Azerbaycan’da başörtüsü üzerinden yaşanan tartışmaları üzüntüyle takip ediyorum. Okul kapısında başörtüsü nedeniyle geri çevrilen öğrencilerin, mesleğini sürdürmekle inancı arasında tercihe zorlanan öğretmenlerin görüntüleri, Türkiye’nin hafızasında kapanmamış yaraları hatırlatıyor.

Biz bu manzaraları tanıyoruz. Daha önce yaşadık. Üstelik bedelini de ağır ödedik.

Azerbaycan’ın laik devlet yapısını koruma hassasiyetini anlıyorum. İran’ın bölgesel nüfuz arayışları karşısında kendi siyasi, kültürel ve millî kimliğini muhafaza etme iradesini de son derece kıymetli buluyorum. Fakat burada ciddi bir ayrım yapmak gerekiyor. Bir ülkenin dış müdahalelere karşı bağımsızlığını koruması başka, kendi vatandaşının dinî tercihlerini tehdit olarak görmesi başkadır.

İran’ın siyasi ve dinî nüfuzunu sınırlamak isteyen Azerbaycan’ın, bunu kendi insanının inanç özgürlüğünü daraltarak başarmaya çalışması doğru olmaz. Çünkü bağımsızlık, dışarıdan gelen dayatmalara karşı çıkarken içeride yeni dayatmalar üretmek değildir.

Laiklik konusunda kanaatim açık. Laiklik, devletin bir dinin emrine girmemesi ve vatandaşlarına din dayatmamasıdır. Devletin, insanların inancına ve kıyafetine mümkün olduğunca karışmamasıdır. Başörtüsünü zorunlu tutmak ne kadar yanlışsa, onu çıkarmayı zorunlu tutmak da aynı özgürlük sorununu doğurur.

Nitekim Azerbaycan Anayasası’nın 18. maddesi din ile devleti birbirinden ayırırken, 48. maddesi vicdan özgürlüğünü güvence altına alır. Laik eğitim ile bireyin dinî özgürlüğü birbirinin düşmanı olmak zorunda değildir.

Son düzenlemelerin metninde başörtüsü açıkça yasaklanmasa da bazı okullardaki uygulamaların öğrencileri eğitimden, öğretmenleri görevlerinden uzaklaştıracak sonuçlar doğurduğu görülüyor. Bir yönetmeliğin adından çok, insan hayatında neye dönüştüğüne bakmak gerekir.

Türkiye’nin 28 Şubat tecrübesi bu bakımdan ibret vericidir. Üniversite kapılarında bekletilen genç kızlar, eğitiminden vazgeçmek zorunda kalan öğrenciler, mesleğiyle inancı arasında sıkıştırılan kadınlar… O yıllarda bunların bir kısmı laikliği koruma gerekçesiyle savunuldu. Oysa bir kadının başını açmaya zorlanması, başka bir kadının başını örtmeye zorlanmasından daha özgürlükçü değildi.

Türkiye bu yanlışın üstesinden uzun ve sancılı bir süreçte geldi. Bugün aynı acıların kardeş Azerbaycan’da yaşanmasını istemememiz, onun iç işlerine müdahale etme arzusundan kaynaklanmıyor. Yaşadığımız tecrübenin bize yüklediği vicdani sorumluluktan kaynaklanıyor.

Azerbaycan’ın tarihini de doğru okumalıyız.

28 Mayıs 1918’de kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, Müslüman çoğunluklu bir toplumda modern cumhuriyet fikrinin öncü örneklerinden biriydi. Kadınlara siyasi haklar tanıyan, parlamenter yönetimi benimseyen bu kısa ömürlü cumhuriyet, modernleşme ile toplumun dinî ve kültürel mirasının mutlaka çatışması gerekmediğini gösteriyordu.

Aynı yıl Azerbaycan’ın bağımsızlığı ağır tehdit altındayken Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu, Azerbaycan kuvvetleriyle birlikte mücadele etti. 15 Eylül 1918’de Bakü’nün kurtuluşuyla iki kardeş halkın ortak tarihinde unutulmayacak bir sayfa açıldı.

Ardından Sovyet dönemi geldi. Azerbaycan, uzun yıllar bağımsız devlet olma hakkından mahrum kaldı. Dinî hayat da Sovyet yönetiminin baskıcı politikalarından etkilendi. Bu tarihsel tecrübe, Azerbaycan’ın bugün kendi devletini, kültürünü ve bağımsızlığını koruma konusunda neden hassas olduğunu anlamamıza yardımcı olur.

1991’de yeniden bağımsızlığına kavuşan Azerbaycan’ı tanıyan ilk devlet Türkiye oldu. 2020’de Karabağ mücadelesinde Türkiye, Azerbaycan’ın yanında durdu. 2021’de Şuşa Beyannamesi ile kardeşlik müttefiklik düzeyine taşındı.

