Bazen bir kelimeyi önce kulağımız değil, bütün varlığımız duyar. Geçenlerde sırtüstü yüzüyordum. Kulaklarım suyun içindeydi. O an, içimden geldiği gibi, hissederek ve sesli olarak “Allahuekber” dedim.
Söylediğim kelime yalnızca ağzımdan çıkmamış bedenimin içinde gezmiş gibiydi. Bir süre sonra nefesime odaklandım. Nefes alıp verirken duyduğum ses, rüzgârın hafif hışırtısını andırıyordu. Bu hışırtının bütün hücrelerime temas ettiğini hissetmek ilginçti! Acaba sözlerimiz ve nefesimiz, farkında olmasak da kendi içimizde bir yolculuğa mı çıkıyor? diye düşünmeye başladım.
Su, dış dünyanın seslerini azaltıp dikkatimizi kendimize yöneltmemizi kolaylaştırıyor.
Yaşadığım deneyimi düşünürken fiziğin basit ama etkileyici bir gerçeğini hatırladım: Ses, bir ortamda basınç dalgaları oluşturarak yayılır. Su da sesi iletir; suyun altında sesleri farklı biçimlerde algılayabilir, titreşimleri bedenimiz aracılığıyla hissedebiliriz.
Ancak yaşadığım deneyim yalnızca fiziksel bir iletim meselesi değildi. Söylediğim kelimenin benim için taşıdığı anlam, inancım ve suyun içinde hissettiğim dinginlik bir araya gelmişti. Bir kelime, insanın içinde bir hatıraya, inanca, korkuya, umuda ya da huzura açılan kapı olabilir.
Bilim, kelimeler hakkında ne söylüyor?
Kelimelerin bedenimiz ve davranışlarımız üzerindeki etkisini değerlendirirken bilimsel bulgularla kişisel yorumlarımızı birbirinden ayırmak gerekir.
1. İç konuşmamız düşünme ve duygu düzenleme biçimimizle ilişkilidir.
Brinthaupt ve Morin'in 2023 yılında yayımlanan derlemesi, iç konuşmanın problem çözme, öz değerlendirme ve davranışları düzenleme gibi işlevlerini ele alıyor. Ancak iç konuşma, olumsuz düşünceleri de besleyebilir. Orvell ve arkadaşlarının 2021 tarihli araştırmaları ise kişinin kendisi hakkında biraz mesafe koyarak konuşmasının olumsuz deneyimler karşısındaki duygusal tepkisini azaltmaya yardımcı olabileceğini gösteriyor.
Örneğin; “Ben bunu asla yapamam” yerine “Şu anda zorlanıyorum; bir sonraki adımım ne olabilir?” diye sormak, dikkatimizi yetersizliklerimizden çözüm olanaklarına çevirebilir.
2. Kelimeler, ilişkilerimizin duygusal iklimini oluşturur.
Bir sağlık çalışanının danışanına, öğretmenin öğrencisine ya da ebeveynin çocuğuna nasıl hitap ettiği önemlidir. Dil, bir ilişkinin destekleyici veya incitici olarak algılanmasına katkıda bulunabilir. Bu, tek bir kelimenin belirli bir hormonu mutlaka artırdığı ya da bir organı doğrudan iyileştirdiği anlamına gelmez. Ancak stres, beklenti, duygu ve davranış birbirinden bağımsız değildir.
3. Duygularımızı kelimelerle ifade etmek, onlarla baş etmemize yardımcı olabilir.
Guo'nun 2023 tarihli meta-analizi, 4.012 katılımcıyı kapsayan 31 deneysel çalışmada ifade edici yazmanın depresyon, kaygı ve stres belirtileri üzerindeki ortalama etkisinin küçük ama istatistiksel olarak anlamlı olduğunu bildirmiştir. Bu bulgu, yazmanın herkesi iyileştirdiğini değil, yaşadıklarımızı kelimelerle anlamlandırmanın bazı insanlar için yararlı olabileceğini düşündürür.
Bilimsel bulgular, kelimelerin düşüncelerimiz, duygularımız ve ilişkilerimizle bağlantısını destekliyor. Ayrıca, bilimin sınırlarını bilmek, kişisel deneyimlerimizin anlamını azaltmaz; onları daha sağlam bir zeminde değerlendirmemizi sağlar.
Ağzımızdan çıkan söz, bize de geri döner
Birine sürekli “Sen yapamazsın” demek onun cesaretini kırabilir. Her olayda “Bundan hiçbir şey olmaz” diyen biri ise çözüm ihtimallerini gözden kaçırabilir. Kendimize yönelttiğimiz sözler de olayları yorumlama biçimimizi etkileyebilir.
Gerçeği saklamadan daha destekleyici bir dil kullanabiliriz:
• “Bu zor, ama öğrenebilirim.”
• “Şu anda öfkeliyim; cevap vermeden önce biraz bekleyebilirim.”
• “Yanlış yaptım. Özür dileyebilir ve telafi etmeye çalışabilirim.”
• “Onunla aynı fikirde değilim; yine de incitmeden konuşabilirim.”
