Son zamanlarda Filenin Sultanları’nı izlerken yalnızca voleybol seyretmiyorum. Biraz da hayatı seyrediyorum. Bir takımın nasıl birlikte hareket ettiğini, bir oyuncunun diğerinin açığını nasıl kapattığını, bazen topa dokunmadan da oyunun bir parçası olunabildiğini izliyorum. Ve düşünüyorum: Pas vermek, yalnızca voleybolda değil, hayatta da sağlıklı bir davranıştır. Çünkü insan yalnızca kendi başına iyi olduğunda değil, başkalarıyla birlikte hareket edebildiğinde de sağlıklıdır.
Hareket ederken ilişkilerimiz de hareket ediyor. Spor yapmanın sağlığımız için önemli olduğunu artık biliyoruz. Düzenli fiziksel aktivitenin kalp-damar sağlığından kas ve kemik yapısına, ruhsal iyilik hâlinden uykuya kadar pek çok alana katkısı var. Ancak sporun daha az konuştuğumuz bir başka tarafı bulunuyor: Spor, bizi birbirimizle ilişki kurmaya da zorlar.
Bir takım sporunda topu sürekli kendinizde tutamazsınız. Sıra geldiğinde pas vermeniz gerekir. Bazen topu siz taşırsınız, bazen bir başkasına bırakırsınız. Bazen hata yaparsınız ve takım arkadaşınız o hatayı telafi eder. Başka bir gün onun hatasını siz kapatırsınız. Aslında hayat da biraz böyledir. Her şeyi tek başımıza yapmak zorunda değiliz; hatta çoğu zaman yapamayız.
Pas vermek bu nedenle yalnızca bir teknik hareket değil, aynı zamanda bir güven davranışıdır. Voleybolda pasörün yaptığı şey, topu bir oyuncudan diğerine göndermekten ibaret değildir. Takım arkadaşına, “Şimdi sıra sende; bunu benden daha iyi yapabilirsin,” diyebilmektir. Günlük yaşamda bunun karşılığı ise bir arkadaşımızın yükünü paylaşmak, bir iş arkadaşımıza destek olmak, çocuğumuzun sorumluluğunu bir süreliğine üstlenmek, yaşlanan bir yakınımızın yanında olmak ya da birinin sözünü kesmeden onu dinlemektir. Bazen de “Ben hallederim,” demeyi bırakıp yardım istemektir.
Sağlıklı ilişkilerin önemli becerilerinden biri, gerektiğinde sorumluluğu devredebilmek ve başkasına alan açabilmektir. Çünkü güçlü olmak, her şeyi tek başına üstlenmek anlamına gelmez. Kimi zaman geri çekilmek, bir başkasına güvenmek ve onun katkısına ihtiyaç duyduğunuzu kabul etmek de gücün bir parçasıdır.
Peki ya spor yapmıyorsak?
Burada kendime ait biraz iddialı bir düşüncem var: Fiziksel hareketten uzaklaştıkça yalnızca bedenimizin değil, birlikte hareket etme alışkanlığımızın da zayıflayabileceğini düşünüyorum. Elbette spor yapmayan herkes sosyal ilişkilerinde sorun yaşamaz. Ancak hareketsizlik, yaşam alanımızı daraltabiliyor. Daha az dışarı çıkıyor, daha az karşılaşıyor, daha az oyun oynuyor ve başkalarıyla ortak deneyimlerimizi azaltıyoruz. Bir süre sonra birbirimizin hayatını izleyen ama birbirimizin hayatına dokunmayan insanlara dönüşme riski taşıyoruz.
Takım sporları ise bunun tersini öğretir: Yan yana gelmeyi, aynı hedefe yönelmeyi, beklemeyi, sıra vermeyi, hata yapmayı ve hata yapan arkadaşının yanında durmayı... En önemlisi de başarının her zaman tek bir kişinin performansından ibaret olmadığını gösterir. Bir oyuncunun attığı smaç, çoğu zaman ondan önce yapılan birkaç doğru hareketin sonucudur. O sayı görünürdür; o sayıya giden emeğin tamamı ise her zaman görünmez.
Filenin Sultanları’nın başarılarını izlerken elbette madalyalara seviniyoruz. Ama ben bazen madalyanın kendisinden daha değerli başka bir şey görüyorum: Birlikte başarmanın hâlâ mümkün olduğunu hatırlıyoruz. Çünkü içinde yaşadığımız dönemde takım ruhunu kaybetme riski taşıyoruz. Çocuklar giderek daha fazla bireysel ekranların karşısında büyüyor, yetişkinler kendi dünyalarına çekiliyor. İnsanlar birbirleriyle konuşmak yerine birbirlerinin hayatlarını sosyal medyadan izliyor. Herkes kendi fikrini savunuyor, haklı olmak ve öne çıkmak istiyor.
Oysa takım sporunda herkes aynı anda öne çıkamaz. Bazen savunmada kalırsınız. Bazen top size gelmez. Bazen bütün emeğiniz, bir başkasının smaç vurabilmesi içindir. Ve bu, insan olmanın çok kıymetli derslerinden biridir: Her zaman topu sizin vurmanız gerekmiyor. Bazen en önemli katkınız, topu doğru kişiye ulaştırmak olabilir.
Sağlıklı yaşamı yalnızca tansiyon, kolesterol, kilo, beslenme ve egzersiz gibi ölçülebilir başlıklarla değerlendirdiğimizde önemli bir şeyi gözden kaçırabiliriz. Nasıl yaşadığımız, kimlerle yaşadığımız ve birbirimizle nasıl ilişki kurduğumuz da sağlığımızın bir parçasıdır. Bu nedenle çocukların yalnızca bireysel sporlarla değil, takım sporlarıyla da tanışmasını önemsiyorum. Bir çocuğun koşması, zıplaması ve güçlenmesi elbette değerlidir; ancak bir grubun parçası olmayı öğrenmesi de en az bunlar kadar önemlidir.
Kaybettiğinde arkadaşını suçlamamak, kazandığında bütün başarıyı kendine mal etmemek, hata yapan arkadaşının elinden tutmak, gerektiğinde öne çıkmak ve gerektiğinde geri çekilmek... Bunların her biri yalnızca spor salonunda değil, yaşamın içinde de ihtiyaç duyduğumuz beceriler.
Çünkü sağlıklı bir toplum da tıpkı iyi bir voleybol takımı gibidir. Herkesin aynı şeyi yapması gerekmez. Önemli olan, farklı becerilerin ortak bir amaç için birbirini tamamlayabilmesidir. Bir kişinin başarısı diğerinin önünü açabiliyor, birinin eksik kaldığı yerde diğeri devreye girebiliyorsa ortaya yalnızca iyi bir takım değil, dayanışma kültürü de çıkar.
Filenin Sultanları bize yalnızca güçlü kadınların neler başarabileceğini göstermiyor. Hareket etmenin, birlikte oynamanın, birbirine güvenmenin ve gerektiğinde sorumluluğu paylaşmanın değerini de hatırlatıyor.
Bugün en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri tam olarak da bu: Birbirimizle yarışmayı biraz azaltıp birbirimize yeniden pas vermeyi öğrenmek.