Özet

Modern kapitalizm ve serbest piyasa koşulları sağlık sektörünü kamusal bir haktan ziyade sınıfsal ayrışmaların sergilendiği bir lüks tüketim alanına dönüştürdü. Oysa Hipokrat ve İbn-i Sina’dan gelen deontolojik gelenek, insanın sırf "insan" olmasından doğan değerini ve tıbbın "yaşatma" eylemini kutsar. Buna karşın günümüzde özel hastaneler ile maddi imkânsızlıklarla boğuşan kesimlerin başvurduğu kamu mekânları arasında derin bir fark vardır. Lüks özel hastanelerin gastronomi mekânlarını aratmayan kantinleri ile ekonomik güçlükler içindeki hastaların mütevazı koşulları arasındaki karşıtlık, sağlığın bir insan hakkından ziyade müşteri deneyimine dönüşme tehlikesini gözler önüne seriyor. Acı ve hastalık zengin-yoksul ayrımı gözetmez. Toplumların gelişmişliği, en zengin hastanın konforuyla değil, en yoksul hastanın erişebildiği insani ve eşit sağlık hizmetiyle ölçülmelidir.

………………………

İnsanlık tarihi boyunca tıp; ferdin toplumsal konumundan, cüzdanındaki bakiyeden ve mensup olduğu sınıftan bağımsız olarak "yaşatma" eylemini kutsayan narin bir alan olmuştur. Hipokrat’tan İbn-i Sina’ya ve oradan günümüze uzanan deontolojik gelenek, hekimlik sanatının ve sağlık mekânlarının temeline tek bir ilkeyi yerleştirir: İnsanın sırf "insan" olması dolayısıyla sahip olduğu dokunulmaz değer.

Ancak modern kapitalizm dünyasının serbest piyasa dinamikleri, sağlık hizmetlerini kamusal bir haktan ziyade derecelendirilmiş bir "müşteri deneyimine" dönüştürdükçe bu kadim anlayış zedelenmekte; hastaneler, mimarisinden kantinine kadar sınıfsal farklılıkların sergilendiği birer sahne haline gelmektedir.

Gastronomi mi, Hastane mi?

"Plus plus plus" bilmem ne bilmem ne olarak etiketlenen özel hastanelerin koridorlarında yürürken, mekânın bir tedavi kurumu mu yoksa yedi yıldızlı bir otel mi olduğunu ayırt etmek güçleşir. Bu kurumların "kantin" adı altında sunduğu imkânlar; şeflerin özel tarifleriyle donatılmış zengin menüler, yüksek estetik standartlarla tasarlanmış mutfaklar ve kusursuz sunumlarla göz doldurur. Elbette iyileşme sürecinde kaliteli beslenmenin rolü yadsınamaz; "can boğazdan geçer" deyişi tıbbi anlamda da somut bir karşılık bulur. Fakat burada takıldığımız asıl mesele beslenmenin biyolojik niteliği değil, şifa arayışının lüks tüketim kodlarıyla paranteze alınmasıdır.

O halde durumu bir adım öteye taşıyıp şu ironik öneriyi getirmemek işten bile değildir: Şehrin gurme restoranlarına ve yüksek yıldızlı lezzet mabetlerine de birer hastane monte edelim! Tevfik Fikret’in o ölümsüz Han-ı Yağma şiirindeki haykırışı hatırlayalım:

"Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin..."

Sonra bu sofralardan kalkanların, şanlarına yaraşır konfordaki bir hastane yatağına uzanıp hazımsızlığını, yükselen tansiyonunu ya da kontrolden çıkan şekerini aynı çatı altında tedavi ettirmesi —daha doğrusu dinlenmesi— piyasa mantığının kendi içindeki "kusursuz" konfor modeline tam oturur. Yiyen yesin, doyan doysun, hesabı da doğrudan ya da dolaylı yoldan birileri ödesin... Kinayenin tam merkezinde yer alan bu kurgu, ne yazık ki günümüz sağlık sektörünün acı bir karikatürüdür.

Öte yandan, aynı özel hastane sisteminin ya da genel sağlık düzeninin bir başka kapısına yöneldiğimizde ise bambaşka bir gerçeklikle karşılaşırız. Orada, cebindeki muayene farkını denkleştiremeyen, çaresizliğin ve belirsizliğin yüküyle bekleme salonlarını dolduran insanlar vardır. Abdurrahim Karakoç’un kaleme aldığı, Âşık Mahzuni Şerif’in sesiyle hafızalara kazınan o feryat yükselir duvardan duvara: Doktor Bey: Keyf için gelmedik buraya ... yani karnı aç, çocuğu hasta, yolu uzak; derdini, sızısını anlatabilmek için sabahtan akşama kadar sıra bekleyen insanın yalın ve sessiz çığlığı ...

