Sabah gözümüzü açar açmaz elimiz telefona gidiyor. Bir son dakika haberi. Bir ekonomik gelişme. Bir tartışma. Bir felaket. Bir savaş haberi. Yeni bir kriz…
Daha yataktan kalkmadan dünyanın bütün yükü zihnimize doluyor. Sonra gün başlıyor.
Kahvaltı yapıyoruz ama aklımız haberde. İşe gidiyoruz ama telefon elimizde. Bir arkadaşımızla buluşuyoruz, konu yine gündeme geliyor. Çocuğumuzla vakit geçirirken bir bildirim düşüyor. Gece yatağa girdiğimizde ise uyumadan önce son kez haberlere bakıyoruz.
Ertesi sabah aynı döngü yeniden başlıyor.
Bir ülkenin gündemi, o ülkede yaşayan insanların sağlığını etkiler. Çünkü gündem yalnızca ne hakkında konuştuğumuzu belirlemez. Neye dikkat ettiğimizi, ne kadar kaygılandığımızı, zamanımızı nasıl kullandığımızı ve gündelik hayatımızı nasıl yaşadığımızı da etkileyebilir.
Dikkatimizin de bir sağlığı var. Sağlık deyince aklımıza çoğunlukla tansiyon, kan şekeri, kilo, kalp sağlığı veya fiziksel aktivite geliyor. Oysa insan sağlığının önemli bir parçası da zihinsel kaynaklarımız. Dikkatimiz sınırsız değil. Gün içinde belirli bir miktarda dikkat, enerji ve zihinsel kapasiteye sahibiz. Sürekli değişen haberler, bildirimler, tartışmalar ve krizler bu kapasitenin önemli bir bölümünü tüketebiliyor. Üstelik günümüz haber ekosisteminde dikkat çekmek başlı başına bir hedef haline gelmiş durumda.
“Son dakika.”
“Şok gelişme.”
“Flaş!”
“Az önce…”
Bu ifadeler tesadüfi değil.
Tehdit ve belirsizlik içeren bilgiler dikkatimizi güçlü biçimde çekebiliyor. Böylece henüz yaşamadığımız bir olayın haberini tekrar tekrar takip ederek, zihinsel enerjimizi o olaya ayırmaya başlıyoruz. Bir süre sonra bilgi edinmek ile sürekli tetikte olmak arasındaki sınır bulanıklaşabiliyor.
Bazen ortada bizim başımıza gelmiş somut bir olay olmadığı halde kendimizi yorgun hissediyoruz.
Çünkü bedenimiz yalnızca yaşadığımız olaylara değil, algıladığımız tehditlere de tepki veriyor.
Bir haber okuyoruz. Endişeleniyoruz.
Bir başka haber geliyor. Endişemiz artıyor.
Sonra sosyal medyaya giriyoruz ve aynı olayın onlarca farklı yorumuyla karşılaşıyoruz.
Bir süre sonra haber takip etmek, bilgi edinme davranışından çıkıp sürekli kontrol etme davranışına dönüşebiliyor.
“Yeni bir gelişme olmuş olabilir.”
“Bir şey kaçırmış olabiliriz.”
“Biraz daha bakayım.”
Ve tekrar telefona dönüyoruz.
Burada önemli bir paradoks ortaya çıkıyor: Dünyada olup biten her şeyi bilmek, her zaman kendimizi daha güvende hissetmemizi sağlamıyor. Tam tersine, belirsizlik duygusunu ve kaygıyı artırabiliyor.
Gündem yalnızca zihnimizi değil, gündelik hayatımızı da etkiliyor. Bir ülkenin gündemi zihnimizde başlayıp orada bitmiyor. Gündelik yaşamımıza da sızıyor. Bir ebeveyn çocuğuyla dışarı çıkarken daha fazla endişelenebiliyor. Bir genç geleceği hakkında daha karamsar düşünebiliyor. Ekonomik belirsizlikler insanların harcama ve yaşam planlarını değiştirebiliyor. Sürekli stres altında olan bir insanın yakın ilişkilerinde sabrı azalabiliyor. Arkadaş buluşmaları bile gündemin tartışıldığı toplantılara dönüşebiliyor. Ve böylece haberler yalnızca ne düşündüğümüzü değil, ne yaptığımızı da etkileyebiliyor.
