Sydney–Türkiye–Sydney uçuşlarımız, kaçırdığımız filmleri izlemek için harika bir fırsat oluyor. Genellikle her yönde üç-dört film izliyor, bir de taşınması kolay, kalın olmayan bir kitabı bitiriyorum.
Bu yüzden, “Bu kadar uzun yola nasıl katlanıyorsun?” sorusuyla karşılaştığımda biraz şaşırıyorum. Çünkü Karya da ben de uzun mu uzun yolculuklarımızı bir şekilde eğlenceye dönüştürmeyi başarıyoruz.
Sydney’de, evimize yalnızca beş dakikalık yürüme mesafesinde, şehrin ikonik Hayden Orpheum sineması var. Fırsat buldukça oraya gitmek de ayrı bir zevkimiz. Film başlamadan önce sunulan canlı piyano resitalini, ben şarabım, Karya da patlamış mısırı ve kolası eşliğinde keyifle içimize sindiriyoruz.
Sydney’e döndüğümüzden beri üç film izledik.
*Odyssey*: Öğretilerine bayıldım. İnsan doğası, cesaret, sabır ve yolculuk boyunca öğrenilenler üzerine düşündüren bu hikâyenin, yüzyıllar geçmesine rağmen hâlâ bize söyleyecek çok şeyi var. Bazı hikâyeler yalnızca geçmişi anlatmıyor; bugünü anlamamıza, kendimizi ve insan ilişkilerini yeniden değerlendirmemize de yardımcı oluyor. Öğrendiklerimi daha da pekiştirmek için kitabını da aldım. Noel tatilinde okunacaklar listeme ekledim.
*Sense and Sensibility*: Jane Austen’ın bu romanının pek çok uyarlamasını daha önce izlemiş olmama rağmen, bu yeni uyarlamayı da çok sevdim. Akıl ile duygular, kalbin istekleri ile toplumun beklentileri arasındaki o ince çizgi… İnsan doğası ve ilişkiler söz konusu olduğunda, aradan yüzyıllar geçse de pek az şeyin değiştiğini görmek ilginç. Belki de bazı klasikler, tam da bu yüzden, her dönemde kendimizden bir şeyler bulmamızı sağlıyor.
Ama beni en çok etkileyen, bu hafta izlediğim İtalyan filmi *Holy Cannoli* oldu. Hayatımızın ne kadar büyük bir bölümünün _hypocrisy_, yani ikiyüzlülükle dolu olduğunu öyle güzel anlatmışlar ki…
*Holy Cannoli*: İnanç mı, inancın gösterisi mi?
Palermo’da yaşayan Arturo, başarılı bir emlakçı. Aşkta ve dinde çok da gözü olmayan Arturo’nun asıl tutkusu, Sicilya’nın geleneksel tatlıları; özellikle de içi kremayla doldurulmuş _sciù_ adı verilen hamur işleri.
Bir gün, kendi pastanesini açmaya hazırlanan, Katolik inancına sıkı sıkıya bağlı Flora’ya aşık oluyor. Flora’nın gönlünü kazanabilmek için Katolikliğe yönelmiş gibi davranmaya başlıyor. Ancak bu kez kendisini, İncil’in öğretilerini gerçekten uygulamaya çalıştığı, giderek absürtleşen bir maceranın içinde buluyor. Öyle ki, bu yolculuk onu Papa’dan öğüt alacağı bir noktaya kadar götürüyor.
Film; gösterişe dönüşen dindarlığı, ahlaki katılığı ve Sicilyalıların tatlılarına duydukları o büyük gururu mizah yoluyla ele alıyor.
Beni güldürürken bir o kadar da düşündüren bu film, insanın kendisine sormaktan kaçındığı soruları önüne koyuyor.
Hayatımızda, anlamını gerçekten kavramadan kendimizi adadığımızı sandığımız ne çok şey var! Kalıplara, yani _stereotype’lara_ öylesine takılıyoruz ki, savunduğumuz değerlerin özünü sorgulamayı unutuyoruz. Söylediklerimizle yaptıklarımızın ne kadar örtüştüğüne bakmadan, inandığımızı iddia ettiğimiz şeylerin arkasına sığınıyoruz.
Özellikle din konusunda…
Arturo, bir agnostikten Hristiyanlığa uzanan yolculuğunda, İncil’in söylediklerini gerçekten yaşamaya çalışıyor. Bunun için işinden, futbol tutkusundan ve hatta uğruna bütün bunları göze aldığı, derin bir aşkla bağlandığı Flora’dan bile vazgeçmek zorunda kalıyor.
Fakat asıl çelişki burada başlıyor.
Onun inancını samimiyetle yaşamaya çalışması, çevresindekileri etkilemek bir yana, onları şaşkınlığa düşürüyor. Hatta kendisini dışlıyorlar. Arturo ise safça, ama bir o kadar da haklı bir şaşkınlıkla soruyor:
“*Ama İncil böyle söylüyor!*”
İşte Arturo’ya en çok bu noktada katıldım.
Çünkü onun yaşadıkları yalnızca Sicilya’ya, Katolikliğe ya da Hristiyanlığa özgü değil. Her toplumda, her kültürde, her inanç sisteminde benzer çelişkilerle karşılaşmak mümkün.
Dünyanın tek Yahudi devleti olan İsrail’de de… Gördüğüm, bildiğim Müslüman ülkelerde de… Katolik dünyasında da…
Filipinler’in sokakları dile gelse, eminim anlatacak çok şey bulur.
Mesele hangi dine mensup olduğumuz değil; o dinin öğretilerini ne ölçüde anladığımız, içselleştirdiğimiz ve hayatımıza yansıtabildiğimiz.
İnançtan söz etmek kolay. İnancın gereğini yerine getirmek ise bambaşka bir mesele. Üstelik bazen, o gereklilikleri gerçekten yerine getirmeye çalışan kişi, en çok inandığını söyleyenler tarafından dışlanabiliyor.
Çünkü belki de asıl rahatsız edici olan, bir insanın söyledikleri değil, yaptıklarıyla başkalarına ayna tutmasıdır.
_Hypocrisy_, yani ikiyüzlülük, yeni bir olgu değil. Yüzyıllardır, hatta binyıllardır insanlığın hayatında. Zaman değişiyor, toplumlar değişiyor, inançların ifade biçimleri değişiyor; ama insanın kendiyle yüzleşmekten kaçışı pek değişmiyor.
*Holy Cannoli* bana bir kez daha şunu düşündürdü: Belki de asıl mesele neye inandığımız değil, inandığımızı söylediğimiz şeylerin ne kadarını gerçekten yaşayabildiğimiz.
Ve belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şu:
*İnançlarımızı mı yaşıyoruz, yoksa yalnızca inançlı görünmenin rahatlığına mı sığınıyoruz?*
Nur İnan
29 Ekim 2026
Sydney