TEI Genel Müdürü Prof. Dr. Mahmut Faruk Akşit’in yabancı elektrikli otomobillerin savunma sanayimizin stratejik tesislerine alınmamasıyla ilgili açıklamalarını dikkatle okudum.

Akşit hoca, araçlardaki kamera, sensör ve yazılımların oluşturabileceği güvenlik risklerine dikkat çekiyor.

Bu açıklamayı son derece önemli buluyorum. Çünkü Türkiye, teknolojide dışa bağımlılığın ne anlama geldiğini geçmişte yaşayarak öğrendi. Üstelik bunun için ciddi bedeller ödedi.

İsrail’den satın aldığımız Heronları hatırlayalım.

2005 yılında yaklaşık 180 milyon dolarlık anlaşmayla 10 Heron insansız hava aracı satın aldık. O dönemde bu araçların terörle mücadelede önemli ihtiyaçlarımızı karşılamasını bekliyorduk. Fakat teslimatlar gecikti. Teknik sorunlar yaşandı. Bakım ve işletme süreçlerinde yabancı personele bağımlı kaldık.

Milyonlarca dolar ödemiştik. Araçlar bizimdi. Ancak kritik teknolojiler ve yazılımlar üzerinde istediğimiz hâkimiyete sahip değildik. Heronlar görev yaptı. Elde ettiği bilgileri bize verdi mi?
Bize vermesi gereken bilgileri bizden önce başkalarına verip vermediğine dair kesin bir bilgiye sahip değiliz. Kaldı ki, Heronların kalkış ve inişlerinde İsrailli pilotlara olan mecburiyetimiz tam bir fecaatti. Fakat, bütün bu yaşanan sıkıntılar bize önemli bir gerçeği de öğretti: Parasını ödediğiniz bir teknolojiye bütünüyle sahip olamayabilirsiniz. Tonlarca para vererek aldıklarınız birer çöp hükmünde kalabilirler.

İşte yerli ve millî savunma sanayimizin önemini burada görüyorum.

Bugün Bayraktar TB2’yi, AKINCI’yı, TB3’ü, KIZILELMA’yı ve ANKA’yı konuşuyoruz. Kendi mühendislerimizin geliştirdiği uçuş kontrol yazılımlarına, elektronik sistemlere ve insansız hava araçlarına sahibiz. Tasarım, üretim, bakım ve geliştirme alanlarında önemli yetkinlikler kazandık.

Elbette bütün kritik bileşenlerde dışa bağımlılığımız tamamen sona ermiş değil. Fakat artık yalnızca teknoloji satın alan bir ülke değiliz. Kendi teknolojisini geliştiren, üreten ve dünyanın farklı ülkelerine ihraç eden bir Türkiye var.

Bu başarının arkasında yılların emeği bulunuyor. Mühendislerimizin gayreti, devletimizin stratejik desteği ve yerli sanayi kuruluşlarımızın kararlılığı var.

Özellikle Özdemir Bayraktar’ın açtığı yolda Selçuk ve Haluk Bayraktar’ın sürdürdüğü çalışmaların ülkemiz açısından taşıdığı değeri önemsiyorum. Baykar’ın geliştirdiği sistemler, Türk gençlerinin doğru imkânlar sağlandığında neleri başarabileceğinin somut örneklerinden biri olmuştur.

Savunma sanayimizde elde edilen bu birikimin başka alanlara da taşınması gerektiğine inanıyorum.

Togg’a biraz da buradan bakmak daha iyi olacaktır.

Togg’u yalnızca bir otomobil markası olarak değerlendirmek bana eksik geliyor. Çünkü günümüz otomobilleri artık tekerlekleri olan birer bilgisayar haline gelmiştir. Kameraları, sensörleri, işlemcileri ve yazılımları var. İnternete bağlanıyor, veri topluyor ve uzaktan güncelleniyor.

Böyle bir dünyada otomobil üretmek kadar yazılım geliştirmek de önemlidir. Belki değil, muhakkak daha önemlidir. Toplanan verilerin nerede saklandığını, kimler tarafından işlendiğini ve sistemlerin nasıl korunduğunu bilmek gerekir.

Togg’un geliştirdiği dijital altyapıyı bu nedenle kıymetli buluyorum. Türkiye’nin kendi markasıyla otomotiv sektöründe yer alması, mühendislik kabiliyetimizi geliştirmesi ve yeni bir teknoloji ekosistemi oluşturması önemli bir adımdır.

Togg’un bütün parçalarının yerli olduğunu söylemiyorum. Zaten bugün dünyada otomotiv üretimi geniş bir uluslararası tedarik ağına dayanıyor. Fakat bizim hedefimiz açık olmalı. Kendi teknolojilerimiz üzerindeki hâkimiyetimizi artırmalıyız. Özellikle yazılım, batarya, elektronik ve veri güvenliği alanlarında daha güçlü bir Türkiye inşa etmeliyiz.

Aynı hassasiyeti hastanelerimiz için de göstermeliyiz.

Bugün ameliyathanelerde, yoğun bakımlarda ve laboratuvarlarda ileri teknoloji cihazlar kullanılıyor. MR ve tomografi sistemlerinden robotik cerrahiye, solunum cihazlarından laboratuvar analizörlerine kadar pek çok sistem yazılıma muhtaçtır.