Gerçi günümüzde kamu hastaneleri, Genel Sağlık Sigortası ve sosyal güvenlik şemsiyesiyle bu garibanların tedavi yükünü büyük oranda karşılar. Ancak kamu kurumlarının kantinlerinde bile paranın alım gücü belirleyici olduğundan, çelişki biçim değiştirerek varlığını sürdürür.

İşte modern sağlık mimarisinin ve anlayışının önümüze koyduğu tablo budur. Birincisinde satın alınabilen yüksek konforun ve statünün bir parçası haline getirildiği, tıp teknolojisinin kişiselleştirilmiş lüksle harmanlandığı ve sağlık hizmetinin en üst düzeyde sunulduğu imtiyazlı yapılar. İkincisinde son yıllardaki fiziki ve teknolojik gelişmelere rağmen eşitlenme imkânı bulunmayan şartlar nedeniyle, temel bir insan hakkı olmaktan başka ayrıcalığı olmayan; sıra numaralarının arkasında insanın ötekileştirilmemeye çalışıldığı, fakir ama onurlu kamu mekânlarında sunulan bitmez tükenmez sağlık hizmetleri ...

Tıbbi etik ve deontoloji bu yarılmaya göz yumamaz. Çünkü biyolojik bir gerçeklik olarak hastalık, gelir vergisi beyannamesine bakıp insan seçmez. Yüksek ateş, kişinin banka hesabındaki bakiyeyi okumaz; organ yetmezliği, hastanın sosyal statüsüne göre seyir değiştirmez. Acı, zenginle yoksul arasında bir fiyat tarifesi uygulamaz. Fizyolojik acı karşısında bütün bedenler eşittir.

Adalet versus Eşitlik

Tıp etiğinin temel sütunlarından biri olan adalet İlkesi, tıbbi kaynakların toplum içinde hakkaniyete uygun, adil ve eşit bir şekilde dağıtılmasını emreder. Deontolojik açıdan hekimin ve sağlık sisteminin birincil ödevi, müracaat eden her bireye yalnızca insan olma onurundan kaynaklanan değeri vermektir. Sağlık hizmetinin sunumunda "paran kadar sağlık" yaklaşımı, tıp mesleğinin varlık sebebini teşkil eden insani ve etik değerleri altüst eder.

Bir ülkenin medeniyet seviyesi ve zenginliği; zenginlerinin ne kadar lüks şartlarda seyahat ettiğiyle veya ne kadar görkemli hastanelerde yattığıyla ölçülmez. Aksine, o toplumdaki en alt gelir grubunun, en yoksul vatandaşın toplu taşımadan veya kamusal hizmetlerden ne kadar rahat yararlanabildiğiyle ölçülür. Aynı ilkeden hareketle: Bir toplumun sağlık anlayışı şa da nasıl desem sağlık hizmeti sunum kalitesi, en zengin hastasının ne kadar rahat ettiğinden çok, en yoksul hastasının ne kadar çaresiz kalmadığıyla ölçülür.

Sağlık mekânlarının estetik olarak iyileştirilmesi, hijyenik ve ferah ortamların sunulması elbette olumsuz bir durum değildir. Asıl tehlike, bu sunumun bir ayrıştırma aracına dönüşmesi; şifa dağıtan bir kurumun, kapitalin gücünü sergilediği bir vitrine evrilmesidir. Hastanelerin kantinlerinin ne kadar lüks olduğu, menülerinde hangi şeflerin imzasının bulunduğu tıbbi başarının veya etik erdemin bir kriteri olamaz.

Günün sonunda asıl mesele, hastane kantinlerindeki porselen tabakların parlaklığı ya da sunulan kahvelerin aroması değildir. Asıl mesele, o kantinlerden bir çay dahi almaya gücü yetmeyen bir babanın, hasta çocuğunun elinden tutarak o hastane kapısından içeri kendi onuruyla, başı dik ve eşit bir yurttaş olarak girip giremediğidir.

Tıp tarihi, binaların ihtişamıyla değil; hekimlerin ve sistemlerin insan onuruna gösterdiği saygıyla yazılır. Sağlığı piyasa şartlarının insafına bırakmak, sadece deontolojik ilkeleri ihlal etmekle kalmaz; toplumun adalet duygusunu ve ortak yaşam iradesini de zedeler. Şifa dağıtan mekânlar, sınıfsal imtiyazların değil, evrensel insan haklarının ve insani dayanışmanın tecelli ettiği alanlar olarak kalmalıdır.

Ancak o zaman Tevfik Fikret’in ve Abdurrahim Karakoç’un hicivlerini anlar ve Âşık Mahzuni Şerif’in davudi fakat bir o kadar da topraksı ve yanık haykırışıyla dertlenmekten kurtulabiliriz. Ve umulur ki bir gün, sadece hastane kapıları değil —başlı başına bir başka yazının konusu olan— eğitim imkânları ve toplumsal yaşamın tüm diğer alanları herkes için eşit ve aydınlık bir umut kapısına dönüşür.

I M G 20261015 W A0008