Antalya’da, 4–13 yaş grubundaki çocukların katılımıyla “Little Miss and Little Mister United World” adlı bir güzellik yarışması düzenlenmesinin planlandığı haberleri üzerine Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı harekete geçti.

Bakanlık, 17 Ekim tarihli açıklamasında organizasyon hakkında suç duyurusunda bulunacağını ve gerekli incelemelerin başlatıldığını bildirdi.

Haberin içindeki bir rakamın üzerinde duralım.

Dört.

Henüz ayakkabısının bağcığını bağlamayı öğrenmeye çalıştığı bir yaş. Oyunun ortasında yorulup annesinin kucağına sığınabileceği bir yaş. Dünyayı sorularla tanıdığı, aynaya baktığında bir yarışmacı görmemesi gereken bir yaş.

Biz ise o çocuğu bir güzellik yarışmasının sahnesine çıkarmayı konuşuyoruz.

Yetişkinler bakacak. Yetişkinler değerlendirecek. Hangi çocuğun daha güzel olduğuna yetişkinler karar verecek.

Çocukluğu, yetişkinlerin güzellik ölçülerinin ağırlığı altında bırakmaya ne hakkımız var?

Bir çocuğa daha hayatın başında, değerinin başkalarının gözünde nasıl göründüğüne bağlı olduğunu düşündürmeye ne hakkımız var?

Çocuğun ihtiyacı, görünüşüne verilen bir puan değildir. Yanında kendisini güvende hissedeceği yetişkinlerdir.

Bu nedenle Bakanlığın girişimini önemli buluyorum. Ancak meselenin birkaç açıklamanın ardından gündemden düşmesini kabul etmiyorum. Kamuoyunun ilgisi azalınca kurumların sorumluluğu sona ermez.

Cumhuriyet savcılarını, suç şüphesi doğuran hususları titizlikle incelemeye çağırıyorum.

Organizasyonun koşulları, çocuklardan beklenenler, tanıtımlarda kullanılan görüntüler ve varsa ticari ilişkiler araştırılmalıdır. Çocuk haklarına aykırılıklar yönünden gerekli idari ve koruyucu önlemler alınmalıdır.

Bir faaliyetin adında “uluslararası” yazması, onu çocuklar için uygun hâle getirmez. Sahnenin ışığı, üzerinde yaşananları meşru kılmaz.

Üstelik alkışların arasında en kolay kaybolan şey, çocuğun sesidir.

“İstemiyorum” demiş midir? Rahatsızlığını söyleyebilmiş midir? Yetişkinleri hayal kırıklığına uğratmaktan çekinmiş midir?

Yalnızca sahnedeki gülümsemeye bakarak bunların cevabını bilemeyiz. Her gülümseme, özgürce verilmiş bir onay değildir.

Çocuğun görüşünü dinlemek zorundayız. Ancak istekli görünmesi de yetişkinlerin koruma sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Anne babalara da açıkça seslenmek gerekir. Çocuğumuzun yanında olmak, onun adına her şeye karar verebileceğimiz anlamına gelmez. Bizim gurur duyduğumuz bir görüntüden o rahatsız olabilir. Bizim başarı saydığımız bir deneyim, onun omzunda yük olarak kalabilir.

Çocuklarımız, yarım kalmış hayallerimizi tamamlamakla görevli değildir.

Onlara duyduğumuz sevgi, kendi heveslerimizi sorgulamamızı da gerektirir.

Antalya’daki haberin düşündürdüğü sorumluluk, sahnelerle sınırlı değil. Çocukların bedenleri ve görüntüleri hakkında karar verdiğimiz her yerde aynı özeni göstermek zorundayız.

Okullarda, spor tesislerinde, yüzme havuzlarında da.

Elbette bir güzellik yarışmasıyla yüzme dersini aynı kefeye koyamayız. Çocuğun spor yapması, hareket etmesi ve becerilerini geliştirmesi değerlidir. Tam da bu nedenle spor ortamlarının güvenliğini ve öğrencilerin mahremiyetini ciddiyetle konuşmalıyız.

