Hiç düşündük mü, dünyanın dört bir yanındaki insanlarla saniyeler içinde iletişim kurabildiğimiz, binlerce beğeniye ulaşabildiğimiz ve kendimizi istediğimiz gibi gösterebildiğimiz bir çağda neden hâlâ kendimizi başkalarına beğendirme telaşı içindeyiz?
Neden daha çok görünür oldukça daha az fark edildiğimizi, daha çok beğeni aldıkça daha az tatmin olduğumuzu hissediyoruz? Belki de sorun, sosyal medyanın bize kendimizi beğendirememesi değil; bizim kendimizi başkalarının beğenisi olmadan beğenemez hâle gelmemizdir.
Sosyal medya, insanın kendisini ifade etmesi için büyük imkânlar sundu. Ancak zamanla bu imkân, kendimizi başkalarına sunma zorunluluğuna dönüştü. Artık yalnızca yaşamıyor, yaşadıklarımızı sergiliyoruz. Yalnızca bir yere gitmiyor, orada bulunduğumuzu kanıtlamaya çalışıyoruz. Yalnızca mutlu olmakla yetinmiyor, mutluluğumuzun başkaları tarafından görülmesini de istiyoruz. Bir anın kıymeti, bazen o anı gerçekten yaşamaktan çok kaç kişinin gördüğüyle ölçülüyor.
Böylece hayat, yaşanması gereken bir gerçeklik olmaktan çıkıp gösterilmesi gereken bir sahneye dönüşüyor. İnsan, kendi hayatının öznesi olmak yerine kendi görüntüsünün seyircisi hâline geliyor. Nasıl göründüğünü, nasıl algılandığını, kimlerin beğendiğini ve kimlerin kendisini fark ettiğini sürekli kontrol ediyor. Başkalarının gözünde değer kazanmak için gösterdiği çaba arttıkça, kendi gözündeki değeri giderek zayıflıyor.
Asıl çelişki de burada başlıyor: Kendimizi daha çok beğendirmek için uğraştıkça kendimizden daha fazla kuşku duymaya başlıyoruz.
Çünkü sosyal medya, beğeniyi kolaylaştırırken kıyaslamayı da sürekli hâle getiriyor. Başkasının en güzel anını kendi sıradan günümüzle, başkasının başarılarını kendi eksiklerimizle, başkasının özenle hazırlanmış görüntüsünü kendi gerçekliğimizle karşılaştırıyoruz. Önümüze sunulan hayatların çoğunun seçilmiş, düzenlenmiş ve idealize edilmiş görüntüler olduğunu bilsek bile bundan bütünüyle kurtulamıyoruz. Bir süre sonra kendi hayatımızı kendi şartlarımızla değerlendirmek yerine başkalarının hayatlarına bakarak yargılıyoruz.
Daha güzel görünmek, daha başarılı olmak, daha çok gezmek, daha iyi yaşamak ve daha fazla takdir görmek istiyoruz. Fakat bu isteklerin sonu gelmiyor. Çünkü sosyal medyada ölçü, çoğu zaman insanın kendi gelişimi değil, başkalarının önüne geçebilmesidir. Bir beğeni yetmiyor, daha fazlası gerekiyor. Bir paylaşımın ilgi görmesi yetmiyor, bir sonrakinin daha çok ilgi çekmesi bekleniyor. Böylece insan, sonu olmayan bir yarışın içine giriyor. Yarışın kazananı belli olmadığı gibi bitiş çizgisi de bulunmuyor.
Üstelik bu yarışta en çok ihmal ettiğimiz kişi yine kendimiz oluyoruz. Başkalarının bizi nasıl gördüğüne o kadar önem veriyoruz ki kendimize nasıl baktığımızı unutuyoruz. İç dünyamızın huzurunu dışarıdan gelecek onaylara bağlıyoruz. Bir paylaşımın gördüğü ilgi günümüzü güzelleştirebiliyor; beklediğimiz ilgiyi görememek ise kendimizden şüphe etmemize neden olabiliyor. Böylece öz değerimizi, kontrolümüz dışındaki tepkilere teslim ediyoruz.
Oysa insanın değeri, kaç kişinin onu beğendiğiyle ölçülemez. Bir insanın bilgeliği aldığı yorumlarla, ahlakı takipçi sayısıyla, samimiyeti fotoğraflarının güzelliğiyle, mutluluğu da paylaşımlarının gördüğü ilgiyle belirlenemez. Görünür olmakla değerli olmak, tanınmakla anlaşılmak, beğenilmekle sevilmek aynı şey değildir. Bazen binlerce insanın baktığı bir görüntünün arkasında derin bir yalnızlık; hiç kimsenin görmediği sade bir hayatın içinde ise büyük bir huzur bulunabilir.
Burada sosyal medyayı bütünüyle suçlamak da doğru değildir. Sorun, bir iletişim aracının hayatımızın merkezine yerleşmesi ve kendimizi değerlendirme ölçütümüz hâline gelmesidir. Sosyal medya doğru kullanıldığında bilgiye, dayanışmaya, üretime ve iletişime katkı sağlayabilir. Fakat bizi sürekli başkalarının hayatına bakmaya, kendimizi onlarla kıyaslamaya ve onların onayını aramaya yönelttiğinde kendi iç sesimizi duymamızı zorlaştırır.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormalıyız: Kimse görmeyecek olsaydı yine aynı şeyi yapar mıydık? Kimse beğenmeyecek olsaydı yine aynı şekilde giyinir, aynı yere gider, aynı sözü söyler miydik? Bir başarımızı paylaşamasaydık onunla yine gurur duyar mıydık? Bir güzelliği fotoğraflamadan, bir mutluluğu duyurmadan, bir iyiliği anlatmadan yaşayabiliyor muyuz?
Bu soruların cevapları, sosyal medyayla kurduğumuz ilişkinin niteliğini ortaya çıkarabilir. Çünkü insanın özgürlüğü, kendisini istediği gibi gösterebilmesinden önce, kendisini göstermek zorunda hissetmemesinde saklıdır.
Kendimizi yeniden keşfetmek için belki daha az paylaşmaya değil, daha bilinçli yaşamaya; başkalarının hayatını daha az izlemekten önce kendi hayatımızı daha çok fark etmeye ihtiyacımız var. Bir çocuğun sevincini fotoğraf çekmeden izlemek, bir dostu beğeni beklemeden dinlemek, bir iyiliği duyurmadan yapmak, bir başarıyı alkış beklemeden yaşamak… Bunlar küçük görünse de insanı yeniden kendi hayatının merkezine taşıyan davranışlardır.
Unutmayalım: İnsan, başkalarının gözünde büyümeye çalışırken kendi gözünde küçülebilir. Gerçek özgüven, herkesin bizi beğenmesini sağlamak değil, herkes bizi beğenmediğinde de kendi değerimizi koruyabilmektir. Çünkü insanın kendisiyle kurduğu ilişki bozulduğunda, dünyanın bütün beğenileri bile içindeki boşluğu doldurmaya yetmez.
Belki de asıl mesele, sosyal medyanın bizi neden beğenmediği değil; kendimizi beğenmek için neden başkalarının onayına ihtiyaç duyduğumuzdur.
Saygılarımla