Bu ilişkinin arkasında geçici siyasi hesaplardan çok daha derin bir tarih bulunuyor.

Azerbaycan’ın İran konusundaki hassasiyetini değerlendirirken de bu tarihi göz ardı edemeyiz. Güney Kafkasya, yüzyıllardır büyük güçlerin rekabet alanı. Azerbaycan’ın egemenliğini koruma iradesi tartışmasız meşrudur. İran’ın siyasi nüfuz arayışlarına karşı tedbir almak da bağımsız bir devletin hakkıdır.

Fakat İran yönetiminin bölgesel politikalarıyla Azerbaycan’da başörtüsü takan bir kadının dinî hayatı aynı şey değildir. Her dindar vatandaşı dış etkinin taşıyıcısı gibi görmek, bir toplumun kendi inanç geleneğine haksızlık olur.

Azerbaycan Türklerinin Müslüman kimliği İran devletinin eseri değildir. Bu kimliğin kendine özgü, yüzyıllar içinde şekillenmiş bir tarihi vardır. Aynı şekilde Azerbaycan’ın laik devlet geleneği de bütünüyle dışarıdan ithal edilmiş bir tercih olarak görülemez. Ülkenin modernleşme tecrübesinin önemli bir parçasıdır.

Bu iki mirası birbirine düşman etmenin kimseye faydası yok.

Bir de meselenin sosyal medya cephesi var.

Son günlerde Türkiye ve Azerbaycan’daki bazı hesapların birbirlerine yönelttiği ağır hakaretleri görüyoruz. Eleştiri hızla aşağılamaya, fikir ayrılığı millî kimlikler üzerinden hesaplaşmaya dönüşüyor. Bazı paylaşımların iki toplumun arasını açmak amacıyla planlı biçimde dolaşıma sokulduğu kuşkusu yabana atılacak gibi değil. Bunun örgütlü bir faaliyet olduğunu dahi söyleyebiliriz.

Bildiğimiz bir şey var: Türkiye ile Azerbaycan’ın birbirine düşmesinden memnuniyet duyacak çevreler bulunabilir. Bizim buna gönüllü malzeme taşımamamız gerekir.

Bir Azerbaycanlı, Türkiye’deki bir siyasetçiyi eleştirebilir. Bir Türkiyeli, Azerbaycan’daki bir uygulamaya itiraz edebilir. Devletlerin kararları, yöneticilerin sözleri ve kamu politikaları tartışılabilir. Bunların hiçbiri kardeş bir halkı toptan aşağılamayı haklı çıkarmaz.

Üstelik kardeşliğin değeri, her konuda aynı düşünmekten gelmez. Gerçek kardeşlik, gerektiğinde yanlış bulduğumuz bir uygulamaya saygıyı kaybetmeden itiraz edebilmektir.

Türkiye’nin Azerbaycan’a söyleyeceği söz, üstten bakan bir müdahale diliyle değil, ortak tarihimizin ve tecrübemizin verdiği samimiyetle söylenmelidir. Azerbaycan’ın da Türkiye’den gelen her eleştiriyi egemenliğine yönelmiş bir tehdit olarak görmemesi gerekir.

Başörtülü bir öğrencinin eğitim hakkını savunmak İran’ın siyasi gündemine hizmet etmek değildir. Azerbaycan’ın bağımsızlığını savunmak da başörtüsü yasağını onaylamayı gerektirmez. İkisini aynı anda savunabiliriz.

Haydar Aliyev’in “Bir millet, iki devlet” sözü yıllardır dillerimizde. Bu sözün anlamı, devletlerin birbirinin aynısı olması veya aralarında hiçbir görüş ayrılığının yaşanmaması değildir. Ortak hafızanın, karşılıklı saygının ve zor zamanlarda birbirini yalnız bırakmamanın ifadesidir.

1918’de Bakü’de, Karabağ’ın zor günlerinde ve Şuşa’da birlikte yazılan tarih, sosyal medyadaki birkaç günlük öfkenin insafına bırakılamayacak kadar değerlidir.

Azerbaycan’ın bağımsız, güçlü, laik ve özgür bir devlet olarak yaşamasını istiyorum. O ülkede başörtülü bir kız çocuğunun okuluna huzurla gidebilmesini de aynı samimiyetle istiyorum.

Türkiye’nin yaşadığı acıların kardeş topraklarda tekrarlanmasını istememek, Azerbaycan’a karşı olmak değildir.

Biz Azerbaycan’ı yalnızca haklı bulduğumuz günlerde sevmedik. Bugün de bir uygulamasına itiraz ederken sevgimizden, saygımızdan ve kardeşliğimizden hiçbir şey eksilmiyor.