COP31, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da toplanacak. Hekimler ve sağlık profesyonelleri açısından bu konferansı önemli kılan, iklim değişikliğinin artık yalnızca bir çevre meselesi olarak değil; sıcaklığa bağlı hastalık ve ölümlerden enfeksiyon hastalıklarının değişen dağılımına, sağlık altyapısı üzerindeki baskıdan hizmet sürekliliğine kadar uzanan bir küresel halk sağlığı sorunu olarak ele alınmasıdır.

COP31’in bu bakımdan ayırt edici yanı, sağlığın iklim değişikliğinin sonuçlarının tartışıldığı bir yan başlık olarak kalmayıp, COP31 Eylem Ajandası’nın on öncelikli alanından biri olarak tanımlanmış olmasıdır. “Dynamic and Resilient Health Systems - Dinamik ve Dirençli Sağlık Sistemleri” başlığı, iklime dirençli, düşük karbonlu ve hakkaniyet odaklı sağlık sistemlerinin geliştirilmesini doğrudan konferansın uygulama gündemine yerleştirmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) de bu tercihi, sağlığın hem iklim değişikliğinin ön cephedeki etkilerinden biri hem de etkili bir iklim yanıtının temel koşullarından biri olarak giderek daha fazla tanındığının işareti olarak değerlendiriyor. Konferansın ilk günü olan 9 Kasım’ın COP31 Sağlık Günü olarak ayrılması da aynı yönde bir tercihe işaret etmektedir.

Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Sayın Murat Kurum’un başkanlığını yürüttüğü COP31, UNFCCC, DSÖ, Wellcome ve Global Climate and Health Alliance (GCHA) raporlarıyla birlikte okunduğunda, sağlık gündeminin merkezinde tek bir soru belirmekte: Son birkaç COP’ta hızla artan görünürlük, sağlık sistemlerinin sahadaki dayanıklılığını gerçekten değiştirebilecek kurumsal kapasiteye, finansmana, erken uyarı altyapısına ve ölçülebilir uygulamaya dönüşebilecek mi? Ev sahibi ülke olarak Türkiye’nin bu soruya yaklaşımı da, aşağıda ayrıca değineceğim üzere Antalya’daki önemli tartışmaların bir parçası olacak. Bu yaklaşımın sahadaki karşılığı ele alınırken, ülke genelinde çok sayıda afiliye hastanesi ve güçlü sağlık kadrosuyla Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nin (SBÜ) sürece sunabileceği katkılar da ayrı bir önem taşımaktadır.

Sağlığın COP31’deki yeri

COP31 Başkanlığı’nın Eylem Ajandası on temadan oluşmakta. Sağlık temasının gerekçesi ise daha operasyonel: Sıcaklığa bağlı hastalık ve ölümler, enfeksiyon hastalıklarının değişen dağılımı ve sağlık altyapısı üzerindeki artan baskı karşısında sistemlerin iklim şoklarını öngörebilmesi, absorbe edebilmesi, bunlara uyum sağlayabilmesi ve ardından hızla toparlanabilmesi.

Burada önemli bir yönetişime de dikkat çekilmesi gerekmektedir. COP31 Eylem Ajandası, UNFCCC kapsamındaki resmi müzakere gündemiyle aynı manaya gelmiyor. BM İklim Değişikliği Sekretaryası İcra Sekreteri Simon Stiell, 2026 Bonn toplantılarının ardından müzakereler ile Eylem Ajandası’nı ayrı fakat paralel ve tamamlayıcı iki hat olarak tanımlamıştır. Dolayısıyla “Dinamik ve Dirençli Sağlık Sistemleri” temasının Eylem Ajandası’na alınması güçlü bir siyasi ve uygulama sinyali olsa da tek başına taraflar için yeni ve bağlayıcı bir uluslararası yükümlülük yaratmadığını da belirtmek lazım.

