1974 yılının eylül ayının ilk günlerinden biriydi, sisli bir sabahtı, henüz çocuk yaştaydım, saat 06:00’da yatakhane duvarlarında çınlayan keskin zil sesiyle uyandım. Yüzümü yıkamamın ve giyinmemin ardından üzerimdeki mahmurluğu fırlatıp atarak 06:30’da kapıdan dışarıya adım attım. Başımı gökyüzüne kaldırdım. Havanın aydınlık durumuna, karanlığın rengine, şafağın söküş biçimine baktım. Birkaç saniyelik bir dikkat kesilmeydi bu. O sabah başlayan ve bugüne kadar tam 52 yıl boyunca kesintisiz devam edecek bir ritüelin, belki de bir ömür boyu sürecek bir tutkunun ilk adımıydı. 1974’ten bu yana her sabah aynı saatte evin ya da o gün hayat beni her nereye savurduysa oranın dışına çıktım ve gökyüzünün bana sunduğu o benzersiz tabloyu izledim. Günün aynı saati olmasına rağmen yılın her gününün bir başka aydınlık, bir başka alacakaranlık, bir başka renk tonu içinde oluşunun ayrıntılarını ruhuma kazıdım. Bugün 64 yaşındayım. Gençlerin o popüler ve biraz da kolaya kaçan tabiriyle belki bir "boomer"ım. Ama emin olun, bu satırları size ne bir hayat dersi vermek ne de "bizim zamanımızda..." diye başlayan sıkıcı bir nutuk çekmek için yazıyorum. Size, popüler kültürün ekran kaydırma hızında kaybolan dikkatlerinizi, hayatın en büyük, en gizemli ve en muhteşem şovuna; yani evrenin kendi ritmine davet etmek için yazıyorum.
Bu yazı, her sabah 06:30’da gökyüzüne bakan bir adamın, değişimin ve hayatın ta kendisine duyduğu hayranlığın manifestosudur.
Ben bir bilim insanı değilim ama 52 yıldır her sabah bu olayı gözlemleyen pratik bir felsefeciyim, fanatik bir doğa bilimci de diyebilirsiniz. Kapıdan çıktığımda karşılaştığım o her gün değişen ışık oyunlarının sebebini çok iyi biliyorum. Dünyanın uzaydaki o kusurlu ama muazzam duruş pozisyonu. Yani eksen eğikliği. Dünyamız, güneşin etrafında döndüğü o büyük yörünge düzleminde tam dik bir şekilde dursaydı, hayat tam bir monotonluktan ibaret olurdu. Fakat işte üzerinde acı tatlı hayatlarımızı yaşadığımız dünyamız, yörüngesinde 23° 27’lik bir açıyla eğik duruyor. İşte bu küçücük, önemsiz gibi görünen geometrik açı, dünya üzerindeki yaşamı, biyolojiyi, kültürleri, imparatorlukları ve en önemlisi bizim günlük ruh halimizi doğrudan şekillendiren bir astronomik faktördür. Bunun yansımalarını her gün yaşarız. Mevsimlerin oluşması, güneş ışınlarının açısı ve ısı enerjisi, gece-gündüz sürelerinin değişmesi, aydınlanma çemberinin yer değiştirmesi ve matematiksel iklim kuşaklarının oluşması hepsi bu nedenledir.
İşte ben de 1974’ten beri her sabah 06:30’da evden çıktığımda, bu devasa mekanizmanın canlı bir şahidi oluyorum. Bir gün zifiri karanlıkla karşılaşıyorum, birkaç ay sonra aynı saatte gözlerimi kamaştıran bir şafak vaktiyle. Bir gün gökyüzü gri-mavi bir tonda uyanırken, başka bir gün altın sarısı bir kızıllıkla beni selamlıyor.
