Bir gün sağlıklı yaşamak için çıktığımız yolculukta, sağlığın kendisini kaybetmeye başladık
Çünkü artık bedenimizi dinlemekten çok onu yönetmeye, yaşamaktan çok kendimizi optimize etmeye çalışıyoruz. Bununla her sabah yeniden karşılaşıyoruz. Gözümüzü açar açmaz, bize iyi bir günün nasıl başlaması gerektiğini anlatan onlarca içerik çıkıyor karşımıza: Ilık limonlu su, nefes egzersizi, meditasyon, 10 bin adım, protein ağırlıklı kahvaltı, soğuk duş, vitamin takviyeleri, ekran detoksu...
Bir kafede oturuyorsunuz. Kahveniz geliyor. Masadaki ilk hareketiniz fincanı koklamak değil, fotoğrafını çekmek oluyor. Ardından aklınızdan şu geçiyor: “Bunun kalorisi kaç acaba?” Oysa belki de sadece kahvenin tadını çıkarmak için oturmuştunuz.
Günün sonunda ise sosyal medya bize aynı mesajı tekrar ediyor: Daha fit olabilirsin. Daha genç görünebilirsin. Daha üretken çalışabilirsin. Daha pozitif düşünebilirsin. Daha iyi uyuyabilirsin.
Sağlıklı olmak artık yalnızca hastalıklardan korunmak anlamına gelmiyor. Adeta sürekli geliştirilmeye çalışılan bir projeye dönüşüyor: “Daha iyi bir versiyonun...”
Beni tanıyanlar iyi bilir; yıllardır savunduğum yaklaşım aynıdır. Hatta son kitabım İnsan Sağlığında Koruyucu Yaklaşımlar da aynı düşünce üzerine kuruludur: Düzenli hareket etmek, dengeli beslenmek ve kaliteli uyumak vazgeçilmezdir. Tıp biliminin de yıllardır söylediği budur. Sorun bunların kendisi değil, sağlığın giderek bir performans ölçüsüne dönüşmesidir.
Eskiden insanlar iş performanslarıyla yarışırken bugün buna sağlık performansı da eklendi. Akıllı saatler her adımı sayıyor. Telefon uygulamaları kalorileri hesaplıyor. Uyku puanları veriliyor. Kalp ritmi, stres düzeyi, su tüketimi, egzersiz süresi...
Artık yalnızca yaşamıyor; kendimizi sürekli ölçüyor, değerlendiriyor ve puanlıyoruz.
Saat gece 23.58... Gözleriniz kapanıyor ama akıllı saatiniz hâlâ 9.742 adım gösteriyor. Yatağa gitmek yerine salonun içinde birkaç tur daha atıyorsunuz. Çünkü hedef 10.000. Oysa bedeniniz “Uyu.” derken ekran, “Biraz daha yürü.” diyor.
Bir gün spor yapamadığımızda suçluluk hissediyoruz. Bir dilim pasta yediğimizde kendimizi cezalandırılmış gibi hissediyoruz. Birkaç gün yürüyemediğimizde “disiplinsiz” olduğumuzu düşünüyoruz. Arkadaşlarınızla bir doğum günü kutlamasındasınız. Pastadan küçük bir dilim alıyorsunuz. Ama sohbet etmek yerine zihniniz hesap yapıyor: “Bunu yakmak için yarın kaç dakika koşmam gerekir?” Kutlama bitiyor; pasta çoktan yenmiş ama suçluluk hissi masada kalıyor.
Oysa sağlık, suçluluk duygusu üretmemelidir.
Psikoloji literatüründe bunun giderek daha fazla tartışılan bir yönü bulunuyor. “Toksik pozitiflik” kavramı, her koşulda mutlu ve olumlu olma baskısını anlatıyor. Benzer biçimde “wellness kültürü” de bazen insanların sağlıklı olmak yerine kusursuz görünmeye çalışmasına neden olabiliyor.
Tatildesiniz. Deniz masmavi, hafif bir rüzgâr esiyor. Ama siz manzaraya bakmak yerine telefonunuzdaki uygulamaya su tüketiminizi giriyor, günlük protein hedefinizi tamamlayıp tamamlamadığınızı kontrol ediyorsunuz. Dinlenmek için çıktığınız tatilde bile performans göstermeye devam ediyorsunuz.