Öte yandan bu ayrım, sağlık profesyonelleri açısından ayrıca önem taşımaktadır. Antalya’da sağlık alanındaki hareketliliğin önemli bir bölümü politika geliştirme, ülke deneyimlerinin paylaşılması, ortaklıkların kurulması, teknik araçların ölçeklendirilmesi ve finansmanla uygulamanın buluşturulması üzerinden ilerleyecek. Resmi müzakereler ise Paris Anlaşması kapsamındaki daha geniş yükümlülükler, uyum, ulusal katkı beyanları ve diğer karar süreçleri aracılığıyla sağlığı doğrudan ya da dolaylı biçimde etkileyecek. Bir başka deyişle, Sağlık Pavilyonu’nda ortaya konan iyi bir uygulama ile müzakere salonunda kabul edilen metin aynı hukuki ağırlığa sahip olmayacak; buna karşılık ilki, ikincisinin ülkelerde nasıl hayata geçirileceğini belirlemede ciddi bir rol üstlenecek.

COP31’in mevcut uygulama hedeflerinde dikkat çekici bir boşluk da bulunuyor. Başkanlık; elektrifikasyon, atık ve metan azaltımı, binaların enerji yoğunluğu ve döngüsel malzeme kullanımı gibi alanlar için 2035’e yönelik sayısal küresel hedefler açıklamış durumda. Buna karşın, “Global Implementation Targets” (Küresel Uygulama Hedefleri) listesinde sağlık sistemleri için bağımsız, sayısal bir 2035 hedefi yer almıyor. Sağlık teması “ölçülebilir sonuçlar” vurgusunu taşıyor; ancak resmi sağlık sayfası bu aşamada söz konusu sonuçları nicel bir küresel göstergeye dönüştürmek yerine uygulama alanlarını tarif ediyor. Bu durumu COP31 sağlık gündeminin bir zaafı olarak okumak zorunda elbette değiliz ama yine de Antalya zirvesi sonrasında özellikle sağlık alanında hangi göstergelerin müzakere edildiği ve bu göstergelerin iklim krizi açısından nasıl değerlendirileceği sorusu bir muamma olarak duruyor.

Antalya Sağlık Pavilyonu ve DSÖ-Wellcome işbirliği

COP31’de sağlık gündeminin en görünür merkezi şüphesiz Sağlık Pavilyonu olacak. DSÖ’nün güncel duyurusuna göre Pavilyon, DSÖ’nün Wellcome ve küresel sağlık topluluğuyla işbirliği içinde düzenlediği ve 9-20 Kasım boyunca COP31’in Birleşmiş Milletler tarafından yönetilen Mavi Bölgesi’nde (Blue Zone) faaliyet gösterecek bir platform. DSÖ, Pavilyon’un amacını küresel sağlık topluluğunu ve sağlık dışındaki kilit sektörleri bir araya getirerek sağlığı iklim tartışmalarının merkezine taşımak olarak tanımlamakta. Bu konuda, iki haftalık program için 60’tan fazla etkinlik planlanmış durumda.

Sağlık Pavilyonu’nun 9 Kasım’daki Sağlık Günü konferansın açılış gününe yerleştirilmiş olması; ertesi gün, 10 Kasım’da Sağlık Pavilyonu’nda ATACH Günü düzenlenecek olması da tesadüfi görünmüyor. 11-12 Kasım’daki Dünya Liderleri Zirvesi’nden hemen önce sağlık sistemlerinin gündeme alınması, teknik sağlık tartışmalarını siyasi karar alma düzeyine yaklaştıran bir takvim oluşturmakta. DSÖ’nün Haziran 2026’daki Bonn hazırlık etkinliği de aynı çizgiyi izlemiş; Belém Sağlık Eylem Planı (Belém Health Action Plan), ATACH ve Küresel Uyum Hedefi değerlendirilerek Antalya için öncelikler tartışılmıştı.

DSÖ-Wellcome işbirliğini yalnızca fiziksel bir pavilyon ortaklığı olarak görmek eksik kalır. Wellcome Trust ile UNFCCC Sekretaryası arasında COP30 öncesinde başlatılan üç yıllık stratejik ortaklığın amacı, sağlık alanındaki güçlü bilimsel kanıtın iklim politikası yapımına daha sistematik biçimde aktarılması. UNFCCC, bu işbirliğinin özellikle direnç oluşturma, sera gazı kirliliğini azaltma ve iletişim alanlarında sağlık kanıtından yararlanacağını; aşırı sıcaklık, hava kirliliği, enfeksiyon hastalıkları, ruh sağlığı ve gıda güvensizliği gibi risklere odaklanacağını açıklamıştı. Wellcome da COP30 sonrasında Belém Sağlık Eylem Planı ve Küresel Uyum Hedefi kapsamındaki sağlık göstergelerini desteklediğini ve bu çalışmayı COP31’e taşıyacağını bildirmişti.

