Bir Anadolu hikâyesi vardır…
Dilimin döndüğünce anlatayım:

Bilge bir adama demişler ki; savaş çıktı, tek oğlunu askere almaya gelecekler.
Adam sakinlikle cevap vermiş:
“Vardır bunda da bir hayır.”

Oğlu tam o günlerde attan düşmüş, ayağını fena sakatlamış.
“Gördün mü,” demişler, “oğlun askerlikten kurtuldu.”
Bilge yine aynı şekilde cevap vermiş:
“Vardır bunda da bir hayır.”

Savaş bitmiş. Köye dönenlerin çoğu ya yaralıymış ya da hiç dönememiş.
Oğlunun sakatlığına üzülenler bu kez susmuş.
Bilge, yine aynı cümleyi söylemiş:
“Vardır bunda da bir hayır.”

Hikâye böyle devam eder…

Ben de hayatın bu tarafına inanıyorum:
Her zorluğun, her kaybın, her kırılmanın ardından—henüz göremesek bile—bir anlam, bir yön, bir ihtimal doğar.

Bu düşünceyle, bu yıl okuduğum Horse’dan bahsetmek istiyorum.
Geraldine Brooks, Pulitzer ödüllü bir yazar ve eserlerinin neredeyse tamamı tarihsel gerçeklik üzerine kurulu.

Kendisini ilk kez, Orta Doğu’daki gözlemlerini anlattığı Nine Parts of Desire ile tanımıştım. İslam coğrafyasında kadının yerini inceliyordu. Kitabı bitirdiğimde içimden “iyi ki Türk kadınını yazmamış” diye geçirmiştim.

Yıllar sonra, Sydney’de bir imza gününde bunu kendisine sorduğumda verdiği cevap hâlâ aklımda:
“Türk kadınları Atatürk’e çok şey borçlu. Bu kitapta sizinle ilgili yazabileceğim bir şey yoktu.”

O an, bir “Atatürk kızı” olarak hissettiğim gururu tarif etmek zor.

En son ise, eşinin, Pulitzer ödüllü tarihçi ve yazar Tony Horwitz’in zamansız kaybının ardından yazdığı Memorial Days ve hemen sonrasında Horse…

Horse, 19. yüzyılda yaşamış efsanevi yarış atı Lexington’ın gerçek hikâyesini anlatıyor.

At yarışlarına hiçbir zaman ilgim olmadı.
Melbourne Cup günü Avustralya’da hayat durur; insanlar bahis oynar, publara koşar… ama bu heyecan bana hiç geçmedi.

Ta ki Lexington’ın hikâyesine kadar.

1850’de Kentucky’de doğan Lexington…
Ve onunla birlikte büyüyen, ona hayatını adayan, ama hiçbir zaman gerçek bir kimliğe sahip olamayan Jarret.

Lexington el değiştirdikçe, Jarret da onunla birlikte satılır.
İsmi bile kendine ait değildir—sahibine göre değişir.
O dönem için gerçek olan: Black lives “matter” etmiyordu. Şimdi de bunun tamamen değiştiğini söylemek zor…

Ve hikâye sadece geçmişte kalmaz.

2019’da, Lexington’ın kemiklerini inceleyen Avustralyalı bilim insanı Jess’in partneri Theo—Yale mezunu, Georgetown’da doktora yapan genç bir siyah adam—parkta koşarken Amerikan polisi tarafından vurularak öldürülür.

Zaman değişir.
Ama bazı gerçekler, direnir, aynı kalır…

Lexington’ın hikâyesi ise başka bir yönde ilerler.

Kısa ama efsanevi yarış kariyerinin ardından görme sorunları başlar.
Sonunda tamamen kör olur.

Bir “kusur” gibi görülen bu durum, onun yarış hayatını bitirir.
Ve damızlık olarak satılır.

Ama tam da bu noktada hikâye yön değiştirir.

Bugün hâlâ, en hızlı, en değerli yarış atlarının soyunda Lexington vardır.
Rekoru hâlâ kırılamamıştır.

Üstelik bu “kayıp”, onu daha büyük bir felaketten de korur:
O dönemde Avrupa’ya gönderilen birçok at, zorlu deniz yolculuğunda hayatını kaybeder.
Kıta ise savaşın eşiğindedir.

Eğer gitseydi…
Belki de bugün bildiğimiz Lexington hiç var olmayacaktı.

Ve insan düşünmeden edemiyor:

Bugün insanlar onun kemiklerini görmek için müzeye giderken—
eğer o “kusur” hiç yaşanmasaydı,
neyi ziyaret ediyor olacaklardı?

Ve belki de mesele tam olarak bu…

O gün bir eksiklik gibi görünen şey,
zamanla en doğru yönü çizdi.

Tıpkı bilgenin dediği gibi.

Hayat, anlık yargılarımıza sığmayacak kadar uzun bir hikâye yazıyor.

Bugün dönüp baktığımda şunu daha net görüyorum:
Bazen “en büyük kayıp” sandığımız şey, aslında bizi tam da olmamız gereken yere sabitleyen görünmez bir el.

Kontrol edemediklerimizi zorlamanın değil, onları olduğu gibi kabul edebilmenin…

Ve gerektiğinde sadece şunu diyebilmenin gücü:

“Vardır bunda da bir hayır.”

Belki de gerçek özgürlük tam burada başlıyor—
bırakabildiğimiz, akışa güvenebildiğimiz yerde.