İşin ilginç yanı, bu baskı en çok, zaten sağlığına önem veren insanlarda görülüyor. Bir egzersiz gününü kaçırınca huzursuz olanlar... Tatilde bile kalori hesabı yapanlar... Dinlenirken bile “Bugün yeterince verimli değildim.” diye düşünenler...
Sağlık için başlayan yolculuk, fark edilmeden sağlığı tehdit eden yeni bir stres kaynağına dönüşebiliyor.
Bazen insanlar bana, “Sağlıklı yaşamak için ne yapmalıyım?” diye soruyor. Sonra konuşmanın devamında şunu söylüyorlar: “Hocam, bunların hepsini yapamıyorum.” Dikkat ediyorum; sorun bilgi eksikliği değil. Sorun, yapılması gerekenlerin giderek bitmeyen bir listeye dönüşmüş olması.
Bu noktada konuya bir ergoterapist gözüyle bakmak gerekiyor. Çünkü sorun yalnızca egzersiz yapmak ya da yapmamak değil, günlük yaşam dengesini kaybetmektir. Sağlıklı yaşam; yalnızca spor yapmak, doğru beslenmek ya da ideal kiloda olmak değildir. Aynı zamanda dinlenebilmek, sevdiklerimizle vakit geçirebilmek, hobilerimize zaman ayırabilmek ve bazen plansız bir günü suçluluk hissetmeden yaşayabilmektir.
İnsan makine değildir. Her gün aynı enerjiye sahip olması mümkün değildir. Bazen hastalanır, bazen yorulur, bazen yalnızca hiçbir şey yapmak istemez. Bunlar yaşamın doğal parçalarıdır. Bence asıl sağlıklı olan, bedenimizi sürekli optimize etmeye çalışmak yerine onun sesini duyabilmektir. Çünkü sağlık mükemmellik değildir. Sağlık, bedenimizle kavga etmeden yaşayabilmektir. Ara sıra tatlı yiyebilmek... Bir gün spor yapmamak... Yorulduğunda dinlenebilmek... Üzgün olduğunda bunu bastırmak zorunda hissetmemek... Bunlar sağlıksızlık değil, insan olmanın göstergeleridir.
Küçük bir çocuk parkta koştururken kaç adım attığını bilmez. Kalp atım hızını ölçmez. O an sadece oynar, güler ve yorulunca durur. Belki de yetişkinlikte kaybettiğimiz şey tam da budur: Bedenimizi yönetmeye çalışırken onunla yaşamayı unutmak.
Modern dünyanın bize sunduğu en büyük yanılsamalardan biri, daha çok kontrol edersek daha sağlıklı olacağımız düşüncesidir. Oysa bazen biraz esneklik, biraz kabullenme ve biraz da kendimize şefkat göstermek, en iyi ilaçlardan biri olabilir.
Bugün en çok ihtiyacımız olan şey, daha fazla sağlık bilgisi değil, sağlıklı olma baskısından biraz uzaklaşabilmektir.
Düşünün... Seksen yaşına geldiğinizde geriye dönüp hayatınıza bakıyorsunuz. Aklınıza ilk gelenler, hiç aksatmadığınız egzersiz serileri mi olacak? Yoksa sevdiklerinizle paylaştığınız sofralar, çıktığınız yolculuklar, kahkahalar ve anılar mı? Sağlıklı yaşam, bu anıları yaşayabilmek için vardır; onların yerine geçmek için değil.
Bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: Sağlıklı olmak için mi yaşıyorum, yoksa yaşamak için mi sağlıklı olmaya çalışıyorum? Çünkü gerçek sağlık, bizi hayatın dışına çıkaran kurallar bütünü değil, hayatın içine daha rahat katılabilme özgürlüğüdür. Sağlıklı yaşam, yeni bir baskı alanına değil, daha anlamlı ve dengeli bir yaşama kapı araladığında gerçek amacına ulaşmış olur. Çünkü sağlığın amacı hayatı uzatmak değil, yaşadığımız hayatı zenginleştirmektir.