Bu iki ortaklık düzeyini birbirinden ayırmak doğru olur. COP31 Sağlık Pavilyonu DSÖ, Wellcome ve sağlık topluluğu tarafından yürütülmekte fakat Wellcome’ın UNFCCC ile üç yıllık stratejik ortaklığı ise daha geniş bir iklim politikası ve bilimsel kanıt altyapısına hizmet ediyor. İlki Antalya’daki sağlık topluluğunun ana buluşma mekanını oluştururken ikincisi, sağlık temasının iklim kararlarına taşınması için kurumsal bir kanal sağlıyor.

Pavilyon programının yanı sıra DSÖ, resmi UNFCCC yan etkinlik programında da yer almakta. 14 Kasım 2026’da düzenlenecek “Resilient and dynamic health systems: progress from recent COPs” başlıklı DSÖ etkinliğinde son COP’lardan edinilen deneyim, ülke uygulamaları ve dirençli sağlık sistemleri için öncelikler tartışılacak. UNFCCC programı, katılımcılar arasında Brezilya, Türkiye ve Avustralya’dan sağlık odak noktalarının yanı sıra; müzakere gruplarını, sağlık uzmanlarını, sivil toplumu ve insani yardım aktörlerini de kapsamakta.

“Dinamik ve dirençli sağlık sistemi” nasıl tanımlanıyor?

COP31’in sağlık yaklaşımında “direnç”, yalnızca afet sırasında sağlık kuruluşlarının ayakta durabilmesi, açık kalabilmesi anlamına gelmemektedir. Resmi Eylem Ajandası birbirine bağlı yedi uygulama alanı tanımlamakta: iklime dirençli ve düşük karbonlu altyapı; iklim risk değerlendirmesi ve sürveyans; çoklu tehlike erken uyarı ve yanıt sistemleri; yapay zekâ ve dijital sağlık; iklim konusunda yetkin sağlık işgücü; Tek Sağlık (One Health) ve sektörler arası koordinasyon; uluslararası işbirliği ve sürdürülebilir finansman.

Bu çerçevede bir sağlık kuruluşunun dirençli sayılabilmesi, örneğin sıcak hava dalgası, sel ya da fırtına sırasında enerji, su, ilaç, laboratuvar, dijital sistemler ve temel klinik hizmetler bakımından sürekliliği koruyabilmesini gerektiriyor. Ulusal düzeyde ise bu tanım, meteorolojik ve epidemiyolojik verilerin birbirinden kopuk tutulması yerine iklim verilerinin hastalık sürveyansına, planlamaya ve erken uyarı mekanizmalarına bağlanması olarak öne çıkıyor. COP31 metni, iklime duyarlı hastalıklar ve aşırı hava olayları için çoklu tehlike erken uyarı sistemlerini önceliklendiriyor. Yapay zekâ ve dijital sağlık da kendi başına bir teknoloji hedefi olarak değil; tahmin kapasitesini, kanıta dayalı karar vermeyi ve kaynak yönetimini geliştirecek araçlar olarak konumlandırılıyor. Bu yaklaşım, DSÖ’nün 2023’te yayımladığı Operational Framework for Building Climate Resilient and Low Carbon Health Systems ile büyük ölçüde örtüşmektedir. DSÖ’nün çerçevesi, sağlık sistemlerinin iklim risklerine karşı dayanıklılığını artırırken kendi çevresel ayak izlerini de azaltmalarını öngörüyor. Bunun gerekçesi yalnızca iklim politikasıyla uyum sağlamak değil. Çünkü DSÖ’ye göre sağlık sektörü küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık %5’inden sorumlu. Dolayısıyla düşük karbonlu sağlık hizmeti, COP31 sağlık gündeminde tali bir çevre başlığı değil; sistem kalitesi, kaynak verimliliği ve uzun vadeli sürdürülebilirlikle ilişkilendirilen bir sağlık sistemi dönüşümünün parçası. DSÖ, bu dönüşümün ülkelerin gelir düzeyine, sağlık hizmetlerine erişim ihtiyacına ve mevcut emisyon profiline göre farklı yollar izlemesi gerektiğinin de altını çizmekte.