Şimdi gelin, zihnimizi biraz zorlayalım ve bir senaryo kuralım. Her sabah aynı saatte kalkmaktan, aynı yoldan yürümekten, sosyal medyanın aynı algoritmik akışında dönüp durmaktan şikâyet ediyorsunuz ya; şimdi size gerçek bir monotonluğun ne olduğunu anlatayım. Eksen eğikliği olmasaydı ne olurdu? Mevsimler diye bir şey var olmazdı. Yılın 365 günü boyunca hava sıcaklığı, bulunduğunuz enlemde hiç değişmezdi. İstanbul’da, Ankara’da ya da nerede yaşıyorsanız, hava sıcaklığı her gün, her ay, her mevsim hep aynı kalırdı. Ne baharın o coşkulu uyanışını görebilirdiniz ne de kışın o dingin beyazlığını. Gece ve gündüz süreleri her gün tam 12 saat olurdu. Yılın hangi gününde olursanız olun, Güneş hep aynı dakikada doğar, hep aynı dakikada batardı. Ve benim o meşhur sabahlarım ... olmazdı. 1974’ten beri her sabah 06:30’da kapıdan çıktığımda, gökyüzünde milim değişmeyen, donmuş, statik ve tamamen aynı bir aydınlık derecesiyle karşılaşırdım. 52 yıl boyunca her sabah aynı gri-mavi ton, aynı ışık miktarı, aynı gölge boyu... Bu durum sadece görsel bir sıkıcılık yaratmakla kalmazdı. Mevsimler olmadığı için tarım tekdüzeleşir, biyoçeşitlilik çöker, evrimsel süreç tıkanır ve muhtemelen insanlık bu muazzam medeniyeti asla kuramazdı. Değişimin olmadığı bir dünyada, yaşam durağanlaşır ve canlılığını yitirirdi.
Değişim hayattır.
Evren, ne bizi tekdüzelikten öldürecek kadar durağan ne de bizi yok edecek kadar vahşi. Tam kıvamında, 23 derece 27 dakikalık bir zarafetle eğilmiş ve bize hayatın ta kendisini sunmuş. Ve ben, hilafsız her sabah bunu düşünmekten, bu dengeye hayran kalmaktan asla ama asla yorulmadım. Şimdi sorsam size; en son ne zaman sabahın ilk ışıklarına dikkat kesildiniz diye ne dersiniz? En son ne zaman başınızı o akıllı telefonların hipnotize edici ekranlarından kaldırıp, gökyüzünün o saniyeler içinde değişen renk paletine baktınız? Biliyorum, şu an her şey çok hızlı. Bildirimler, beğeniler, popüler videolar, yapay zekalar, gelecek kaygıları, sınav stresleri... Hepimiz haklı olarak kendi hayat yörengemizde hızla dönüyoruz. Ama bu hız, bizi en temel insani yeteneğinizden; yani "fark etme" ve "merak etme" yetisinden koparıyor. Sürekli bir "değişim" ve "yenilik" arayışı içindeyiz. Yeni kıyafetler, yeni oyunlar, yeni trendler ... Ancak aranan o en dipteki tatmin duygusu ve yenilik hissi, aslında her sabah bedava olarak gökyüzünde sergileniyor. Şu anda aklımdan geçenleri kelimelere dökmekte yetersiz kaldığımı biliyorum. Fark edilmese de, bilsek de bilmesek de evren her sabah bisim için yeni bir dekor kuruyor. Her gün okula gitmek, her gün ders çalışmak ya da gelecekte her gün işe gitmek elbette monoton gelir. Hayatın bir hapishane olduğu düşünülebilir. Ama, aynı saatte, aynı kapıdan çıkılsa bile, basılan toprak ve başımızın üzerindeki gökyüzü asla dün ile aynı değildir. Rutin sadece zihindedir. Dışarıdaki dünya her an yenilenir. Hayatımızdaki detaylara dikkat kesilmeyi öğrenirsek, can sıkıntısı denilen o modern hastalık yok olur.
Yarım asırlık selam.
Ben 1974’ten beri bu ışığın peşindeyim. Yatakhanelerden çıktım, üniversite kampüslerine yürüdüm, fabrikalara, ofislere gittim; yaşlandım, saçlarıma aklar düştü, dünya değişti, teknolojiler yıkılıp yeniden yapıldı ama sabahları gökyüzüne atılan o imza hiç değişmedi. Hep farklı, hep özgün, hep canlı. Hayat bu kozmik tiyatronun bir parçası olup, ekranların arkasında kaçırılmayacak kadar kısa, büyüleyici ve sürekli değişen bir ekinoks döngüsüdür.
Yarın sabah 06:30’da kapıdan adımınızı attığınızda, bilin ki bir yerlerde bir ihtiyar da kafasını gökyüzüne kaldırmış olacak. Ve o an, ışığın o günkü rengi ne olursa olsun, hayatın ve değişimin coşkusuyla ikimiz de aynı evrende yeniden doğacağız.