Geçenlerde bir gün, adımlarımı aceleye getirmeden, adeta zamana karşı isyan eder gibi yaptım ve yolumu İstiklal Caddesi’ne düşürdüm.

Tünel’den Taksim’e kadar olan o kadim güzergâhı, her zamanki hedefli koşar adımlarımdan farklı olarak, bu kez belki de ilk defa etrafıma bakına bakına, hatta başımı göğe kaldırarak yürüdüm. Güneşli bir gündü; ışık, İstanbul’un, o hırpalanmış ama asaletini hiçbir zaman yitirmemiş siluetine cömertçe dokunuyordu.
İşte o an, sıradan bir yürüme eyleminin ötesine geçen bir şey oldu. Sanki bir anda zamana meydan okudum veya nasıl desem duygusal bir uyanış yaşadım. Gözüm, bir binanın ikinci kat balkonundaki bir heykelle karşılaştı. Heykel duvara monte idi; soğuk ve katı bir malzemenin insan eliyle nasıl ruha büründüğünün canlı bir kanıtı gibiydi. Hayran kaldım. Olduğum yerde çakılıp kaldım ve bir süre o heykeli seyrettim. Sonra, sanki gözlerimin önünden sihirli bir perde kalkmış gibi, diğer binalara baktım. Yıllardır, belki de binlerce kez önünden geçtiğim hâlde nasıl olur da göremediğim bazı muazzam detayları fark ettim. Bunlar her biri başlı başına birer sanat eseri olan binalar, cephelerindeki incelikli süslemeler, aralara gizlenmiş heykellerle yani taşın dantel gibi işlenmiş dokularıydı.
O an, içimde derin bir hüzün dalgası yükseldi. Hayatın koşturmacası içinde, "görmek" ile "bakmak" arasındaki o tek adımlık uçurumda nasıl da kaybolmuştum? Avrupa’nın pek çok kentini gezmiş, oralarda kent merkezlerindeki binaların birer sanat eseri edasıyla, nazlı ve gururlu duruşlarını hayranlıkla izlemiştim. Oysa İstiklal Caddesi’ndeki binaların onlardan aşağı kalır hiçbir yanı yoktu. Aksine, doğunun ve batının kucaklaştığı, tarihin katman katman yığıldığı bu sokak, kendine has bir dramaya ve estetiğe sahipti. Ve ben bunu, yani kendi şehrimin ruhunu, daha yeni fark ediyordum. Ciddi şekilde hayıflandım. Gitmedim ama duyduğuma göre Leningrad’da da yani aslında St. Petersburg ama ben Leningrad demeyi, Lenin’e olan hürmetimi de bu arada ifade etme fırsatı olduğu için, tercih ediyorum. Bunu daha etik veya nasıl desem büyüleyici buluyorum. Orada da durum öyleymiş; turistlerin şehri gezerken binaların duvarlarındaki sanat eserlerine bakmaktan boyunları tutuluyormuş …
Sadece gelecek olursak. İnsan algısı dünyayı olduğu gibi değil, kendi zihinsel süzgecinden, alışkanlıklarından ve pratik kaygılarından geçerek kurgular. Burada gerçek ile algı arasında açıklık vardır. Modern kent insanı, bu açıklığı kendi elleriyle kapatır. Benim İstiklal Caddesi’ni turlarken yaşadığım şey ise aslında baktığım ama görmediğim şeyler bakımından bir uyanıştı.
Yıllarca o caddeden geçip de o heykelleri, o cephe kabartmalarını görememiş olmam, körlükten ziyade bir "alışkanlık kataraktı" idi. Şehir, modernizmin dayattığı "hedefe en hızlı şekilde ulaşma" dogmasıyla yüklenmiş olarak bir tüketim alanına indirgendiğinde, binalar da birer beton yığınına dönüşür. Burada kısa bir mola vererek, Walter Benjamin’in aylak gezgin ve Yusuf Atılgan’ın aylak adam adlı eserlerine atıf yapacağım. Çünkü o anda biri yabancı biri yerli olan bu iki romandaki kahramanlar üzerinden mekanikleşmeye karşı başkaldırının anlatıldığı hikayeleri hatırladım. Ben de o güneşli günde Tünel’den Taksim’e yürürken, biraz istem dışı da olsa bir aylak adam bilincine bürünmüştüm. Ve o an anladım ki; estetik bir nesne, ona bakan özne hazır olduğunda varlık sahnesine çıkar. Heykel oradaydı, bina onlarca yıldır yerindeydi, güneş aynı güneşti; ama ben yoktum. Benim zihnim başka yerlerde, geleceğin kaygılarında veya geçmişin telâşındaydı.
