Özet
Yerim dar sözcüğü çoğu zaman fiziksel bir yetersizliği anlatır. Oysa bazen insanın asıl sıkışmışlığı, içinde yaşadığı dünyanın görünmeyen sınırlarından kaynaklanır. Bu makale, bir saksıya sığmamaya başlayan Ficus benjamina exotica bitkisinin hikâyesinden hareketle insanın büyüme, özgürleşme ve kendini gerçekleştirme mücadelesini ele alır.
Yaprakları yeşil, görünümü sağlıklı olan bitkinin toprak altında birbirine dolanan kökleri, dışarıdan fark edilmeyen bir sıkışmışlığın simgesidir. İnsan da aile, meslek, ilişkiler, toplumsal roller ve kendi düşünce kalıpları içinde benzer bir yaşam sürer. Başlangıçta güven ve gelişim sağlayan bu alanlar, zamanla değişen ihtiyaçlara uyum gösteremediklerinde büyümenin önünde bir engele dönüşebilir.
Özgürleşmek, bütün sınırları yıkmak değil, hangi sınırların artık dar geldiğini fark edebilmektir. Olgunlaşmak ise geçmişte bizi besleyen koşulların bugün gelişimimizi engelleyebileceğini kabul etmektir. Makale, insanı hem kendi yaşam alanını sorgulamaya hem de sevdiklerine gerçekten büyüyebilecekleri bir özgürlük alanı sunup sunmadığını düşünmeye davet eder. Çünkü bazen sevginin en gerçek biçimi, birini yanımızda tutmak değil, köklerini özgürce geliştirebileceği yeni bir toprağa kavuşmasına izin vermektir.
…………..
Yerim dar hikâyelerini eminim çok duymuşsunuzdur. Ama bu başka bir yerim dar hikâyesi. Bunu daha önce duymadığınıza neredeyse yemin edebilirim.
İnsan, hayatı boyunca kendi sınırlarıyla konuşur. Bazen duvarlara çarpar, bazen o duvarları bizzat kendisi örer. Dilimize pelesenk olmuş "yerim dar" bahanesi, genellikle fiziksel mekânın yetersizliğine verilmiş kestirme bir yanıttır. Oysa asıl mesele mekâna dair bir ölçüm problemi değildir. Asıl mesele, canlılığın en temel arzusu ile o arzunun içine sıkıştırıldığı kap arasındaki sessiz gerilimdir.
Kahramanımız bir Ficus benjamina exotica… Bir gün, bir bahçe marketten satın alınıp bir evin salonuna getirildi. Balkon çıkıntısının iç tarafında kalan köşeye yerleştirildi. Saksısı güzel, toprağı taze, bulunduğu yer ışıklıydı. Üstelik sahibi onu seviyor, suluyor, ihtiyaçlarını karşılıyordu. Günler geçtikçe Ficus serpildi, dallandı, yaprakları koyu yeşil renge büründü. Her şey yolunda görünüyordu. Sonra zaman ilerledikçe, yukarıda dallar uzarken aşağıda, kimsenin görmediği bir yerde başka bir hikâye başladı. Ficus büyüdükçe saksının içindeki toprağın ve torfun taşıdığı mineraller azaldı. Kökler birbirine yaklaştı, sarmal haline gelerek birbirinin alanına girdi, saksının duvarlarına dayandı. Bir zamanlar hayat veren o küçük dünya, giderek daralan bir dünyaya dönüştü. Kendi kendini boğmaya başladı. Onun için saksı artık bir yuva değil, toprağı bitmiş bir hapishaneydi.
Bitkiler bir memelinin reflekslerine, acıyı anında çığlığa dönüştüren gelişmiş bir sinir sistemine sahip değildir. Ama hücresel düzeyde hafızası olan her canlı sıkışmanın ne olduğunu bilir.
Kimse kötü niyetli değil. Kimse bitkilerine eziyet etmek istemiyor. Belki sahibi onun büyüdüğünü gördükçe her şeyi doğru yaptıklarını düşünüyor. Belki yaprakların yeşilliği, bakımın yeterliliğine dair sessiz bir güvence sunuyor. Belki de insanın en sık düştüğü yanılgılardan biri burada devreye giriyor: Bir şey bugün iyi görünüyorsa yarın da iyi olmaya devam edeceğini sanmak.
