. Medeniyet ise büyük yapılardan önce, bu küçük karşılaşmalardaki adalet duygusuyla başlar. Tahammülsüzlük, bir simit kuyruğunda değil; dünyanın adil olduğuna dair inancın yitirilmesinde doğar.
……………………………….
Bu pazar sabahı bir fırına girdim. Kapısında bilmem ne fırını yazıyordu ama içeride simitten poğaçaya, çörekten türlü türlü unlu mamule kadar envaiçeşit ürün vardı. Daha içeri girer girmez taze poğaça kokusu insanın iştahını kabartıyordu. Simit ve poğaça tezgâhının önünde birkaç kişi sıra bekliyordu; ben de arkalarında yerimi aldım. Sağ tarafta yalnızca ekmek satılan ayrı bir tezgâh vardı ve önünde kimse bulunmuyordu.
Derken bir kadın geldi. Üç beş ekmek aldı, kestirdi, poşetlerini hazırlattı. İşini bitirdikten sonra sinsi adımlarla benim bulunduğum tarafa sokuldu. Tam o sırada sıra bana gelmişti. Tezgâhtar ne istediğimi sordu; bir otlu poğaça, bir sokak simidi ve bir tahinli çörek istediğimi söyledim. Ben siparişimi verirken kadın hemen yanıma yanaşıp beş simit istediğini belirtti. Kendisine sıranın bende olduğunu söyledim. Üstelik siparişimi ondan birkaç milisaniye önce vermiştim. Fakat kadın, ekmek tezgâhındaki önceliğinin, simit tezgâhındaki sırayı da kendisine devrettiği zannıyla hareket ediyordu. İtirazım üzerine, “Ben sizden önceyim, kızım da kasanın orada bekliyor,” dedi. Kızının kasada durması, benim önümdeki sırayı hangi mantıkla geçersiz kılıyordu, bilmiyorum. Belki de kendi davranışında hiçbir sorun görmüyor, sıranın kendisi için geçerli olmayan bir teferruat olduğunu düşünüyordu.
Benim içinse mesele artık üç beş simit olmaktan çıkmıştı. Tüylerim diken diken oldu, tansiyonum yükseldi. Başımı çevirdim, dişlerimi sıktım ve sustum. Tezgâhtar kadının siparişini verdi—ki bence bu da ayrı bir haksızlıktı. Çünkü hizmet verenin görevi yalnızca ürün satmak değil, müşteriler arasındaki sıraya da makul ölçüde riayet etmektir. Bir an öfkemi tezgâhtardan çıkarmayı bile düşündüm; sonra kendimi durdurdum. Günümün geri kalanını bu olayın mahvetmesine izin vermek istemedim.
Dışarıdan bakıldığında önemsiz bir fırın tartışmasıydı bu. Sıraya kaynak yapan bir kadın, sinirlenen bir müşteri ve tartışmalı karar veren bir görevli... Marketlerde, hastanelerde, bankalarda ve trafikte yaşanan binlerce benzer olaydan biri. Fakat beni asıl düşündüren, kadının yaptığı kadar benim verdiğim tepkiydi.
Neden bu kadar öfkelenmiştim? Sıramın ihlal edilmesine mi, kadının bunu bir hak gibi sunmasına mı, yoksa görevlinin göz yummasına mı?
Bir haksızlığın yarattığı öfke, her zaman uğranılan zararın büyüklüğüyle orantılı değildir. Sırada önümüze geçen biri bize yalnızca zaman kaybettirmez; davranışıya, “Senin hakkın benim işime geldiği kadar önemlidir,” mesajını verir. İnsan sadece uğradığı zarara değil, o zararın kendisine ne anlattığına da tepki gösterir.
Peki, bu tepkinin arkasında ne vardı?
