Sokağımızdaki evler Halloween’e hazırlanıyor. İnsanları daha geçen hafta sonundan itibaren ürkünç kostümleri içinde partilere giderken görmeye başladık.
Aynı hazırlığın bir başka görüntüsüne, bu sabah haberlerinde Ukrayna’dan bakınca içim bir tuhaf oldu. Parçalanmış, yıkılmış bir Halloween kabağı…
Orada da çocuklar var. Onlar da Halloween’i yaşamak, hazırlanmak, kostümlerini giymek, kapı kapı dolaşıp “Trick or treat!” diyerek şeker toplamak istiyorlar. Ama kimileri için bunların hepsi artık ulaşılması imkânsız hayaller. Hayatlarıyla birlikte hayalleri de paramparça.
Ne uğruna? Eminim çoğu bunun nedenini anlayamıyordur. Ben de anlayamıyorum.
Son zamanlarda dünyada olup bitenleri anlamakta giderek daha fazla zorlanıyorum. Bir yanda Ukrayna’ya yönelik saldırılar sürüyor, diğer yanda savaşın nasıl sona ereceğine dair tartışmalar. Tam da bu sırada, Ukrayna’nın savunmasında önemli rol oynayan uydu bağlantılarıyla ilgili haberler geliyor.
Ukraynalı yetkililerin açıklamalarına göre, SpaceX Starlink’in askeri sürümü Starshield’a saatte yaklaşık 160 kilometrelik (100 mil) bir hız sınırı getirdi. Bu sınır, özellikle hızlı uçan insansız hava araçlarının bağlantılarında kesintilere yol açmış. SpaceX’ten henüz resmî bir açıklama gelmedi; Ukrayna ise sınırın kaldırılması için görüşmeler yürütüyor.
Bu gelişme, bir ülkenin savunmasının dış desteğe ve özel şirketlerin sağladığı teknolojilere ne ölçüde bağlı olabildiğini düşündürüyor. Kendini savunabilmek bu kadar çok başkalarının kararlarına bağlıysa, bir ülkenin kaderi kimin elinde?
Destek veren tarafların öncelikleri, koşulları ve yönü zamanla değişebiliyor. Bu desteğin karşılığında neler konuşuluyor, hangi hesaplar yapılıyor, bunları tam olarak bilemiyoruz.
Türkiye’ye gelmeden önce İngiltere’den düzenlenen uluslararası bir video konferansa katılmıştım. Konu, savaş bittiğinde Ukrayna’nın nasıl yeniden inşa edileceğiydi. Benzer toplantıların Gazze için de yapıldığını biliyorum.
Bu tablo bende bir çelişki duygusu yaratıyor. Ülkeler yıkılırken, hayatlar sönerken, çocukların gelecekleri ellerinden alınırken dünyanın bir bölümü şimdiden yeniden inşanın hesabını yapıyor. Elbette yıkılan yerler yeniden yapılmalı, insanlar evlerine dönebilmeli, hayat yeniden kurulmalı. Ama insan ister istemez soruyor: Bu yıkımı önlemek için neden aynı kararlılığı, aynı uluslararası iş birliğini, aynı enerjiyi göremiyoruz? Yeniden inşa için hazırlanan planlar kadar, çocukların hayatta kalması için de planlar yapılamaz mı?
Bazen kararların arkasında insani kaygılardan çok çıkar hesaplarının olduğu izlenimine kapılıyorum. Belki de yanılıyorum. Ama gördüklerim ve okuduklarım bende böyle bir iz bırakıyor. Ve bütün bu karmaşanın ortasında en ağır bedeli yine çocuklar ödüyor.
Kenya’dan gelen bir başka haber: Çocuklarını açlıktan ölmeye yönlendiren bir tarikat liderinin, 191 kişinin ölümünden suçlu bulunduğu açıklandı. İnsanların inançlarını ve umutlarını istismar ederek onları ölüme sürükleyen bir zihniyet…
Elbette her şeyi aynı kefeye koymak doğru değil. Ama başkalarının hayatları üzerinde söz sahibi olan ve kararlarının bedelini başkalarına ödeten her türlü anlayışı sorgulamadan da edemiyorum.
Üstelik artık savaşlar yalnızca cephede, silahlarla yürütülmüyor. Dijital sistemler, yapay zekâ ve algoritmalar da askeri kararların bir parçası haline geliyor.
Geçtiğimiz ay Venedik Film Festivali’nde ödül alan NAZA belgeseli, bu konuyu Gazze üzerinden ele alıyor ve insanın aklından kolay kolay çıkmıyor. Yönetmenler Yuval Abraham ve Rachel Szor, İsrail ordusundan 24 kişinin tanıklığına dayanarak yapay zekâ destekli sistemlerin kullanımını inceliyor.
Bu sorular tek bir savaşa ait değil. Bir insanın hayatı, bir algoritmanın hesapladığı kabul edilebilir kayıp sayısına indirgenebilir mi? Bir ekranın başında verilen kararın sonucunda bir ev, bir aile, bir çocuk yok olduğunda, o kararı verenler ne hissediyor?
Teknoloji ilerliyor. İnsanlık gerçekten ilerliyor mu?
Bütün bunları düşünürken aklıma Nazım Hikmet’in Kız Çocuğu şiiri geliyor. Özellikle son dizeleri:
_Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler._
Nazım bu şiiri, Hiroşima’nın üzerinden yıllar geçtikten sonra, 1956’da yazmış. Aradan yetmiş yıl geçti. Bilim ilerledi. Teknoloji akıl almaz bir hızla gelişti. İnsanlık uzaya çıktı, dijital çağdan yapay zekâ çağına geçti. Ama çocukların şeker yiyebilmek için yaptığı o çağrı hâlâ geçerliliğini koruyor.
Hiroşima’da çocuklar öldü. Sonra başka savaşlarda, başka ülkelerde, başka şehirlerde çocuklar öldü. Bugün Ukrayna’da, Gazze’de ve dünyanın başka yerlerinde çocuklar zarar görüyor, aç kalıyor, evlerinden ve geleceklerinden kopuyor.
Yıl 2026.
Takvimler değişiyor, teknoloji gelişiyor. Ama çocukların kaderi neden değişmiyor?
Halbuki Halloween dediğimiz şey, çocukların kapıları çalıp “Trick or treat!” diyerek şeker toplaması değil midir? Bir kostüm giyip korkunç görünmeye çalışırken aslında çocuk olmanın keyfini yaşamaları, korkuyu bir oyuna dönüştürmeleri…
Bir yerde çocuklar korkutucu kostümler giyip korkmayı oyun haline getiriyor. Başka bir yerdeyse gerçek bombalardan korunmaya, hayatta kalmaya çalışıyorlar. Birinin Halloween kabağı parçalanmış. Bir başkasının evi, ailesi, hayatı…
Bizim sokağımızda çocuklar Halloween için hazırlanırken dünyanın başka yerlerinde çocuklar bir sonraki günün sabahına sağ çıkıp çıkamayacaklarını bilmiyorlar.
Aradaki mesafe yalnızca kilometrelerle ölçülmüyor. Bir tarafta güvenlik ve bolluk, diğer tarafta yıkım ve çaresizlik var. Bir tarafta şeker toplamak için çalınan kapılar, diğer tarafta yardım için çalınan kapılar…
Ve Nazım’ın yetmiş yıl önce yazdığı o dizeler, bugün hâlâ bir çocuğun ağzından yükselen çığlık gibi:
_Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler._
Nur İnan
20 Ekim 2026
Sydney