Oysa büyümek, yalnızca yukarı doğru uzamak değildir. Bazen büyümek, artık sığamadığın yeri fark etmektir. Bitkilerin memelilerdeki gibi gelişmiş bir sinir sistemi yok. Saksıdaki bir Ficusun dizlerini büküp açarak sıkışmışlığını anlatmasını, köklerini gösterip “Yerim dar,” demesini bekleyemeyiz. Ama canlılığın kendine özgü bir dili var. Hücreler çoğalıyor, kökler yön arıyor, dallar ışığa uzanıyor. Bir organizma, varlığını sürdürebilmek için çevresiyle ilişki kuruyor. Bu ilişkinin koşulları değiştiğinde, onun da değişime ihtiyacı doğuyor.
Şimdi kendimize soralım: İnsan, Ficustan gerçekten ne kadar farklı? İnsana bir anlığına dizlerini hiç açmadan, ayaklarını milim uzatmadan bir sandalyede durması söylense, bu duruşun dakikalar içinde bir işkenceye dönüştüğü görülür. Dakikaların yükü insana ağır gelirken; bir bitkinin aylarca, yıllarca aynı dar kaba köklerini kenetlemek zorunda kalması sessiz bir varoluş direncinin resmidir.
Peki, süreci bittiği halde saksısı değiştirilmeyen bir iç mekân bitkisi ile; hayatın, alışkanlıkların, unvanların, ilişkilerin ve kendi ördüğü kalıpların içine sıkışmış insan arasında ne fark vardır?
Bizim saksılarımız biraz daha büyük, duvarları biraz daha görünmez. Kimi zaman bir aile, kimi zaman bir meslek, bir ilişki, bir şehir, bir alışkanlık ya da başkalarının bizim için uygun gördüğü bir hayat biçimi. Başlangıçta bizi koruyan, besleyen, kök salmamıza imkân veren bu çevreler, zamanla gelişimimizin sınırlarına dönüşebilir. Üstelik bunu her zaman bir kötülük yaparak değil, bazen yalnızca değişmeyerek başarırlar. Çünkü insan da tıpkı o bitkiler gibi hayata genişleme arzusuyla başlar. Zihin serpilir, duygular dallanır, tecrübe çoğalır. Dışarıdan bakıldığında "başarılı", "kurulu" ve "olgun" bir hayat resmi çizilir. Ancak insanın görünmeyen radyal yapısı —yani ruhu, potansiyeli ve içsel dünyası— çoğunlukla aynı ilk saksının içinde kalır.
Çocukken bizi güvende tutan kurallar, yetişkinliğimizde hareket alanımızı daraltabilir. Bir zamanlar kendimizi tanımlamamıza yardımcı olan meslek, yıllar sonra kendimizi başka türlü ifade etmemizin önünde durabilir. Bizi hayata bağlayan bir ilişki, birbirimizin değişimine yer açamadığımızda nefes almayı zorlaştırabilir. Hatta bir zamanlar büyük emeklerle kazandığımız başarılar bile, bir süre sonra içinde yaşamaya mecbur hissettiğimiz küçük odalara dönüşebilir.
Saksı, bir bakıma insanın başlarda ona emniyet sağlayan konfor alanıdır. Bunlar aile, meslek, sosyal rol ya da zihinsel kabullerdir. İlk zamanlarda koruyan, besleyen ve durulmayı sağlayan bu kap, zamanla büyümenin önündeki en büyük engele dönüşür. Peki o zaman: kökler gidecek yer bulamadığında ne yapar?
Ancak saksılarımızın hepsi kötü değildir. Zaten mesele saksıyı kırıp atmak da değildir. Köklerin bir yere tutunmaya ihtiyacı vardır. İnsanın da öyle. Bağlanmak, ait olmak, bir topluluğun parçası olmak, geçmişinden beslenmek… Bunlar insanın eksik yanları değil, insan olmasının önemli parçalarıdır. Mesele, kök salmakla köklere mahkûm olmak arasındaki farktır.
