Karmaşayı çoğu zaman kendimiz yaratıyoruz. Biraz durup düşünsek, çözümün başkalarında değil, kendi içimizde olduğunu fark edeceğiz. Aksi hâlde hem kendi zamanımızı tüketiyor hem de etrafımızdakilerin sabrını boş yere zorluyoruz

Geçen “Sınırlar” yazımı okuyan ODTÜ’den hocam, hep hocam; “Yarın bir ümit… Güneş ışıklarıyla aydınlanmış bir yazı yazarsın umudundayım.” demişti.

Ben de elimden geldiğince pozitif yanımı öne çıkarıp, güzel insanların yaşadığı, gönülden bağlı olduğum memleketimde iyilikleri görmeye çalışıyorum. Ama nafile… Malzeme gelip beni buluyor.

Bunca karmaşanın ortasında neden bu kadar iyi komedyen çıkardığımıza hiç şaşırmıyorum.

İngiltere’de yaşayan çok sevdiğim bir arkadaşım, doğum günüm için zarif bir düşünceyle Boyner’den hediye çeki göndermiş. Midtown’da Boyner varmış; kalkıp Ortakent’e gittim. Kimse bana hayat pahalılığından söz etmesin. Sadece alışveriş merkezi değil, mağazanın içi bile tıklım tıklımdı. Karya ve kendim için birer parça seçip kasaya gittim. İnsanlar, sanki bedava dağıtılıyormuş gibi uzun kuyruklar oluşturmuştu.

Sıra bana geldiğinde hediye e-postamı gösterdim. Tutarı, tarihi, her şeyi yazıyordu. Yine de başka bir yetkili çağırdılar. O da çözemedi; daha doğrusu sistemi kullanamadı. Alışverişimi bırakıp çıktım.

Evde ise bir haftadır sökülen su arıtma sistemimin yenisinin takılmasını bekliyorum. “İnce Su” Perşembe demişti. Geçti. Dün aradım, “Bugün takılacak.” dediler. Bütün gün evde bekledim. Meğer Milas’ta acil işleri çıkmış, beni programdan çıkarmışlar.

Bugün sabah ilk iş bana geleceklerdi. Öğlen oldu, gelen giden yok. Aradım. Türk hattımdan arayıp adres istemişler; bana ulaşamayınca başka işleri programa almışlar. Ofisi arayıp, “Adresim sizde yok mu? Neden elemanlarınıza vermiyorsunuz?” diye sordum.

Geçen hafta cihazı söküp götüren usta, neredeyse benimle yaşıt; bana “abla” diye hitap ediyor. Kos vapurundan inerken yaşlı başlı bir görevli de bana “teyze” demişti. “Sizin teyzeniz olabilecek yaşta mı görünüyorum?” diye sormuştum.

İnce Su’nun elemanına iş kâğıdında adımın ve adresimin olup olmadığını sordum. “Onları almadan çıkmışız, abla.” dedi. Yolda üç kez kaybolmuşlar; telefonda yolu tarif ettim. Bir saatten fazla zaman kaybettiler. Bir hafta önce bütün cihazları söküp götürmüşlerdi. Bir haftadır evde içme suyum yok.

Bütün bunların sadece benim başıma geldiğini düşünmüyorum. Belli ki bunlar alışılmış sorunlar. Ama ben bir türlü alışamıyorum.

Neden bu kadar zeki insan çözüm odaklı düşünmüyor? Neden herkesin zamanı bu kadar değersiz görülüyor? Çünkü zaman, geri getiremeyeceğimiz tek sermayemiz.

Aslında sorun tek tek insanlar değil; süreçlere, planlamaya ve sistem kurmaya yeterince değer vermememiz. Her şey kişisel çabayla, bireysel sezgiyle ve anlık kararlarla yürümeye çalışıyor. Böyle olunca en basit işler bile içinden çıkılmaz bir karmaşaya dönüşüyor.

Belki de değişim, başkalarını suçlamakla değil, önce kendi yaptıklarımızı sorgulamakla başlıyor. Bir işi doğru planlamak, bilgiyi paylaşmak, verilen sözü tutmak ve karşımızdakinin zamanına saygı göstermek… Bunlar küçük ayrıntılar gibi görünse de aslında medeniyetin temel taşları.

Çünkü karmaşa kader değildir.

Çoğu zaman, düşünmeden hareket etmenin; sistem kurmak yerine günü kurtarmayı seçmenin doğal sonucudur.