Bunlar sihirli formüller değildir; hastalığı ortadan kaldırmaz, kaybı geri getirmez veya sorunları kendiliğinden çözmez. Ancak bir sonraki davranışımızı seçerken bize yeni bir hareket alanı açabilir.
Ergoterapinin bize hatırlattığı
Ergoterapide insanı yalnızca organları, kasları ya da tanıları üzerinden değerlendiremeyiz. İnsan; alışkanlıkları, günlük yaşam aktiviteleri, ilişkileri, çevresi, değerleri ve anlam verdiği uğraşlarla bir bütündür.
Bir çocuğun okulda duyduğu sözler katılımını etkileyebilir. Günlük işlerinde sürekli yetersiz hissettirilen bir yaşlının bağımsızlık duygusu zedelenebilir. Kronik ağrısı olan bir kişinin hareketi sürekli tehlikeyle ilişkilendirmesi, hareketten kaçınmasına eşlik edebilir. Elbette bu durumları yalnızca kelimelerle açıklayamayız; fiziksel koşullar, hastalıklar, sosyal destek ve çevresel engeller de belirleyicidir.
Bununla birlikte dil, değiştirebileceğimiz ilişkisel etkenlerden biridir. Bir ergoterapist, danışanına yalnızca neyi yapamadığını sormak yerine neyi yeniden yapabilmek istediğini sorabilir. “Bu aktiviteyi sizin için daha kolay ve anlamlı hâle nasıl getirebiliriz?” demek, kişiyi çözüm arayışına ve yaşama katılıma davet eder.
Koruyucu sağlık yaklaşımı yalnızca hastalıkları önlemekten ibaret değildir. İnsanların kendilerini ifade edebildiği, hata yapabildiği ve destek alabildiği ortamlar oluşturmak da sağlığı korumanın bir parçasıdır.
Bir gün boyunca kelimelerinizi dinleyin
Bir gün boyunca hem başkalarına söylediklerinizi hem de kendinize yönelik iç konuşmanızı fark etmeye çalışın. Sabah aynaya baktığınızda kendinize ne söylüyorsunuz? Birisi hata yaptığında ilk tepkiniz ne oluyor? Çocuğunuz, öğrenciniz, çalışma arkadaşınız ya da danışanınız zorlandığında hangi kelimeleri seçiyorsunuz?
Günün sonunda kendinize üç soru sorun:
• Bugün hangi sözüm birine iyi geldi?
• Hangi sözüm, niyetim öyle olmasa da incitici olmuş olabilir?
• Yarın aynı durumda olsam neyi farklı söyleyebilirim?
Amaç sürekli güzel konuşmak, öfkeyi bastırmak ya da olumsuz duyguları yasaklamak değildir. İnsan bazen kızar, yorulur ve yanlış konuşur. Önemli olan, bunu fark edebilmek ve gerektiğinde onarmaya çalışmaktır.
Bazen en anlamlı cümle, “Sana böyle söylememeliydim. Özür dilerim” olabilir. Bazen de kendimize “Şu anda iyi değilim; biraz desteğe ihtiyacım var” diyebilmek, kendimize gösterdiğimiz özenin bir parçasıdır.
Dilimizin dünyamızı nasıl şekillendirdiği üzerine düşünmek isteyenlere iki eser önermek isterim.
Kitap: Viktor E. Frankl — İnsanın Anlam Arayışı. Frankl, insanın ağır koşullarda bile anlamla kurduğu ilişkinin önemini tartışır. Eser, her zorluğun yalnızca düşünce gücüyle aşılabileceği şeklinde değil, yaşadıklarımıza verdiğimiz anlam üzerine düşünme fırsatı olarak okunabilir.
Film: Inside Out (Ters Yüz, 2015). Bir çocuğun duygusal dünyasını anlatan bu animasyon, üzüntü dâhil bütün duyguların yaşamımızda bir yeri olduğunu hatırlatır. Çocuklarla, ailelerle ve eğitimcilerle duygular hakkında konuşmak için güzel bir başlangıç olabilir.
Yüzmeye döneyim.
O gün suyun içinde söylediğim kelimenin bende bıraktığı hissi hâlâ düşünüyorum. Bir bilim insanı olarak deneyimin fiziksel açıklamasını merak ediyorum. Bir sağlık profesyoneli olarak beden, duygu ve anlam arasındaki ilişkiyi önemsiyorum. İnanan bir insan olarak da o anın bende uyandırdığı manevi huzuru taşıyorum.
Bunlar birbirinin yerine geçmek zorunda değil. Belki de o an bana şunu hatırlattı: İnsan, söylediği sözden bütünüyle ayrı değildir. Sesini başkalarına duyururken kendi dünyasında dabir iz bırakabilir.
Bir çocuğa söylediğimiz cümle, onun iç sesine karışabilir. Bir hastaya kurduğumuz söz, zor bir gününde ona eşlik edebilir. Bu nedenle sözlerimize dikkat etmek, yalnızca bir görgü kuralı değil, kendimize ve başkalarına karşı sorumluluğumuzun da bir parçasıdır.
Mesele kusursuz konuşmak değil, sözümüzün sorumluluğunu üstlenmektir. Çünkü insan, başkalarına söylediği sözlerle birlikte kendisine de bir hayat anlatır.