İşte insanı anlamanın anahtarı buradadır: Kökler gidecek yer bulamadığında durmaz, düşünceler de öyle. Tıpkı bir iç mekân bitkisinin köklerinin saksının içinde kıvrım kıvrım dönmesi gibi insanın düşünceleri de kendi etrafında dönmeye başlar. Kendi etrafında dönen her şey, bir süre sonra kendi gövdesinin beslenme kanallarını tıkar. İnsanın kendi zihinsel saksısının içinde sıkışması da tam olarak böyle bir fenomendir. Kişi, zenginleşen deneyimine rağmen hep aynı dille düşünmeye, hep aynı korkularla hareket etmeye, aynı sınırlar içinde dönüp durmaya başladığında; kendi geçmişi kendi geleceğini boğmaya başlar.
Bir yere ait olmak, oradan hiçbir zaman ayrılamamak demek değildir. Bir şeyi sevmek, onun değişmesine izin vermemek anlamına gelmez. Bir insanı korumak, onun adına bütün kararları vermek değildir. Bazen sevginin en zor biçimi, sevdiğimiz şeyin artık bizim sunduğumuz koşullara sığmadığını kabul etmektir.
Belki de Ficusun hikâyesindeki asıl ironi tam burada yatıyor: Onu eve getiren şey sevgiydi; fakat aynı sevgi, değişen ihtiyaçlar fark edilmediğinde, yetersiz bir bakım biçimine dönüşür.
İyi niyet, her zaman iyi sonuç üretmez. Çünkü niyet, davranışın başlangıcıdır; yeterliliğinin garantisi değil. Aylarca veya yıllarca süreç kişiye göre değişir ama sonuçta insanlar da benzer toplumsal türdeş filtre balonlarının içinde sıkışırlar. Sıkışmışlık, modern insanın ortak ve en sessiz paydasıdır.
Anne babalar çocuklarını korumak isterken onların karar verme alanını daraltabilir. Bir yönetici, çalışanlarının iyiliğini düşündüğünü söylerken onları kendi yöntemlerine mahkûm edebilir. Bir toplum, geleneklerini yaşatmak isterken o geleneklerin içinde doğan yeni hayatların sesini duymayabilir. Kimse kendisini zalim olarak görmez. Hatta herkes kendi hikâyesinde haklıdır. Ama bir başkasının hayatı, bizim iyi niyetimizin içinde sıkışıp kalıyorsa, orada iyi niyetin yeniden düşünülmesi gerekir.
Bu, geçmişi suçlamakla ilgili değil. Geçmişin bir zamanlar işe yaradığını, bizi bugüne taşıdığını teslim etmekle ilgili. Her saksı başlangıçta bir imkândır. Sorun, onu sonsuza kadar değişmez bir kader gibi kabul etmektedir.
Üstelik saksının büyümesi de her zaman çözüm değildir. Daha büyük bir saksı, daha fazla toprak, daha geniş bir alan… Bunlar tek başına yeterli olmayabilir. Yeni ortamın ışığı, suyu, sıcaklığı, toprağın niteliği de önemlidir. Kökleri hoyratça çekip çıkarmak, sırf geniş bir yere taşımış olmak için canlıya zarar vermek mümkündür.
İnsan için de özgürlük, önündeki bütün duvarları yıkmakla başlamaz. Bazen bir duvarın neden orada olduğunu anlamakla, bazen kapıyı aralamakla, bazen de o kapıdan geçmenin bedelini hesaplamakla başlar. Herkesin imkânları aynı değildir. Herkes bulunduğu saksıdan istediği anda çıkamaz. Ekonomik zorunluluklar, bakım sorumlulukları, sağlık, toplumsal baskılar ve geçmişten devralınan koşullar, insanın hareket alanını belirler.
Bu yüzden bir başkasına uzaktan bakıp “Neden gitmiyor, neden değiştirmiyor, neden itiraz etmiyor?” diye sormak kolaydır. Oysa bir kökün hangi toprağa ne kadar derinlikle tutunduğunu, dışarıdan bakarak bütünüyle bilemeyiz.
Belki de hümanizmin en gerekli tarafı burada başlar: İnsanları yalnızca yaptıkları seçimlerle değil, o seçimleri yapabildikleri alanın genişliğiyle de değerlendirmek. Kimseyi kendi saksısından çıkamadığı için küçümsememek. Kimsenin saksısını onun yerine kırmaya kalkmamak. Ama saksının duvarlarını dünyanın kendisi sanmamak.