Burada sağlık açısından önemli bir kavram ortaya çıkıyor: Gündelik yaşam.
Yemek yapmak.
Çocuğumuzla oyun oynamak.
Yürüyüşe çıkmak.
Bir arkadaşımızla sohbet etmek.
Kitap okumak.
Uyumak.
Dinlenmek.
Gülmek.
Bunlar dünyadaki büyük olayları değiştirmiyor olabilir. Ama bizim dünyamızı ayakta tutuyor.
İnsan sağlığı yalnızca hastalıkların yokluğu ile açıklanamaz. İnsan aynı zamanda gündelik yaşamını sürdürebilmeye, ilişkilerini koruyabilmeye, dinlenebilmeye ve kendisi için anlam taşıyan uğraşlara katılabilmeye ihtiyaç duyar. Bu nedenle sürekli kriz içinde yaşamak, zamanla yalnızca ruhsal iyilik halimizi değil, gündelik yaşam dengemizi de bozabilir.
Her şeyi bilmek zorunda mıyız?
Gündemi takip etmek elbette önemli. Toplumda yaşayan bireylerin çevresinde olup bitenlerden haberdar olması demokratik yaşamın da bir parçası. Ancak bilgi edinmek ile sürekli haber tüketmek aynı şey değil.
Bir kez öğrenmek başka. Aynı haberi farklı hesaplardan defalarca izlemek başka. Güvenilir bir kaynaktan bilgi almak başka. Saatlerce yorumların içinde kaybolmak başka. Sorun gündemi takip etmek değil. Sorun, gündemin zihnimizde kapladığı alanın sınırlarını kaybetmek.
Sağlıklı bir haber tüketimi mümkün mü?
Belki küçük sınırlar koyabiliriz. Sabah gözümüzü açar açmaz telefona bakmak zorunda olmayabiliriz.
Gün boyunca gelen her bildirimi açık tutmak zorunda değiliz. Haberleri günün belirli saatlerinde ve güvenilir kaynaklardan takip edebiliriz. Aynı gelişmeyi onlarca farklı hesaptan tekrar tekrar izlemek yerine, ihtiyacımız olan bilgiyi aldıktan sonra ekranı kapatabiliriz. Uyumadan hemen önce son yaptığımız şeyin haber okumak olması da gerekmiyor. Ve çocukların yanında sürekli kriz konuşmak yerine, onlara dünyanın yalnızca krizlerden ibaret olmadığını da gösterebiliriz. Çünkü çocuklar yalnızca söylediklerimizi değil, bizim dünyayla kurduğumuz ilişkiyi de öğreniyor.
Elbette dünyada olup bitenlerden kopamayız. Savaşları, ekonomik krizleri, afetleri, toplumsal sorunları veya siyasi gelişmeleri tek başımıza değiştiremeyiz. Ancak bütün bunların zihnimizde ne kadar yer kaplayacağı konusunda belirli bir seçim alanımız var. Bu, sorunları görmezden gelmek değildir. Tam tersine, sorunların içinde kaybolmadan onlarla ilgilenebilmektir.
Çünkü sağlıklı olmak;
Telefonu bir kenara bırakıp çocuğumuzun gözlerine bakabilmek.
Bir sofrada haber konuşmadan yemek yiyebilmek.
Bir arkadaşımızla yalnızca gülmek için buluşabilmek.
Bir yürüyüş sırasında telefonu cebimizde tutabilmek.
Bir akşam gökyüzüne bakabilmek.
Ve bütün bunları yaparken kendimizi suçlu hissetmemek. Çünkü dünya biz telefona bakmayı bıraktığımızda durmuyor. Ama belki biz biraz durduğumuzda, kendi dünyamızı yeniden duyabiliyoruz.