Toplumda kuralların güçlüye göre esnediğine, hakların kişilere göre değiştiğine ve büyük haksızlıkların cezasız kaldığına dair inanç pekiştikçe, her yeni ve küçük olay eski kuşkuları yeniden canlandırır. Bu durumda simit kuyruğundaki kadın sadece bir müşteri olmaktan çıkar; adalet hissini aşındıran genel bir tutumun temsilcisine dönüşür.
Devasa boyutlara ulaşan yolsuzluk iddialarını, kamu kaynaklarının kötüye kullanımını ve toplumsal ölçekteki adaletsizlikleri düşünelim. Sıradan bir insan bu büyük haksızlıklar karşısında sesinin duyulmadığını, ne yaparsa yapsın bir şeyin değişmeyeceğini hissettiğinde derin bir öğrenilmiş çaresizlik yaşar. Büyük meselelerde dünyayı değiştiremeyen insan, önündeki somut ve görünür haksızlığa karşı müthiş bir hassasiyet geliştirir. Bir yerde kuramadığı adaleti, başka bir yerde kurmak ister.
Psikolojide yer değiştirme olarak tartışılan bu durum, öfkenin asıl kaynağından uzaklaşarak daha kolay karşılık verilebilen hedeflere yönelmesidir. Büyük bir haksızlığın muhatabına ulaşamayan öfke; kasadaki görevliye, trafikteki sürücüye ya da fırın kuyruğundaki kadına ulaşır. Ancak öfkenin daha güvenli alanlarda boşaltılması asıl sorunu çözmez; aksine, gücün en az olduğu yerde yeni bir adaletsizlik yaratma riski taşır.
Tahammülün ve öfkenin sınırı
Hakkını savunmak, kurallara uyulmasını istemek bir öfke kontrolü sorunu değildir. Tahammül etmek, her haksızlığa katlanmak demek de değildir; bazen sessizlik haksızlığın sürmesine katkıda bulunur. Sırada bekleyen birinin itirazı son derece meşrudur.
Ancak hakkını savunmakla karşındakini aşağılamak; bir yanlışı eleştirmekle bir insanın kişiliğine saldırmak arasında ince ama hayati bir çizgi vardır. Haksızlığa uğramış olmak, başkasına haksızlık etme hakkı vermez. Gerçekten adaleti mi savunuyoruz, yoksa başka bir yerde yaşadığımız güçsüzlüğün acısını mı çıkarıyoruz? Bu soruyu kendimize sormak zorundayız.
Toplumsal yaşamın sürdürülebilmesi, insanların kuralların meşru ve eşit uygulandığına inanmasına bağlıdır. Herkesin kural ihlali yaptığı bir ortamda dürüst kalmanın saflık sayıldığı an, ortak yaşamın ahlaki zemini çöker. O pazar sabahı beni asıl rahatsız eden de kadının öne geçmesi değil, bu haksızlığı kendinden son derece emin bir edayla hak olarak sunmasıydı.
Son söz
Fırından elimde yiyeceklerimle çıktım. Olay sona ermişti, dükkândaki hayat akıp gidiyordu. Ama zihnimdeki hesaplaşma bitmemişti.
Tahammülsüzlük bazen olayın kendisinden daha büyük bir hikaye taşır. Büyük haksızlıklara karşı biriken öfkeyi küçük insanlara yönelterek adaleti sağlayamayız; öfkemizi gerçek sorumlulara ve çözüm üretecek yollara yöneltmek zorundayız.
Bir fırın kuyruğunda sıraya girmek, yalnızca birkaç dakika beklemek değildir. Birbirini tanımayan insanların aynı kurala birlikte uymayı kabul etmesidir. Medeniyet, büyük yapılardan önce kimsenin kimseyi görmezden gelmediği bu küçük karşılaşmalarda başlar.
Ve tahammülsüzlük; bir simit kuyruğunda değil, insanın adaletin hâlâ mümkün olduğuna dair inancını kaybetmeye başladığı yerde doğar. Çünkü insan bazen birkaç dakikasına değil, dünyanın adil olabileceğine dair yitirmek üzere olduğu inancına öfkelenir.