Son zamanlarda beni en çok düşündüren toplumsal değişimlerden biri, Ülkemizde giderek büyüyen bir "şikâyet kültürü" oldu.
Yaklaşık otuz yıldır üniversitelerde görev yapan bir akademisyenim. Son yıllarda bölüm başkanı olarak masama gelen yazılar bana önemli bir değişimi gösteriyor. Bir öğrenci, "Bu dersi neden alamıyorum?" sorusunun cevabını önce danışmanına, ders sorumlusuna ya da bölümüne sormak yerine doğrudan CİMER'e, Rektörlüğe veya üst makamlara başvurabiliyor. Üstelik çoğu zaman ortada yanlış yapılmış bir işlem değil; yalnızca henüz açıklanmamış bir süreç bulunuyor.
İlk zamanlar bunun yalnızca üniversite gençliğine özgü bir davranış olduğu farkındalığındaydım. Sonra 2,5 yaşındaki kızım sayesinde okul öncesi dünyasını yakından gözlemleme fırsatım oldu. Oyun sırasında oyuncağı elinden alınan, arkadaşıyla anlaşmazlık yaşayan ya da oyunu bozulan çocukların önemli bir kısmı önce arkadaşlarıyla konuşmayı denemiyor. Hemen ağlayarak öğretmene ya da annesine koşuyor. Daha da dikkat çekici olanı ise bir öğretmenin şu cümlesiydi: "Çocuklara, bir sorun olduğunda kendiniz çözmeye çalışmayın, hemen bana gelin diyoruz."
Burada durup düşünmemiz gerekiyor.
Elbette çocuklar zorbalığa uğradığında, fiziksel şiddet ya da güvenlik riski oluştuğunda yetişkin mutlaka devreye girmelidir. Ancak her küçük anlaşmazlığın yetişkinler tarafından çözülmesi, çocukların en önemli yaşam becerilerinden birini geliştirmesini engeller: Çatışma çözme becerisi.
Çocukların sosyal yeterliliklerinin en önemli belirleyicilerinden biri akranlarıyla yaşadıkları küçük anlaşmazlıkları yönetebilme deneyimidir. "Oyuncağımı geri verir misin?", "Ben de oynamak istiyorum.", "Sırayla oynayalım." diyebilmek öğrenilen becerilerdir. Bunları çocuk adına sürekli yetişkin çözerse, çocuk sorun karşısında ilk refleks olarak üst otoriteyi aramayı öğrenir.
Aslında bu durum yalnızca çocukluk meselesi değildir. Sosyolojide buna "dış kontrol odağı" denilen bir yaklaşım eşlik eder. Kişi, sorunlarını kendi girişimleriyle çözebileceğine inanmak yerine çözümün sürekli dışarıdan gelmesini bekler. Bu bakış açısı zamanla bireysel sorumluluk duygusunu azaltırken, şikâyet etmeyi en kolay çözüm yolu hâline getirebilir.
Peki gelişmiş ülkelerde durum farklı mı?
Kuşkusuz her toplumda şikâyet mekanizmaları vardır ve olmalıdır. Hukuk devletinin temel unsurlarından biri, vatandaşın hakkını arayabilmesidir. Ancak birçok Kuzey Avrupa ülkesinde, Kanada'da ve Japonya'da eğitim anlayışı önce bireyin problemi kendi düzeyinde çözmesini, ardından gerektiğinde yetişkinden destek istemesini teşvik eder. Okullarda çocuklara uzlaşma, müzakere, duygu ifade etme ve akran arabuluculuğu gibi beceriler sistematik olarak öğretilir. Yani amaç şikâyeti engellemek değil; şikâyeti son seçenek hâline getirmektir.
Bizde ise bazen tam tersi bir mesaj veriliyor. "Hiç uğraşma, gel bana söyle." Bu cümle kısa vadede öğretmene ya da ebeveyne düzen sağlıyor gibi görünse de uzun vadede çocuk, kendi sosyal kaslarını kullanma fırsatını kaybediyor. Benzer tabloyu üniversitelerde de görüyoruz. Öğrenci önce öğretim üyesiyle konuşmuyor, dilekçe yazmıyor, açıklama istemiyor; doğrudan en üst makama başvuruyor. Böylece iletişim kültürü yerine şikâyet kültürü gelişiyor.
Oysa sorun çözme basamakları da öğrenilen becerilerdir.
Önce anlamaya çalışmak...
Sonra konuşmak...
Gerekirse uzlaşmak...
Çözüm olmazsa resmî mekanizmalara başvurmak...
Bu sıralama hem bireyi güçlendirir hem de kurumların daha sağlıklı işlemesini sağlar.
Peki bunu nasıl değiştirebiliriz?
Öncelikle ebeveynler ve öğretmenler çocukların yerine sorun çözmeyi bırakmalıdır. Çocuk ağlayarak geldiğinde hemen müdahale etmek yerine, "Arkadaşına bunu söyledin mi?", "Bunu birlikte çözmeyi denedin mi?", "Ben yanında durayım ama önce sen konuş." diyebilmeliyiz.
Okullarda sosyal problem çözme becerileri en az matematik kadar önemsenmelidir. Çünkü yaşam başarısı yalnızca akademik bilgiyle değil; iletişim, uzlaşma ve öz yeterlilikle de şekillenir.
Üniversitelerde ise öğrencilerin hak arama yolları kadar iletişim basamakları da öğretilmelidir. Hakkını aramak elbette demokratik bir haktır; ancak hakkını aramadan önce doğru kişiye doğru soruyu sormayı bilmek de önemli bir yaşam becerisidir.
Ben bir sağlık bilimleri profesörüyüm. Sağlığı yalnızca hastalıkların yokluğu olarak görmüyorum. Ruhsal ve sosyal iyilik hâli de sağlığın ayrılmaz parçalarıdır. Sürekli başkasının müdahalesini bekleyen bireyler, zamanla öz güvenlerini ve öz yeterliliklerini de kaybedebilirler.
Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük miras, onların yerine her sorunu çözmek değildir. Onlara, sorunlarını önce kendilerinin çözebileceklerine inanmayı öğretmektir. Güçlü toplumlar, en çok şikâyet edenlerden değil; önce konuşmayı, anlamayı ve çözüm üretmeyi deneyen bireylerden oluşur.