Bir insanın hayatı, bir toplumun huzuru ve bir devletin geleceği söz konusuyken kulaklarını tıkayanlar; ortada gerçekte var olmayan bir olayın, doğruluğu kanıtlanmamış bir iddianın ya da hiçbir somut değeri bulunmayan bir fısıltının peşine nasıl da heyecanla düşebiliyor!

İşte çağımızın en çarpıcı çelişkilerinden biri budur: Gerçek sorunlara karşı duyarsızlaşan zihinlerin, yapay tartışmalar karşısında olağanüstü bir merakla harekete geçmesi…

Ekonomik sıkıntılar, adalet arayışı, eğitimdeki sorunlar, sağlık hizmetlerinin niteliği, gençlerin geleceğe ilişkin kaygıları ve toplumsal huzuru tehdit eden tüm meseleler bütün ağırlığıyla ortada dururken, insanların dikkatini bir anda hiçbir gerçek karşılığı olmayan tartışmaların esir alması düşündürücüdür. Çözüm bekleyen sorunlar sessizliğe gömülürken söylentiler büyür, gerçekler geri plana itilir, önemsiz ayrıntılar gündemin merkezine yerleşir. Böylece toplum, hayatını doğrudan etkileyen meseleleri konuşmak yerine, çoğu zaman kendisine hiçbir yarar sağlamayacak tartışmaların içinde kaybolur.

Bu paradoksun en tehlikeli yanı, yalnızca zaman kaybına yol açması değildir. Asıl tehlike, insanın düşünme yeteneğinin, muhakeme gücünün ve hakikat duygusunun aşınmasıdır. Çünkü insan neye dikkat ederse zihnini onunla besler; neyi sürekli konuşursa gündemini onunla belirler. Zihinler önemsiz tartışmalarla meşgul edildiğinde önemli meseleleri sorgulayacak enerji azalır. Sorulması gereken sorular sorulmaz, hesap verilmesi gereken konular unutulur, çözülmesi gereken sorunlar ertelenir. Gürültü çoğaldıkça hakikatin sesi kısılır.

Peki, gerçekte var olmayan bir olayın fısıltısı neden bu kadar ilgi çeker? Çünkü söylenti çoğu zaman merakı kışkırtır, duyguları harekete geçirir ve insana kendisini gizli bir bilginin sahibiymiş gibi hissettirir. Gerçeklerin anlaşılması emek, sabır, araştırma ve sorgulama isterken dedikodu, düşünmeden taraf olmanın kolaylığını sunar. Bir iddiayı doğrulamadan paylaşmak, bir söylentiyi incelemeden savunmak, bir tartışmayı anlamadan büyütmek zahmetsizdir. Oysa hakikati aramak cesaret, dikkat ve sorumluluk gerektirir.

Üstelik dijital çağda bu durum daha da çarpıcı bir hâl almıştır. Bir söz, bir ima veya bağlamından koparılmış bir görüntü, dakikalar içinde binlerce insanın zihnini meşgul edebilir. Doğruluğu araştırılmadan yayılan bir iddia, gerçek bir sorundan daha fazla ilgi görebilir. İnsanlar bazen bir haberin doğru olup olmadığını değil, ne kadar konuşulduğunu önemser. Böylece çok konuşulan, doğru kabul edilir; sık tekrarlanan, gerçekmiş gibi algılanır. Oysa bir iddianın yaygınlığı, onun doğruluğunun kanıtı değildir.

Bu noktada mesele yalnızca bireysel merak ya da iletişim alışkanlığı olmaktan çıkar, toplumsal bir sorumluluk hâline gelir. Çünkü dikkatin de bir bedeli vardır. Bir toplum, zihinsel enerjisini nereye harcıyorsa geleceğini de büyük ölçüde orada şekillendirir. Gerçek sorunlarını konuşmayan, yanlışları sorgulamayan, çözüm üretmek yerine söylentilerin peşinden sürüklenen bir toplum, kendi önceliklerini başkalarının belirlemesine açık hâle gelir. Gündemini kendisi oluşturamayanlar, başkalarının oluşturduğu gündemin içinde yaşamaya mahkûm olabilir.

Elbette her tartışma gereksiz, her söylenti kasıtlı, her gündem değişikliği planlı değildir. Ancak hangi konuda olursa olsun, insanın kendisine şu soruyu sorması gerekir: Konuştuğum bu mesele gerçekten önemli mi, doğrulanmış mı ve çözülmesi gereken bir soruna katkı sağlıyor mu? Bu üç soruya cevap vermeden harcanan zihinsel enerji, çoğu zaman insanı hakikate yaklaştırmak yerine ondan uzaklaştırır.

Unutulmamalıdır ki bir insanın hayatı tehlikedeyken duyarsız kalıp asılsız bir fısıltı karşısında heyecanlanmak, yalnızca bir dikkat dağınıklığı değildir; değerlerimizin ve önceliklerimizin de sorgulanması gerektiğini gösterir. Gerçek bir krizi görmezden gelip yapay bir tartışmaya bütün gücüyle katılan insan, farkında olmadan önemli olanla ilgi çekici olanı birbirine karıştırır. Oysa ilgi çekmek, değerli olmak demek değildir; çok konuşulmak, önemli olmak anlamına gelmez.

Toplumların gerçek gücü, her sese kulak vermelerinde değil, hangi sesin dinlenmeye değer olduğunu ayırt edebilmelerindedir. Bazen en büyük sorumluluk, bir söylentiyi paylaşmamak; en önemli cesaret, kalabalığın peşinden gitmemek; en anlamlı tepki ise yapay gündemlerin gürültüsü arasında gerçek sorunları yeniden görünür kılmaktır.

Çünkü hakikat, her zaman en çok konuşulan şey değildir. Bazen herkesin konuştuğu bir fısıltının ardında saklanan, kimsenin konuşmaya cesaret edemediği koca bir gerçek vardır. Ve bir toplum için asıl tehlike, gerçeğin bilinmemesi kadar, gerçek ortadayken herkesin başka bir şeyle meşgul olmasıdır.

Saygılarımla