Mimarlık, sadece barınma ihtiyacının karşılandığı teknik bir mühendislik faaliyeti değildir; o, bir medeniyetin rüyasının, estetik vizyonunun ve ölümsüzlük arayışının taşa kazınmış halidir. İstiklal Caddesi’nin (eski adıyla Cadde-i Kebir’in) binaları, XIX. yüzyılın sonu ve XX. yüzyılın başındaki çok kültürlü ruhun ve en çok da oryantalist akımların harmanlandığı birer abidevi metindir.
Ancak biz bu metni okumayı unuttuk. Günümüzde insan, uyaranların çokluğu karşısında kendini korumak için bir kabuk geliştirir ve dış dünyaya karşı duyarsızlaşır. İstiklal’in o muazzam cephe süslemelerini, balkonlardaki mitolojik figürleri, alınlıklardaki kabartmaları göremeyişimiz, bu modern duyarsızlaşmanın bir sonucudur.
Avrupa’nın hemen bütün başkentlerinde ve elbette duyduğum kadarıyla en romantik çağrışımıyla beyaz gecelerin şehri Leningrad’da, turistlerin boyun tutulmasının sebebi, o kentlerin kendi estetik mirasına sahip çıkması ve bireye "dur ve bak" komutunu verecek bir kentsel ritim yaratabilmesidir. Oysa bizim metropollerimizde binalar, üzerlerine yapıştırılan kafe tabelaları, neon ışıklar ve çirkin klimalar altında boğuldu. İkinci kattaki o heykel, bana adeta bu kaotik gürültünün ortasında hayatta kalmaya çalışan sessiz bir çığlık gibi geldi.
İnsanın en büyük trajedilerinden biri, uzaktaki egzotik olana duyduğu hayranlığın, yakındakini ve sıradanı kutsallaştıran değeri körleştirmesidir. Paris’in sokaklarındaki binalara şiirler yazan bir insan, Beyoğlu’nun taşlarında aynı estetik dili neden okumasın? Benim hayıflanmam, aslında saf bir pişmanlıktan öte, anlık bir uyanışın getirdiği sarsıntıdır. "Ciddi şekilde hayıflandım" çünkü fark ettim ki, güzellik hep oradaydı; ben ise güzelliği göremeyecek kadar körleşmiş bir zaman diliminde ömür tüketiyordum. Oysa şehirler sanatın, gizemin ve modern mitolojinin ana rahmidir. Bilirsiniz İstiklal Caddesi, sadece bir alışveriş ve yürüyüş aksı değildir. Osmanlı’nın batılılaşma rüyasının, Levanten ihtişamının, entelektüel entrikaların ve toplumsal dönüşümlerin açık hava müzesidir. O binanın balkonundaki heykel, geçmişin sanatçısının bugünün insanına bıraktığı sessiz bir mektuptur.
Bugün, ekranlara gömülmüş, adımlarını nereye attığını bilmeyen, sadece dijital haritalardaki konum bilgilerine doğru koştururken dakikaların yönlendirdiği bir rotada yaşayan modern insan için belki de en büyük devrim, başını yukarı kaldırmaktır. Şimdi burada internette dolaşan, koşar adım yaşarken unuttuklarımıza dair verilmiş en güzel hatırlatmalardan birisi olan, bir kısa hikâyeye yer vermek iyi olacaktır.
Bir antropolog, Kızılderili kabilenin yaşlı ve bilge bir lideriyle birlikte uzun bir yolculuğa çıkar. İkisi ormanın derinliklerinde, patikalarda hızlı adımlarla ilerlemektedirler. Bilge lider, zaman zaman arkasına bakar, bir süre duraksar ve sonra yeniden yürümeye başlar.
Antropolog sorar:— "Neden sık sık durup arkaya bakıyorsun? Yolda bir tehlike mi var, birini mi takip ediyoruz?"
Bilge lider durur, sakin bir gülümsemeyle antropoloğa döner ve şöyle der:— "Hayır, bir tehlike yok. Sadece çok hızlı yürüyoruz... O kadar hızlı yürüyoruz ki, arkada kalan ruhlarımızın bize yetişmesini bekliyorum. Bedenimiz çok önde gitti, ruhumuz ise arkada kaldı. Ona yetişmesi için zaman tanıyorum."
Tünel’den Taksim’e uzanan o yürüyüş te bana bir kez daha gösterdi ki; seyahat etmek için binlerce kilometre yol kat etmeye gerek yoktur. Bazen asıl seyahat, her gün önünden körlemesine geçtiğimiz sokaklara ilk defa bakabilme cesaretini göstermektir. Yeter ki gözümüzün üzerindeki o görünmez külü üfleyelim. Yeter ki taşın hafızasına kulak verelim ve kendi caddelerimizi, yabancı bir turistin gözündeki o saf merakla yeniden keşfedelim. Çünkü bir kenti sevmek, en çok onu gerçekten "görmekle" başlar.