Bazen insanın başına gelebilecek en büyük talihsizlik, sahip olduğu bir şeyi kaybetmek değildir. Daha sinsi bir kayıp vardır: Sahip olduğu şeyin ne olduğunu hiç öğrenememek.

Bir kartal düşünün…Yumurtadayken yuvasından alınmış ve bir kümese bırakılmış. Yumurtadan çıktığında onu gören tavuklar şaşırmış; ama şaşkınlıkları kısa sürmüş. Onu kendi dünyalarının içine almış, bildikleri hayatı ona da öğretmişler.

Yerden böcek toplamayı, arpa ve buğday yemeyi, yaklaşan tehlikelerden kaçmayı…

Kartal da bunları öğrenmiş.

Çünkü çocukken bize öğretilenler, çoğu zaman sorguladığımız ilk şeyler değil, hayatın kendisi sandığımız şeylerdir. O da çevresindeki herkes gibi yaşamış. Yürümüş, yemiş, saklanmış, büyümüş. Ta ki bir gün gökyüzünde süzülen bir kartalı görene kadar…

Uzaktan uzun uzun izlemiş.

“Anne, bu ne?”

“Kartal.”

“Ne güzel uçuyor…”

Annesi başını kaldırıp gökyüzüne bakmış:

“Evet, kartal. Kuşların padişahı derler ona. Ama sen sakın özenme. Sen bir tavuksun.”

Cümle bu kadar basit. Ama bazı cümleler söylendiği anda değil, insanın içinde yıllarca yankılandığında ağırlaşır.Hepimizin hayatında böyle cümleler vardır. Bazen bir öğretmenin ağzından çıkar, bazen bir yakının.

“Senin elinden gelmez.”

“Sen bu işin insanı değilsin.”

“Bizim ailede kimse böyle bir şey yapmadı.”

“Daha gerçekçi ol.”

“Büyüyünce anlarsın.”

Kimi zaman bunlar kötü niyetle söylenmez. Söyleyen kişi belki kendi tecrübelerinden hareket ediyordur. Kendi korkusunu, kendi sınırını, kendi başarısızlığını bize hayatın değişmez kuralı olarak aktarıyordur. Asıl mesele de burada başlar. Bir başkasının sınırı, bizim sınırımız olmak zorunda değildir.

Fakat bunu anlamak kolay değildir. Çünkü insan, özellikle çocuklukta kendisine anlatılan dünyayı sorgulamadan kabul eder.

Bize “deniz tehlikelidir” denildiyse kıyıda kalabiliriz.

“Yükseklik korkunçtur” denildiyse dağa hiç çıkmayabiliriz.

“Sen yapamazsın” denildiyse belki de yapabileceğimiz bir şeyi ömrümüz boyunca denemeyebiliriz.

Böylece bazı hayatlar başarısızlık yüzünden değil, hiç sınanmadığı için eksik kalır. Farkındalık biraz da burada devreye girer. İnsan belli bir yaşa geldiğinde, hayatını ilk kez kendisine ait bir gözle incelemeye başlamalıdır. Çünkü büyümek yalnızca yaş almak değildir.

Büyümek;

“Bana ne öğretildi?” kadar, “Ben neyi seçiyorum?” diyebilmektir.

Çocukken bize verilen harita, yetişkin olduğumuzda hâlâ yolumuzu gösterebilir. Ama her harita bütün yolları göstermez. Belki de yıllardır yürüdüğümüz yolun bize ait olmadığını fark ettiğimiz an, hayatımızın en önemli dönemeçlerinden biridir.

Bir mesleği sırf ailemiz istedi diye seçmiş olabiliriz.

Bir hayatı sırf çevremiz onaylıyor diye sürdürüyor olabiliriz.

Bir ilişkiyi sırf yalnız kalmaktan korktuğumuz için devam ettiriyor olabiliriz.

Bir hayali, “Artık çok geç” diyerek yıllardır rafa kaldırmış olabiliriz.

İnsan bazen yanlış bir hayat yaşadığını, hayatının kötü gitmesinden değil, içinde bir şeylerin sürekli eksik kalmasından anlar.

O eksiklik her zaman ne istediğimizi söylemez. Bazen yalnızca şunu fısıldar:

“Bu sen değilsin.”

İşte insanın kendisine dürüst olması burada önem kazanır. Her sabah aynı yere gidip akşam aynı yere dönmek mümkündür. Bir hayatı yıllarca düzen içinde sürdürebiliriz. Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünebilir. Ama insanın kendi içinden haberi yoksa, kusursuz görünen bir hayat bile ona yabancı gelebilir.

Farkındalık, bütün düzenimizi bir gecede değiştirmek değildir.Bazen yalnızca kendimize ilk defa dürüst bir soru sormaktır:

“Ben bunu gerçekten istiyor muyum?”

Bu sorunun cevabı kolay olmayabilir. Ama insanın kendisine sorduğu bazı soruların amacı hemen cevap bulmak değil, uyuyan bir tarafını uyandırmaktır. Hayatın bize sunduğu en büyük fırsatlardan biri, zaman zaman alışkanlıklarımızın dışına çıkabilmektir.

Yeni bir şey öğrenmek…

Hiç tanımadığımız insanlarla konuşmak…

Yıllardır ertelediğimiz bir işe başlamak…

Bir konuda “Ben bunu yapamam.” demeden önce gerçekten denemek…

Bazen insanın kendisiyle ilgili en şaşırtıcı keşifleri, konfor alanının hemen dışında yaptığı küçük bir denemeyle başlar.Çünkü yeteneklerin bir kısmı, kullanılmadığı için görünmez.Cesaretin bir kısmı, ihtiyaç duyulmadığı için sessizdir.

İçimizdeki bazı imkânları ancak hayat bizi harekete geçirdiğinde tanırız.

Belki de kendimizi tamamen tanıdığımızı düşünmek yerine, kendimizi hâlâ keşfedilecek bir yolculuk olarak görmek daha doğrudur.