Bazı şehirler taşlardan inşa edilir, bazıları ise insan ruhunun en derin özlemlerinden… Semerkant, kubbelerinin maviliğiyle değil; hakikati arayan insanların bıraktığı ayak izleriyle yükselmiş bir medeniyetin adıdır
Amin Maalouf’un Semerkant’ı O, çağların arasından yankılanan bir ağıttır; bilgeliğe adanmış bir ilahi, insanlığın vicdanına bırakılmış bir emanettir.
Bu romanın sayfalarını çevirdikçe medeniyetlerin doğuşu, ihtişamı ve çöküşü duyulur. Her satır, çölün sessizliğinde yankılanan bir at nalı sesi; her cümle, göğe uzanan minarelerin taşlarına kazınmış bir dua gibidir. Çünkü Maalouf bilir ki zaman, yalnızca şehirleri değil, insanın kalbini de sınar.
Ömer Hayyam… Gökyüzünü okuyabilen bir bilge, yıldızların dilini çözen bir astronom, birkaç mısraya sonsuzluğu sığdırabilen bir şair… O, insanlığın hiç sönmeyen aklıdır. Hayyam bize, düşüncenin zincire vurulamayacağını öğretir. Bir kılıç bin bedeni susturabilir; ama tek bir hakikat, bin yıllık karanlığı aydınlatabilir. Onun sessiz tebessümü, bugünün gençlerine zamanın içinden seslenir:
“Kalabalığın alkışını değil, vicdanının sessizliğini dinle. Çünkü hakikatin yolu, çoğu zaman yalnız yürünür.”
Nizamülmülk ise devlet denilen büyük çınarın köküdür. Adaletin olmadığı yerde hiçbir tahtın sonsuza dek ayakta kalamayacağını bilen bir devlet aklıdır. Gücün, merhametle birleşmediğinde zulme dönüştüğünü hayatıyla anlatır. Onun mirası, bugünün yöneticilerine ve yarının liderlerine şu sözü fısıldar:
İnsanlara hükmetmek büyüklük değildir; onların umudunu koruyabilmektir gerçek kudret.
Ve sonra Hasan Sabbah çıkar sahneye…
O, tarihin karanlık yüzüdür. İnancın fanatizme, zekânın hırsa, idealin korkuya dönüştüğü anın adıdır. Maalouf, onun şahsında yalnızca bir insanı değil; her çağda yeniden doğan kör tutkuyu anlatır. Çünkü dünyanın en büyük felaketleri, çoğu zaman kötü insanlardan değil; kendisini mutlak doğru sananlardan doğmuştur.
Semerkant, bugünün dünyasını da anlatır. Teknolojinin ışığında yürüyen ama vicdanın gölgesini kaybetmeye başlayan insanı anlatır. Bilgi çağında yaşayıp hikmet çağını unutan medeniyetleri anlatır.
Roman boyunca bir el yazması taşınır.
Fakat aslında taşınan bir kitap değildir.
Taşınan; insanlığın hafızasıdır.
Titanik’in karanlık sularında kaybolan yalnızca birkaç sayfa değildir. O gece denizin dibine çöken, insanın sonsuza ulaşma kibriyle faniliği arasındaki büyük yanılgıdır. Çünkü gemiler batar, saraylar yıkılır, imparatorluklar dağılır. Ama bir düşünce, bir şiir, bir iyilik ve bir vicdan nesiller boyunca yaşamaya devam eder.
İşte Semerkant’ın gençlere bıraktığı en büyük miras budur:
Hayat, güçlü olma yarışı değildir; anlamlı olabilme yolculuğudur.
Bilgi seni yükseltir; fakat merhamet seni insan yapar.
Cesaret, kalabalıkların önünde bağırmak değil; herkes susarken hakikatin yanında durabilmektir.
Ve en büyük zafer, başkalarını yenmek değil; içindeki kibri, korkuyu ve nefreti yenebilmektir.
Belki de bir gün bizim de adımız unutulacaktır.
Sesimiz rüzgâra, ayak izlerimiz toprağa karışacaktır.
Fakat ardımızda bıraktığımız adalet, yetiştirdiğimiz insanlar, koruduğumuz umutlar ve yaşattığımız değerler, bizden sonra doğacak çocukların dünyasını inşa edecektir.
Çünkü medeniyetleri yükselten ne ordulardır ne de hazineler…
Medeniyetleri ayakta tutan, gecenin en karanlık vaktinde bile yıldızlara bakmayı unutmayan bilgelerdir.
Ve Semerkant, bin yıllık çölün içinden yükselen o kadim sesle insanlığa hâlâ aynı çağrıyı yapmaktadır:
“Hakikati ara… Adaletten ayrılma… Merhameti kaybetme… Çünkü zaman, sonunda herkesi yargılar; fakat yalnızca insan kalanları ölümsüz kılar.”