Spor kıyafetleri belirlenirken çocukların düşünceleri soruluyor mu? Yüzme dersinde kendisini rahat hissetmediğini söyleyen öğrenciye uygun bir seçenek sunuluyor mu? Soyunurken mahremiyet isteyen çocuğun ihtiyacı gözetiliyor mu?

Yoksa bu sorular, “Herkes böyle yapıyor” denilerek geçiştiriliyor mu?

Millî Eğitim Bakanlığının öğrenci kıyafetlerine ilişkin yönetmeliğinde spor etkinliklerine uygun kıyafet öngörülüyor. Öğrencilerin tek tip eşofman veya spor kıyafeti giymeye zorlanamayacağı da belirtiliyor.

Peki uygulamada çocukların yaşları, kişisel hassasiyetleri ve ailelerin kültürel değerleri ne ölçüde gözetiliyor? Örf ve âdetlerimiz, çocuğun kendi görüşü ve ihtiyaçlarıyla birlikte dikkate alınıyor mu?

Alışkanlık, doğru uygulamanın kanıtı değildir.

Bir öğrenci, kendisini rahatsız eden kıyafeti giymek istemediği için spordan uzaklaşmamalıdır. Güvenlik, hijyen ve teknik gereklilikleri karşılayan farklı örtücülük seçenekleri sunulabilmelidir.

Ne daha örtülü bir kıyafet seçen çocuk küçümsenmeli ne de standart spor kıyafeti giyen çocuk utandırılmalıdır.

Mahremiyeti korumak, çocuğa bedeninden utanmayı öğretmek değildir. Kendi sınırlarını anlatabilmesine ve bu sınırların gözetileceğine güvenebilmesidir.

Mahremiyet, yalnızca kumaşın ölçüsüyle korunmaz. Bir kapının kapanabilmesiyle, bir kameranın açılmamasıyla, bir itirazın ciddiye alınmasıyla da korunur.

Bir ilkokul öğrencisiyle lise öğrencisinin ihtiyaçları aynı olmayabilir. Aynı yaştaki iki çocuk da farklı hassasiyetler taşıyabilir.

“Bunda utanacak ne var?” demeden önce durup düşünmeliyiz.

Belki çocuk utanmıyordur. Yalnızca sınırını anlatıyordur.

Bizim görevimiz, o sınırı onun adına silmek değildir.

Burada hiçbir tereddüde yer bırakmadan söylemeliyiz:

Çocuk istismarının nedeni çocuğun kıyafeti değildir.

Hiçbir mayo, forma veya şort suça gerekçe yapılamaz. Sorumluluk, istismarı gerçekleştiren kişidedir. Koruma görevini ihmal edenlerin sorumluluğu da ayrıca değerlendirilmelidir.

Kıyafeti tartışırken yetişkinin davranışını gözden kaçırırsak çocuğu koruyamayız.

Soyunma alanlarına kimler girebiliyor? Çocukların görüntülerini kimler, hangi amaçla çekiyor? Bu görüntüler nerede saklanıyor, kimlerle paylaşılıyor?

Eğitim sırasında gerekli fiziksel temasın sınırları nasıl belirleniyor? Çocuğa nasıl açıklanıyor?

Bir öğrenci rahatsızlığını bildirmek istediğinde kime ulaşabiliyor? Şikâyet ettiği kişi öğretmeni, antrenörü veya yöneticisiyse onu kim dinliyor?

Çocuk güvenliği, duvara asılmış bir talimatla sağlanmaz. O talimatın, çocuk kendisini yalnız hissettiğinde gerçekten işe yaraması gerekir.

Bir okulun başarısı yalnızca vitrindeki kupalardan anlaşılamaz. Çekinerek bekleyen bir öğrencinin, kapısını güvenle çalabileceği bir yetişkin bulunup bulunmadığından da anlaşılır.

