Kızamığın ABD’de yeniden salgın başlığı olması tek başına kızamığın dönüşü değildir. Aşı reddi ve aşı tereddüdü, unutulduğu sanılan hastalıkların kapıyı usul usul yoklamasıdır.

Çocukların dünyasında küçük bir ihmal, bazen toplumun hafızasında büyük bir boşluğu gösterir.

Kızamık bu boşluğu en hızlı fark eden hastalıklardan biridir. Çok bulaşıcıdır. Bir okul koridorunda, kreşte, doğum günü kalabalığında kendine yer açabilir. Ama mesele yalnız kızamık değildir. Boğmaca da vardır. Kabakulak da. Kızamıkçık, difteri, çocuk felci, suçiçeği, tetanoz, menenjit ve zatürreye yol açabilen bazı bakteriyel hastalıklar da aynı unutkanlığın gölgesinde bekler.

Bu cümleleri korku yaymak için değil, hafızayı tazelemek için kurmak gerekir. Çünkü modern insan bazı hastalıkları yendiğini sandı. Aslında onları çoğu zaman yenen şey, bireysel güç değil, düzenli aşılama ve toplum bağışıklığıydı. Hastalık ortadan çekilince aşının değeri görünmez oldu. Görünmez olan şey de kolayca gereksiz sanıldı.

Bir ilkokulun sabah telaşını düşünün. Çantalar yerde sürünür, anneler babalar kapıda aceleyle vedalaşır, sınıflardan tahta kalemi kokusu gelir. Çocuklar hastalık tarihi bilmez. Kimse teneffüse çıkarken difterinin boğazda nasıl zar yaptığını, boğmacanın bir bebeğin nefesini nasıl böldüğünü, çocuk felcinin bir bacağı nasıl sessizce hayattan düşürebildiğini düşünmez. Zaten sağlık biraz da budur; varlığı değil, yokluğu fark edilir.

Aşı reddini yalnızca bilgisizlikle açıklamak haksızlık olur. Kimi aileler gerçekten korkuyor. Kimi, yan etki ihtimalini duyunca ürküyor. Kimi sosyal medyada karşısına çıkan yarım bilgilerle kendi çocuğunu koruduğunu sanıyor. Kimi de sağlık otoritelerine güvenini çoktan yitirmiş durumda. Bu kaygıları aşağılamak, meseleyi çözmez. Hatta çoğu zaman derinleştirir.

Yine de kaygının anlaşılır olması, her tercihi doğru kılmaz. Bir çocuğun korunma hakkı, yetişkinin tereddüdünden daha zayıf değildir. Üstelik bulaşıcı hastalıklar evin kapısında durmaz. Aşısızlık, yalnızca bir ailenin mahrem kararı gibi görünür; fakat kreşteki başka bir bebeğe, kanser tedavisi gören bir çocuğa, hamile bir kadına, bağışıklığı baskılanmış bir komşuya kadar uzanabilir.

Boğmaca bunun en acı örneklerinden biridir. Büyük çocukta uzun süren öksürük gibi görünen bir tablo, küçük bebekte ağır solunum krizlerine dönüşebilir. Kabakulak çoğu zaman hafif anılır; oysa ergenlerde ve erişkinlerde testis iltihabı, nadiren işitme ya da sinir sistemi sorunları yapabilir. Kızamıkçık çocukta silik geçebilir, fakat gebelikte bebeğin hayatını kalıcı biçimde etkileyebilir. Difteri ve çocuk felci ise unutuldukları için değil, aşı sayesinde geri çekildikleri için nadirleşmiştir.

Bilim burada kusursuzluk iddiasıyla konuşmamalı. Hiçbir tıbbi uygulama sıfır risk taşımaz. Aşıların da yan etkileri olabilir; çoğu hafif ve geçicidir, ciddi olanlar ise nadirdir. Dürüst dil tam burada gerekir. İnsanlara “hiçbir şey olmaz” demek yerine, hastalığın riski ile aşının riskini aynı terazide göstermek gerekir. Terazinin hangi tarafının ağır bastığı çoğu aşıda açıktır, ama güven bağırarak kurulmaz.

Aşı karşıtlığının en tehlikeli tarafı, kendini bazen özgürlük diliyle anlatmasıdır. “Benim çocuğum, benim kararım” cümlesi kulağa güçlü gelir. Fakat salgın hastalıklar bireysel kararların duvarlarını severek aşar. Albert Camus’nün salgınlar üzerine düşündüğü yerde sezdiği şey biraz da budur: Hastalık, insanın yalnız kendi hayatından sorumlu olmadığını hatırlatır. Bir mikrop bazen ahlakın en yalın sınavına dönüşür.

ABD’deki kızamık salgını bize uzaktaki bir ülkenin iç tartışması gibi görünebilir. Oysa uçaklar, göç, kalabalık şehirler ve dijital söylentiler çağında hiçbir sağlık meselesi bütünüyle uzak değildir. Kızamık haberi, boğmacayı da hatırlatır; kabakulağı da; çocuk felcini de. Asıl soru, bu hastalıkların gerçekten geri dönüp dönmeyeceği değil, biz onları hatırlamak için kaç çocuğun ateşlenmesini bekleyeceğizdir.

Aşı takvimi bir kâğıt parçası gibi durur. Üzerinde tarihler, dozlar, küçük kutucuklar vardır. Fakat o kâğıdın arkasında okula güvenle giden çocuklar, yeni doğmuş bebekler, hastalığı taşıyamayacak kadar kırılgan insanlar bulunur. Büyüklerin bazen en sessiz sorumluluğu budur: Görünmeyen bir korumayı, görünür bir felaket beklemeden ciddiye almak.