Koridor her zamanki gibi kalabalıktı. Öğrenciler küçük gruplar hâlinde sınıflarına yetişmeye çalışıyordu. Elinde dosyalarla ilerleyen genç bir asistanın karşısına, bölüm başkanı olduğu belli olan kıdemli bir öğretim üyesi çıktı.
Asistan durup selam verdi. Hoca, muhtemelen yoğunluğundan ya da zihnini meşgul eden başka düşüncelerden olsa gerek, selamı fark etmeden yürüyüp geçti. Birkaç metre sonra iki öğrenci kendi aralarında konuşurken yaşça büyük bir hastaya yol vermeden önünden geçtiler. Aynı koridorda biraz ileride bir temizlik görevlisi, yere düşen dosyaları toplamakta zorlanan bir öğrencinin evraklarını sessizce yerden aldı. Öğrenci başını kaldırıp kısa bir teşekkür etti; görevli gülümsedi ve işine döndü.
Bu birkaç dakikalık koridor manzarasında, sağlık eğitiminin belki de müfredatta yazmayan en önemli derslerinden biri saklıydı. Bilgi aynı binada dolaşıyordu; fakat nezaket herkes tarafından aynı ölçüde taşınmıyordu.
İnsan ilişkilerini ayakta tutan nedir? Güven, dürüstlük, adalet ve empati bu sorunun vazgeçilmez cevaplarıdır. Ancak çoğu zaman sessizce arka planda kalan bir başka unsur daha vardır: Nezaket. Günlük yaşamın küçük ayrıntılarından biri gibi görünen bu kavram, aslında toplumsal düzenin görünmez harcıdır. Bir kurumun kültürünü, bir meslek grubunun saygınlığını ve bireylerin birbirine duyduğu güveni büyük ölçüde belirleyen de odur.
Son yıllarda dikkatimi çeken bir değişim var. Giderek daha fazla insan yazılı kurallara büyük bir titizlikle uymaya çalışırken, sözlü iletişim ve insani temas aynı hızla zayıflıyor. Artık çoğu zaman konuşmuyoruz; e-posta gönderiyoruz. Açıklamıyoruz; yönetmeliği işaret ediyoruz. Dinlemiyoruz; mesajı "Görüldü" bırakıyoruz. Hatta bazen bütün bunları yaparken kendimizi son derece haklı hissediyoruz. Çünkü prosedüre uygun davrandığımızı düşünüyoruz.
Oysa prosedüre uymak ile nezaket göstermek aynı şey değildir.
Nezaket, yalnızca doğru kelimeleri seçmek değil; karşımızdaki insanın varlığını ve onurunu gözetmektir.
Modern yaşamın ritmi ise bu özeni giderek zorlaştırıyor. Dijital iletişim sayesinde saniyeler içinde haberleşebiliyor, aynı anda onlarca kişiye ulaşabiliyoruz. Fakat bu hızın bir bedeli var. Ses tonu, mimikler, göz teması, kısa bir tebessüm ya da konuşmanın doğal duraksamaları artık iletişimin parçası olmaktan çıkıyor. Geriye yalnızca metin kalıyor. O metin ise çoğu zaman niyetimizi değil, yalnızca kelimelerimizi taşıyor.
Belki de bu nedenle günümüzün en belirgin çelişkisi şudur: Kurallar artarken ilişkiler zayıflıyor.
Bunun en görünür örneklerinden biri akademik yaşamdır. Öğrenci hocasına yalnızca "?" yazarak cevap bekliyor; öğretim üyesi ise öğrencisinin makul bir sorusunu günlerce yanıtsız bırakabiliyor. Resmî sınırlar korunuyor gibi görünse de karşılıklı özen giderek azalıyor. Oysa akademi yalnızca bilgi üretme değil, aynı zamanda davranış üretme ortamıdır. Öğrenciler çoğu zaman anlatılanı değil, gördüklerini öğrenirler.
