Akran zorbalığını çocuklar arasında yaşanan sıradan bir anlaşmazlık saymak ciddi bir yanılgıdır. Çocuk hekimliği açısından mesele okul kapısında da bitmez. Çünkü çocuk yaşadığını bazen kelimelerle değil, bedeniyle anlatır.
Karın ağrısı olabilir. Baş ağrısı başlayabilir. Uyku bozulabilir veya sabahları okula gitmek istemeyebilir. İştahında ve davranışlarında belirgin değişiklikler görülebilir.
Elbette bunların hiçbiri tek başına zorbalık anlamına gelmez. Çocuk hekimliğinde belirtileri tek nedene bağlamak zaten doğru değildir. Fakat çocuğun sosyal dünyasını görmeden yalnızca bedenine bakmak da eksik kalır.
Zorbalığın temelinde sıradan çatışmadan farklı bir ilişki vardır. Güç dengesi bozulmuştur. Davranış tekrarlanabilir veya yeniden gerçekleşme ihtimali taşır. Fiziksel saldırı bunun yalnızca en görünür biçimidir.
Lakap takmak da zarar verebilir. Küçük düşürmek, dışlamak ve söylenti yaymak da önemlidir. Dijital zorbalık ise çocuğun güvenli alanlarını daha da daraltabilir.
Bir zamanlar okuldan eve dönmek belirli bir mesafe sağlıyordu. Telefon artık bu mesafeyi ortadan kaldırabiliyor. Alay, görüntü veya söylenti çocuğu odasına kadar takip edebiliyor.
Burada yetişkinlerin sık yaptığı bir hata bulunuyor. Zorbalığa uğrayan çocuğa daha güçlü olması gerektiğini söylüyoruz. “Kendini ezdirme” cümlesini çözüm gibi sunabiliyoruz.
Oysa çocuğun güvenliği onun mücadele becerisine bırakılamaz. Dayanıklılık değerlidir, fakat zorbalığa katlanabilmek dayanıklılık değildir. Çocuğun yardım istemesi de zayıflık sayılmamalıdır.
Diğer tarafta zorbalığı yapan bir çocuk vardır. Onu bütünüyle “kötü çocuk” ilan etmek kolaydır. Fakat çocuk hekimliğinin bakışı davranış ile çocuğu birbirinden ayırmayı gerektirir.
Zarar veren davranışın açık bir sınırla karşılaşması gerekir. Bunun yanında davranışın nedenleri de anlaşılmalıdır. Aile ilişkileri, akran çevresi ve okul iklimi burada etkili olabilir.
Bir de çoğu zaman gözden kaçan çocuklar bulunur. Seyredenler.
Zorbalığın devamı için herkesin saldırgan davranması gerekmez. Bazen birkaç kişinin gülmesi yeterlidir. Bazen paylaşmak veya sessiz kalmak zorbalığın sosyal gücünü artırabilir.
Bu nedenle dünyadaki etkili yaklaşımlar yalnızca iki çocuğa odaklanmıyor. Finlandiya’da geliştirilen KiVa programı bunun önemli örneklerinden biridir. Program, akran grubunun zorbalığa verdiği sosyal desteği azaltmayı hedefler.
Bu yaklaşım önemli bir şeyi hatırlatıyor. Zorbalık yalnızca bireysel davranış değildir. İçinde gerçekleştiği ortam tarafından güçlendirilebilir veya zayıflatılabilir.
Çocuk hekimi açısından görüşme odasında da benzer bir dikkat gerekir. Tekrarlayan yakınmaların tıbbi nedenleri elbette değerlendirilmelidir. Ancak çocuğun okul hayatı da gerektiğinde konuşulmalıdır.
“Okul nasıl gidiyor?” bazen yeterli değildir. Çocuk bu soruya kolayca “iyi” diyebilir. Arkadaş ilişkilerini konuşmak daha farklı bir kapı açabilir.
Ailelerin de her sessizliği huzur olarak yorumlamaması gerekir. Bazı çocuklar yaşadıklarını anlatmaktan çekinir. Utanç duyabilir veya olayların büyümesinden korkabilir.
Ani okul isteksizliği ve belirgin sosyal çekilme bu nedenle önemsenmelidir. Uyku değişiklikleri veya açıklanamayan duygusal farklılıklar da değerlendirilmelidir. Yine de tek bir belirti üzerinden hüküm verilmemelidir.
Zorbalığın ruh sağlığı üzerindeki etkileri de önemlidir. Kaygı ve depresif belirtilerle ilişkili olabileceğini biliyoruz. Okul başarısı ve aidiyet duygusu da zarar görebilir.
Bu noktada çözüm yalnızca daha ağır cezalar değildir. Okul yönetimi, öğretmenler, aileler ve sağlık profesyonelleri aynı çocuğun farklı dünyalarını görür. Bu dünyalar birbirinden habersiz kaldığında önemli işaretler kaçabilir.
Çocuklar yetişkinlere her şeyi anlatmayabilir. Fakat yetişkinlerin davranışlarını dikkatle izlerler. Güçlünün karşısında kimin sustuğunu da görürler.
Bir çocuğun sağlığını korumak yalnızca ateşini düşürmek değildir. Bazen güvenle büyüyabileceği sosyal çevreyi korumak da çocuk sağlığının parçasıdır.