Bir toplumda şikâyetler çoğalıyor, gönüllerden ıstırap yükseliyor, insanlar görünmeyen yaralarla sessizce inliyorsa orada bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamak gerekir.

Fakat daha korkuncu vardır:

İnsanların artık inlememesi…

Çünkü bazen susmak, huzurun değil; acıya alışmanın işaretidir.

İnsan bir müddet sonra duyduğu sese alışabilir.

Bir evin duvarından gelen çatırdamaya…

Bir makinenin çıkardığı garip uğultuya…

Bir bedenin verdiği ağrıya…

Ve alıştığı için tehlikeyi fark etmeyebilir.

Oysa ses kesilmemiştir.

Sadece insan onu duymamaya başlamıştır.

Bugün etrafımızdan da garip sesler geliyor.

Ailelerden…

Çocuklardan…

Gençlerden…

Yaşlılardan…

Yalnızlardan…

Geçim derdi taşıyanlardan…

Gelecek kaygısı yaşayanlardan…

Adalet arayanlardan…

Bir şeyler söylüyorlar.

Kimi konuşarak…

Kimi ağlayarak…

Kimi susarak…

Kimi de hiçbir şey söylemeyerek.

Biz ise işitiyoruz.

Fakat acaba duyuyor muyuz?

Duyuyorsak neden ilgilenmiyoruz?

Neden başkasının yarası bize değmiyor?

Neden bir insanın düşüşü, kendi rahatımız bozulmadığı sürece bizi ilgilendirmiyor?

Belki de sorun yalnızca toplumun dışında değildir.

Belki asıl sorun, insanın kendi içinde başlamıştır.

Çünkü insan bazen dünyayı düzeltmeye çalışırken kendi kalbindeki kırıkları görmez.

Kendini haklı bulur.

Kendi kusurunu unutur.

Başkasının hatasını büyütür, kendi hatasına mazeret bulur.

Ve zamanla vicdanın sesini bastırır.

İşte en büyük tehlike belki de budur:

Vicdanın susması.

İnsan hata yapabilir.

Beşer şaşar.

Yanılır.

Unutur.

Nefsine yenilebilir.

Çünkü insana akıl verilmiştir, fakat irade de verilmiştir.

İyiyi seçebileceği gibi yanlışa da yönelebilir.

Düzeni koruyabileceği gibi bozabilir.

Merhameti büyütebileceği gibi benliğini de büyütebilir.

Fakat bütün bunların içinde insana verilmiş büyük bir nimet vardır:

Düşünebilmek.

Durabilmek.

Yanlışını fark edebilmek.

Yolunu yeniden bulabilmek.

Kendisine dönüp sorabilmek:

“Ben kimim?”

“Niçin yaratıldım?”

“Bana verilen bu ömür nereye gidiyor?”

Belki de insanın en büyük kaybı, bunları unutmasıdır.

Çünkü yaratılış gayesini unutan insan, elindeki imkânları amaç zannetmeye başlar.

Malı amaç…

Makamı amaç…

Şöhreti amaç…

Gücü amaç…

Dünyayı amaç…

Oysa bunların hepsi gelip geçicidir.

İnsan dünyaya sahip olduğunu sanırken, zaman sessizce ona sahip olmaktadır.

Günler geçer.

Yıllar geçer.

İnsan yaşlanır.

Ve sonunda geriye şu soru kalır:

“Bunca yolculukta ne biriktirdim?”

Sadece mal mı?

Sadece makam mı?

Sadece isim mi?

Yoksa bir gönülde iyilik, bir mazlumun duası, bir yetimin tebessümü, bir insanın hakkını koruma gayreti, bir kalbe dokunmanın huzuru da var mı?

Çünkü insanın gerçek zenginliği, sahip olduklarının çokluğundan önce insanlığının derinliğidir.

Bugün belki de yeniden okumamız gerekiyor.

Sadece gözle değil…

Kalple okumamız gerekiyor.

Kendimizi…

Hayatı…

Ölümü…

Emaneti…

Sorumluluğu…

Ve bize yol gösteren hakikati…

Çünkü bazen kitap açık olur, fakat kalp kapalıdır.

Söz söylenir, fakat gönül duymaz.

Hakikat önümüzde durur, fakat insan yüzünü başka tarafa çevirir.

Sonra da sorar:

“Neden böyle olduk?”

Belki cevap uzakta değildir.

Belki cevap aynadadır.

Belki toplumdaki bozulmanın bir parçası, bizim kendi içimizdeki ihmallerden başlamıştır.

Bu yüzden başkasını düzeltmeden önce kendimize dönmeliyiz.

Kalbimizi yoklamalıyız.

Vicdanımızı dinlemeliyiz.

Niyetimizi sorgulamalıyız.

Çünkü insanın dış dünyası ne kadar düzenli görünürse görünsün, iç dünyası bozulmuşsa dışarıdaki düzen uzun süre ayakta kalamaz.

Şimdi etrafımızdaki sesleri yeniden dinleyelim.

Belki bunlar yalnızca şikâyet değildir.

Belki birer ikazdır.

Belki hayat bize sessizce:

“Kendine gel.”

diyordur.

Öyleyse hâlâ vakit varken…

Hâlâ kalbimiz atıyorken…

Hâlâ aklımız çalışıyorken…

Hâlâ dönüş mümkünken…

Kendimize şu soruyu soralım:

Ne oluyor bize?

Neyi kaybediyoruz?

Nereye gidiyoruz?

Ve belki bütün soruların üzerinde duran o büyük soru:

Kalbimiz hâlâ hakikatin sesini duyuyor mu?

Çünkü insanın en büyük felaketi, dışarıdan gelen alarmın susması değildir.

Asıl felaket, kalbin içindeki alarmın susmasıdır.

Saygılarımla