Sağlık hizmetleri de bundan bağımsız değildir. Hekimlik, yalnızca doğru tanıyı koyma ve uygun tedaviyi planlama mesleği değildir; aynı zamanda güven inşa etme sanatıdır. Hasta, çoğu zaman kendisine hangi ilacın yazıldığını unutabilir; fakat kendisine nasıl davranıldığını uzun yıllar hatırlayabilir. Hasta/danışan merkezli iletişim üzerine yapılan çalışmalar, empatik yaklaşımın hasta memnuniyetini artırdığını, tedaviye uyumu güçlendirdiğini ve güven ilişkisini pekiştirdiğini göstermektedir.
Nezaketsizlik ise çoğu zaman yüksek sesle gerçekleşmez. Sessiz biçimleri daha yaygındır. Selamı karşılıksız bırakmak, insanların sözünü sürekli kesmek, mesajlara bilinçli olarak cevap vermemek, toplantıda telefon ekranına gömülmek, emeği görünmez saymak ya da yalnızca "Sistemde yazıyor." diyerek iletişimi sonlandırmak... Bunların hiçbiri disiplin yönetmeliğinde açıkça tanımlanmış ihlaller değildir. Ancak çalışma ortamının iklimini yavaş yavaş değiştiren davranışlar tam da bunlardır.
Beni düşündüren asıl değişim ise başka bir noktada yatıyor. Günümüzde insanlar nezaketin özünü değil, biçimini koruyor gibi görünüyor. Mesajın sonuna eklenen bir gülümseme emojisi, otomatik "iyi çalışmalar" ifadeleri ya da standart teşekkür kalıpları gerçek bir iletişimin yerini tutmuyor. Çünkü nezaket, kelimelerin değil, niyetin ve özenin ürünüdür.
Çocuklar da bunu bizden öğreniyor. Bandura'nın Sosyal Öğrenme Kuramı'na göre insanlar davranışların önemli bir bölümünü gözlemleyerek edinirler (1977). Bir fakülte koridorunda öğretim üyesinin öğrencisine, öğrencinin hastaya, hekimin hemşireye, hemşirenin temizlik personeline nasıl davrandığı; çoğu zaman anlatılan etik derslerinden daha kalıcı bir eğitim oluşturur.
Bugün yapay zekânın, otomasyonun ve dijital iletişimin hayatın merkezine yerleştiği bir dönemde yaşıyoruz. Belki de bu yüzden bizi gerçekten insan yapan özellikleri yeniden hatırlamaya ihtiyaç duyuyoruz. Bir algoritma doğru cevabı verebilir; fakat uygun zamanda susmayı, teşekkür etmeyi, özür dilemeyi, bir çalışma arkadaşının yorgunluğunu fark etmeyi ya da bir hastanın kaygısını sessizce dinlemeyi henüz öğrenmiş değildir.
Nezaket zayıflık değildir. Otoriteyi azaltmaz; aksine ona ahlaki bir meşruiyet kazandırır. Bilimsel yeterliliğin alternatifi değil, onun insani tamamlayıcısıdır. Hekimlikte olduğu kadar akademide ve gündelik yaşamda da güven, büyük söylemlerle değil; küçük davranışlarla inşa edilir.
Yazının başındaki koridora dönelim. Belki o gün unutulan selamın gerçekten bir mazereti vardı. Belki öğrenciler hastayı fark etmemişti. Belki de temizlik görevlisinin yaptığı yardım, günün en sıradan olayıydı. Ancak tam da bu küçük anlar, bir kurumun gerçek kültürünü oluşturur. Çünkü insanlar çoğu zaman ne söylediğimizi değil, kendilerine nasıl hissettirdiğimizi hatırlar.
Nezaketin erozyonu gürültüyle başlamaz. Sessizce ilerler. Bir selamın eksilmesiyle, bir teşekkürün unutulmasıyla, bir bakışın karşılıksız kalmasıyla…