Ficusa dönersek… Onun hikâyesinde bizi düşündüren bir başka şey daha var. Dışarıdan bakıldığında hâlâ güzel. Yaprakları yeşil, dalları canlı, gövdeleri güçlü. Evin köşesini dolduruyor. Hatta büyümüş olması, sahibine haklı bir memnuniyet bile veriyor olabilir. Fakat görünen gelişme ile görünmeyen sıkışmışlık aynı anda var olabilir.
İnsanın da iyi görünmesi, iyi olduğu anlamına gelmeyebilir. Bir insan başarılı olabilir ama kendisine ait bir hayat yaşamıyor olabilir. Kalabalıklar arasında seviliyor olabilir ama kendisini anlatabileceği tek bir insan bulamayabilir. Çok şey başarmış olabilir ama artık neyi neden yaptığını hatırlamıyor olabilir. Dışarıdan bakıldığında dalları gökyüzüne uzanırken içeride kökleri birbirine dolanıyor olabilir. Bu yüzden başkalarının yapraklarına bakarak kökleri hakkında hüküm vermek, hem bitkilere hem insanlara karşı haksızlıktır.
Belki hepimizin zaman zaman kendimize sormamız gereken soru şudur: Büyüdüğüm için mi buraya sığamıyorum, yoksa artık büyümeme izin verilmediği için mi?
Bu sorunun tek bir cevabı yok. Her sıkışmışlık bir kurtuluş çağrısı değildir; her rahatsızlık da hemen terk edilmesi gereken bir hayatın işareti sayılmaz. Bazen bulunduğumuz yeri değiştirmemiz gerekir, bazen bulunduğumuz yerdeki koşulları. Bazen yeni bir alan açmak, bazen de eski bir alanın içinde kendimize farklı bir yer bulmak…
Önemli olan, sıkışmışlığı kader sanmadan önce onun ne söylediğini duyabilmek.
Çünkü hayat, bir kez kurulup sonsuza kadar aynı biçimde sürdürülecek bir düzen değil. Canlı olan değişir; değişen de yeni koşullara ihtiyaç duyar. Bir zamanlar bizi büyüten şeyin, daha sonra bizi sınırlaması bir çelişki değildir. Hayatın kendisidir.
Belki de insanın olgunlaşması, her şeyi geride bırakmasında değil, neyin artık kendisine dar geldiğini anlayabilmesindedir. Yani şimdi, hikâyenin başındaki o basit cümleye dönelim. Yerim dar. Bu cümle her zaman bir şikâyet değildir. Bazen insanın kendi sınırlarını fark etmesidir. Bazen bir ilişkinin, bir kurumun, bir düşüncenin ya da bir hayat biçiminin değişen ihtiyaçlar karşısında yeniden değerlendirilmesi gerektiğini haber verir. Bazen de yalnızca, bir canlının büyüdüğünü anlatır.
Belki mesele daha büyük saksılar bulmak değildir. Belki mesele, hiçbir saksının sonsuza kadar yeterli olmayacağını kabul etmektir. Çünkü hayatın en sessiz haksızlıklarından biri, bir canlıyı sevmek ve onu bir zamanlar kendisine iyi gelen koşullarda sonsuza kadar tutmaya çalışmaktır.
Ficus eğer konuşabilseydi, sahibine kızar mıydı, teşekkür mü ederdi, bilmiyorum. Belki de böyle bir hesaplaşma hiç olmayacaktı. Bitkilerin dünyasında bizim insanî suçluluklarımızın ya da haklılıklarımızın karşılığı bulunmayabilir.
Ama biz insanlar, onların hikâyesinden kendimize bir soru çıkarabiliriz:
Sevdiklerimize gerçekten büyüyebilecekleri bir alan mı açıyoruz, yoksa onları sevdiğimiz için, bizim yanımızda kalabilecekleri bir boyutta tutmaya mı çalışıyoruz?
Belki de asıl mesele, kimin haklı olduğu değil; kimin köklerinin artık nereye uzanacak yer bulamadığıdır.