Bu cihazların önemli bir bölümünü yurt dışından temin ediyoruz. Satın almakla da iş bitmiyor. Bakım hizmetleri, yazılım güncellemeleri, yedek parçalar ve teknik destek için üretici firmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Bir cihazın arızalanması hâlinde yabancı teknik desteğe bağımlı olmak ne demektir? Kritik bir parçanın temininde yaşanan gecikmenin hastane hizmetlerine etkisi nedir? Hasta verilerini işleyen yazılımlar üzerinde yeterli denetimimiz var mı?

Bunlar üzerinde ciddiyetle durmamız gereken sorular.


Savunma sanayisinde kendi uçuş kontrol yazılımını geliştirebilen Türkiye, sağlık teknolojilerinde de çok daha ileri bir noktaya ulaşabilir. Yerli görüntüleme sistemleri, yoğun bakım cihazları, cerrahi robotlar ve yapay zekâ destekli tanı teknolojileri geliştirmek ulaşılması gereken hedefler arasındadır.

Üstelik bunun örnekleri var. COVID-19 salgını sırasında yerli yoğun bakım ventilatörü üretiminde gösterilen başarıyı hatırlayalım. ASELSAN, BAYKAR, Arçelik ve Biosys iş birliğiyle yürütülen çalışmalar, farklı sektörlerin ortak bir sağlık ihtiyacı etrafında neler başarabileceğini ortaya koydu.

Bu iş birliği anlayışını kalıcı hâle getirmeliyiz.

İlaç sanayimiz de aynı derecede önemli.

Türkiye’de güçlü bir ilaç üretim kapasitesi bulunuyor. Fakat etkin madde üretiminde, ileri biyoteknolojide ve bazı kritik girdilerde dışa bağımlılığımız sürüyor.

Bir ilacı ülkemizde üretmek elbette kıymetlidir. Fakat o ilacın etkin maddesini geliştirebilmek, üretim teknolojisine hâkim olmak ve özgün molekül araştırmaları yapabilmek çok daha ileri bir aşamadır.

Yarın küresel bir tedarik krizi yaşandığında hastalarımızın ilaçlarına erişimini güvence altına alabilmemiz gerekir. Bunun yolu güçlü bir yerli ilaç sanayisinden, bilimsel araştırmadan ve uzun vadeli yatırımlardan geçiyor.

Aşı teknolojileri, biyoteknolojik ilaçlar, tıbbi cihazlar ve sağlık yazılımları millî teknoloji politikamızın temel alanları arasında yer almalıdır.

Bu hedeflere ulaşırken üniversitelerimizin sorumluluğu büyüktür.

Tıp, mühendislik, eczacılık ve temel bilimler birbirinden kopuk ilerleyemez. Bir mühendisimizin geliştirdiği sensör, bir hekimin ihtiyacına çözüm sunabilir. Bir eczacılık araştırması yeni bir ilacın geliştirilmesine katkı sağlayabilir. Bir yazılım ekibinin çalışması hastanelerimizin veri güvenliğini güçlendirebilir.

Gençlerimize güvenmeliyiz. Onlara araştırma yapabilecekleri laboratuvarlar, geliştirebilecekleri projeler ve ürettiklerini hayata geçirebilecekleri imkânlar sağlamalıyız.

TEKNOFEST’in gençlerimizde oluşturduğu heyecanı da bu bakımdan değerli buluyorum. Kendi teknolojisini geliştiren bir gencin kazandığı özgüven, ülkemizin geleceği açısından büyük önem taşır.

Yerli ve millî teknoloji anlayışını dünyadan kopmak şeklinde değerlendirmiyorum. Bilim evrenseldir. Uluslararası iş birliği gereklidir. Dünyanın bilgi birikiminden yararlanacağız. Fakat kendi bilgi birikimimizi de geliştireceğiz.

Bir ürünü satın alabiliriz. Ancak ihtiyaç duyduğumuzda onu kendi imkânlarımızla geliştirebilmek ve güvenle kullanabilmek daha büyük bir kazanımdır.

Savunma sanayimizde yaşadığımız dönüşüm, bunun mümkün olduğunu gösterdi. Heronları satın aldığımız günlerden kendi İHA ve SİHA’larımızı ihraç ettiğimiz günlere geldik. Bu gelişme kendiliğinden olmadı. İnanan, çalışan, araştıran ve üreten insanların emeğiyle gerçekleşti.

Aynı kararlılığı otomotivde, sağlıkta, ilaçta, enerjide ve haberleşmede de sürdürmeliyiz.

Çünkü millî bağımsızlık, yalnızca sınırlarımızı korumaktan ibaret değildir. Kritik teknolojilerimiz üzerinde söz sahibi olmak da bağımsızlığımızın ayrılmaz bir parçasıdır.

Ben Togg’a bu gözle bakıyorum. Bayraktar’ın, ANKA’nın, KIZILELMA’nın ve yerli sağlık teknolojilerimizin değerini de burada görüyorum.

Bir zamanlar büyük bedeller ödeyerek satın aldığımız sistemlerde başkalarının teknik desteğine ihtiyaç duyan Türkiye’nin, bugün kendi mühendisleriyle dünyanın dikkatini çeken teknolojiler geliştirmesini önemsiyorum.

Bu kazanımları korumalı ve daha ileriye taşımalıyız.

Çünkü Türkiye’nin güçlü geleceği, kendi aklına, kendi bilim insanına, kendi mühendisine ve kendi üretim gücüne duyduğu güvenle şekillenecektir.