Dayanıklılık ihtiyacının ölçeği de geniş tutlmuş durumda. DSÖ, dünya nüfusunun yaklaşık 3,6 milyarının iklim değişikliğine karşı yüksek derecede duyarlı bölgelerde yaşadığını bildiriyor. Kurumun uzun süredir kullandığı metodoloji, 2030-2050 döneminde yalnızca yetersiz beslenme, sıtma ve sıcaklık stresi kaynaklı yılda yaklaşık 250 bin ek ölüm öngörüyor. Bu rakamın iklim değişikliğinin toplam sağlık yükünü yansıtmadığını özellikle vurgulamak gerekir. Çünkü DSÖ’nün dayandığı risk değerlendirmesi olası sağlık sonuçlarının yalnızca bir alt kümesini modellemekte ve ekonomik kalkınma ile sağlık hizmetlerindeki ilerlemenin süreceği varsayılmakta. Bu nedenle 250 bin, bir üst sınır olarak değil; sınırlı sayıda sonuç için üretilmiş bir model tahmini olarak yorumlanmalıdır. Bu noktada ise, COP31’in “dinamik” sözcüğüne yüklediği anlam belirginleşiyor. Amaç, geçmiş afet deneyimlerine göre hazırlanmış durağan acil durum planlarından ziyade değişen sıcaklık profiline, yeni hastalık dağılımlarına, nüfusun kırılganlıklarına ve güncellenen risk verisine göre kendini yeniden ayarlayabilen sağlık sistemleri kurmak. Sağlık işgücünün iklim yeterliliğinin ayrı bir öncelik olarak tanımlanması da dirençliliğin yalnızca bina ve teknoloji yatırımıyla sağlanamayacağının resmi düzeyde kabul edildiğini göstermekte. Bu kabul, sağlık işgücünü yetiştiren ve klinik hizmeti akademik birikimle bir arada yürüten sağlık bilimleri üniversitelerinin iklim-sağlık gündemindeki sorumluluğunu da doğrudan görünür kılmaktadır.

Antalya Initiative for Health Resilience: taahhüt ile uygulama arasındaki boşluğa bir yanıt

COP31 sağlık gündeminin uygulamaya dönük en somut araçlarından bir diğeri de, Antalya Initiative for Health Resilience (AIR - Antalya Sağlık Dayanıklılığı Girişimi). COP31 Başkanlığı tarafından yayımlanan kavram notu, sorunu doğrudan bir uygulama boşluğu üzerinden tarif etmekte: İklim ile sağlık arasındaki ilişki siyasi belgelerde giderek daha görünür hale gelse de bu kabul henüz her ülkede ulusal planlama, bütçeleme, sağlık altyapısı, işgücü, sürveyans ve yerel risk değerlendirmelerine sistematik biçimde yansımış değil. Belgede iklim-sağlık finansmanının koordinasyonu, dirençli sağlık altyapısı ve insan kaynağı, veri platformları ve yerel risk değerlendirmeleri, uygulamanın eksik kaldığı alanlar arasında sayılmakta.

AIR’ın planlanan temel çıktısı “Implementation Framework for Dynamic and Resilient Health Systems”, yani Dinamik ve Dirençli Sağlık Sistemleri için gönüllülük esasına dayalı bir uygulama çerçevesi. Kavram notu, bu çerçevenin yeni ve paralel bir rehberlik katmanı yaratmak üzere tasarlanmadığını özellikle belirtiyor. Amaç, DSÖ’nün mevcut operasyonel çerçevesini, ülke deneyimlerini, teknik uzmanlığı, finansmanı ve yenilikçi araçları birbirine bağlamak; bir başka deyişle mevcut normatif bilginin sahaya geçiş süresini kısaltmak.