Madalyaları saymak kolaydır.

Duyulmayan itirazları fark etmek, sorumluluk ister.

Millî Eğitim Bakanlığı ve ilgili kurumlar; kıyafet seçeneklerini, soyunma alanlarını, görüntü kayıtlarını ve şikâyet süreçlerini birlikte gözden geçirmelidir.

Denetim, evrakın tamam olup olmadığına bakılarak bitirilmemelidir. Çocuğun kendisini güvende hissedip hissetmediği de sorulmalıdır. Üstelik cevabını etkileyebilecek yetişkinlerin yanında değil, rahatça konuşabileceği koşullarda.

Bir de ekranların ardına taşınan çocukluk var.

Okulların tanıtım hesapları. Kulüplerin başarı paylaşımları. Ailelerin gururla yayımladığı görüntüler.

Her paylaşım aynı değildir. Ancak her paylaşımın öncesinde aynı soru sorulmalıdır:

Bu görüntünün yayımlanması gerçekten çocuğun yararına mı?

Bir etkinliği duyurmak için bütün çocukların yüzlerini göstermek zorunda mıyız? Bugün sevimli bulduğumuz bir görüntünün yıllar sonra onun karşısına çıkmasını düşünüyor muyuz?

İnternette yayımlanan bir fotoğrafın bütün kopyalarını geri toplamak mümkün olmayabilir. Çocuk büyür. Tercihleri değişir. Kendisini nasıl göstermek istediğine karar verir. Fakat başkalarının onun adına oluşturduğu görüntü arşivi yerinde kalabilir.

Çocukların gelecekteki söz hakkını da korumak zorundayız.

Veli izni, görüntülerin her amaçla ve sınırsız biçimde kullanılabileceği anlamına gelmez. Okulun ve kulübün sorumluluğu devam eder. Paylaşımın amacı, kapsamı ve çocuğun yararına uygunluğu ayrıca değerlendirilmelidir.

İzin belgesi, özen gösterme sorumluluğunun yerine geçmez.

Her yayımlanabilir görüntünün yayımlanması gerekmez.

Bazen bir çocuğa gösterilebilecek en büyük özen, fotoğrafını paylaşmamaktır.

Suçun varlığına yargı karar verir. Çocukların güvenliği için alınabilecek önlemler ise bir felaketin gerçekleşmesini bekleyemez.

Aileler, eğitim yöneticileri, spor kulüpleri ve organizatörler kendi sorumluluklarını başkasına devredemez.

Çocuğu korumak, olay ortaya çıktıktan sonra en sert açıklamayı yapmak değildir. Öncesinde gerekli özeni gösterebilmektir.

Rahatsızlığını fark etmektir. İtirazını dinlemektir. Bir kurumun itibarıyla çocuğun esenliği karşı karşıya geldiğinde tereddüt etmeden çocuğun yanında durabilmektir.

Antalya’daki haberin birkaç gün konuşulup unutulmasını istemiyorum. Ardında işleyen kurallar, güvenli alanlar ve sözüne değer verilen çocuklar bırakmasını istiyorum.

Çünkü çocukluk, yetişkinlerin alkışına yetişmeye çalışırken tüketilecek bir zaman değildir.

Çocuklarımızın bedeni yarışma malzemesi değildir. Mahremiyetleri tanıtım malzemesi değildir. Güvenlikleri hiçbir kurumun prestijinden daha az değerli değildir.

Bir çocuğa bırakabileceğimiz en kıymetli hatıra, herkesin ona baktığı bir sahne olmayabilir.

Kendisini dinleyen, sınırlarına saygı duyan ve yanında güvende hissettiği yetişkinler olabilir.

Işıklar söndüğünde, alkış bittiğinde, haber gündemden düştüğünde de o çocuğun hayatı devam edecek.

Bizim sorumluluğumuz, o çocuğun bugününü de yarınını da gözetmektir.