Türkiye’de bugün bir oto sanayi sitesine, fırına, inşaat şantiyesine veya küçük bir imalathaneye uğradığınızda Türk cumhuriyetlerinden, Suriye’den, Afganistan’dan ve başka ülkelerden gelen çalışanlarla karşılaşmanız şaşırtıcı değil. Kimi kaporta düzeltiyor, kimi ekmek pişiriyor, kimi kaynak yapıyor. Aralarında yıllardır aynı işte çalışan, meslek öğrenen ve ustalaşan insanlar var.

Bu çalışanların bir kısmının Türkiye’de yasal kalış hakkı bulunmuyor. Kolluk kuvvetlerimiz tarafından tespit edildiklerinde haklarında yasal işlemler başlatılıyor. Bazıları geri gönderme merkezlerine sevk ediliyor ve hukuki değerlendirmelerin ardından sınır dışı ediliyor.

Devletin kanunları uygulamasına itirazım yok. Kamu düzeni korunmalı, düzensiz göçle mücadele edilmeli. Ancak bu uygulamaların ekonomik sonuçlarını da düşünmek zorundayız.

Bir fırın düşünün. Yıllardır çalışan yabancı ustanın yasal kalış hakkı bulunmadığı tespit ediliyor. Hakkında sınır dışı işlemleri başlatılıyor.

Ertesi sabah o fırında ekmeği kim pişirecek? Esnaf aynı deneyime sahip bir çalışanı hemen bulabilecek mi?

Oto sanayideki kaportacının, mobilya atölyesindeki ustanın veya inşaattaki kalıpçının durumunu da düşünelim. Yetişmiş bir çalışanın ayrılması, küçük bir işletmenin bütün iş düzenini etkileyebilir.

Üstelik bugün yaşadığımız ara eleman sıkıntısı tesadüfen ortaya çıkmadı. Yıllarca uyguladığımız yanlış eğitim politikalarının da bunda önemli payı var.

1997 yılında hayata geçirilen sekiz yıllık kesintisiz eğitim modeli, mesleki eğitimimize vurulmuş en ağır darbelerden biriydi. Meslek liselerinin orta kısımları kapatıldı. Ardından üniversiteye girişte uygulanan katsayı düzenlemeleriyle bu okullar gençler açısından daha az cazip hâle getirildi.

Mesleki ve teknik liselerin ortaöğretimdeki öğrenci payı 1997–1998 döneminde yüzde 45,2 iken 2002–2003 döneminde yüzde 32,6’ya geriledi.

Bu tercihlerle mesleki eğitimin belini kırdık.

Oysa Türkiye’nin yalnızca mühendis, doktor ve akademisyene ihtiyacı yoktu. Kaynakçıya, tornacıya, elektrikçiye, kaportacıya ve fırın ustasına da ihtiyacı vardı.

Üniversite diplomasını başarının neredeyse tek ölçüsü hâline getirirken ustalığın değerini yeterince koruyamadık. Sekiz yıllık kesintisiz eğitim modelinin mesleki eğitimde bıraktığı hasarın etkilerinden hâlâ kurtulabilmiş değiliz.

Artık bu yanlış anlayışın izlerini tamamen silmeliyiz. Meslek liselerini güçlü biçimde teşvik etmeliyiz. Gençlerimize burs, iş güvencesi ve iyi kazanç imkânları sunmalıyız. Okullarla sanayi arasında kalıcı iş birlikleri kurmalıyız.

İŞKUR araştırmalarında kaynakçı ve sıvacı gibi mesleklerin eleman temininde güçlük çekilen işler arasında bulunması, yetişmiş işgücü sorununun ciddiyetini gösteriyor.

Kendi eğitim sistemimizde yeterince yetiştiremediğimiz bazı mesleklerin çalışanlarını bugün başka ülkelerden karşılıyoruz. Ardından bu insanların bir kısmını yasal kalış hakkı bulunmadığı için kaybediyoruz.

Burada üzerinde düşünmemiz gereken ciddi bir çelişki var.

Suriye iç savaşından sonraki göç tecrübemiz de bize ders olmalı. Türkiye büyük bir insani ve ekonomik sorumluluk üstlenirken Avrupa ülkeleri ihtiyaç duydukları nitelikli insan gücünü çekmeyi sürdürdü. Bugün yetişmiş emeğin değerini göz ardı ederek benzer bir stratejik yanılgıya düşmemeliyiz.

Bir ülkenin insan kaynağı yalnızca üniversite mezunlarından oluşmaz. İyi bir kaynakçı, deneyimli bir tornacı veya işinin inceliklerini bilen bir fırıncı da ülke ekonomisi için değerlidir.

Bu nedenle esnafımızı ve üretim kapasitemizi koruyacak yeni formüller geliştirmeliyiz.

Öncelikle hangi sektörlerde yetişmiş eleman açığı bulunduğu belirlenmeli. Esnaf ve sanatkâr odaları, sanayi kuruluşları, İŞKUR ve ilgili bakanlıklar ortak çalışmalı.

Türkiye’de uzun süredir çalışan, meslek edinmiş ve hukuki koşulları karşılayan yabancıların kayıtlı istihdama geçişi kolaylaştırılmalı. Yasal kalış hakkı bulunmayanlar için de bireysel durumları, mesleki yeterlilikleri ve işgücü ihtiyacını dikkate alan, hukuka uygun çözüm yolları araştırılmalı.

Bu yaklaşım kayıt dışı ve ucuz işgücünü teşvik etmemeli. Türk işçisinin hakları korunmalı. Yabancı çalışanlar da aynı ücret, sigorta ve iş güvenliği kurallarına tabi olmalı.

Elbette kalıcı çözüm, kendi gençlerimizden nitelikli ustalar yetiştirmektir. Meslek liseleri yeniden cazibe merkezi hâline getirilmeli. Ustalık, gençlerin geleceğini güvenle kurabileceği saygın bir meslek olarak görülmeli.

Ancak bunu gerçekleştirene kadar mevcut yetişmiş insan gücünü de gereksiz yere kaybetmemeliyiz.

Bugün sınır dışı edilen insanların ardından yalnızca kaç kişinin gönderildiğini gösteren istatistiklere bakmak bana yeterli gelmiyor.

O insanın geride bıraktığı işi, çalıştığı işletmeyi ve yerine bir başkasının yetişmesinin ne kadar süreceğini de düşünmek gerekiyor.

Sabah ekmeğini yetiştirmeye çalışan fırıncıyı, teslim edeceği arabanın başında bekleyen kaportacıyı, işini zamanında bitirmeye çalışan küçük müteahhidi unutmamalıyız.

Kanunları uygulayalım. Kamu güvenliğinden taviz vermeyelim. Fakat göç politikamızla çalışma hayatının ihtiyaçlarını da birbirinden koparmayalım.

Yıllarca mesleki eğitimi ihmal etmenin bedelini ödedik. Şimdi yetişmiş emeği değerlendirememenin bedelini ödemeyelim.

Çünkü bir ustanın yetişmesi yıllar alıyor. Onu kaybetmek ise bazen tek bir idari sürece bakıyor.