AIR üç sütun üzerine kurgulanmış durumda. İlki politika tutarlılığı ve uygulama desteği: iklim-sağlık taahhütlerinin ulusal sağlık planlarına ve uygulama yol haritalarına dönüştürülmesi. İkincisi, iklim bilgisine dayalı sağlık istihbaratı ve dijital yenilik: iklim ve sağlık verilerinin entegrasyonu, tahmine dayalı analiz, erken uyarı ve dijital sağlık çözümleri. Üçüncüsü ise kapasite ve uygulama desteği: iklim-sağlık kaynaklarına erişimin kolaylaştırılması ve sağlık profesyonelleri, politika yapıcılar ile acil durum ekiplerinin teknik kapasitesinin artırılması.

Girişimin yönetişim tasarımı, COP31’in sağlık gündeminin nasıl kalıcı hale getirilmek istendiğini de gösteriyor. Kavram notuna göre AIR, Sağlık Bakanlığı tarafından COP31 bağlamında ve UNFCCC Sekretaryası ile yakın işbirliği içinde başlatılıyor. DSÖ ve Alliance for Transformative Action on Climate Change and Health (ATACH) operasyonel koordinasyonu desteklerken ATACH, ülkelerden ve ortaklardan gelen deneyimlerin belgelenmesi, sentezlenmesi ve paylaşılmasında kullanılacak. Elde edilen derslerin DSÖ/ATACH kanalları üzerinden paylaşılması ve COP32’ye uzanan gündeme katkı sunması öngörülmekte. Girişim, hükümetler ve sağlık bakanlıklarının yanı sıra BM kuruluşları, finansal kurumlar, akademi ve devlet dışı aktörlerin katılımına da açık.

ATACH’ın bu noktada merkezi bir rol üstleneceği açıkça görünmekte. DSÖ’nün güncel COP31 sayfasına göre ağ, 100’ün üzerinde ülke ve 100’ün üzerinde ortağı bir araya getiriyor. ATACH’ın temel işlevi; ülkelerin iklim ve sağlık gereksinimlerini belirlemek, teknik desteği ve bilgi paylaşımını kolaylaştırmak, ilerlemeyi izlemek ve sağlık sistemlerinin iklim dayanıklılığına ilişkin çalışmaları ölçeklendirmek.

Belém’den Antalya’ya uzanan sağlık hattı

COP31’in sağlık gündemi sıfırdan oluşturulmadı; son birkaç COP’ta oluşan yapının devamı niteliğinde. COP26 sonrasındaki sağlık sistemi taahhütleri ATACH’ın gelişmesine zemin hazırladı. COP30’da ise Brezilya Başkanlığı, Belém Sağlık Eylem Planı’nı sağlık odaklı temel uyum girişimi olarak başlattı. DSÖ’ye göre ise plan iki yatay ilke etrafında şekilleniyor: sağlıkta hakkaniyet ve iklim adaleti ile sağlık-iklim yönetişiminde liderlik ve toplumsal katılım. Planın üç uygulama hattı ise iklim bilgisine dayalı sürveyans ve izleme; kanıta dayalı politika, strateji ve kapasite geliştirme; yenilik, üretim ve dijital sağlıktan oluşmakta. Belém Planı, sağlık sistemlerinin ne tür bir uyum kapasitesine ihtiyaç duyduğunu daha görünür kılarken COP31 belgeleri bu kapasitenin nasıl kurumsallaştırılacağına odaklanmakta. Kurumsallaşmanın da, risk değerlendirmesinin ulusal planlamaya dahil edilmesi, erken uyarı sistemleri, dijital altyapı, iklime hazırlıklı sağlık işgücü, düşük karbonlu ve dayanıklı tesisler, Tek Sağlık koordinasyonu ve sürdürülebilir finansman ile gerçekleşeceği belirtilmekte. DSÖ’nün Haziran 2026 Bonn etkinliğinde Belém Planı, ATACH ve Küresel Uyum Hedefi’nin birlikte ele alınması da bu sürekliliğin bilinçli olarak kurulduğunu gösteriyor.

DSÖ ile Brezilya’nın COP30 özel raporuna göre, ulusal sağlık uyum planlarının yalnızca %54’ü sağlık tesislerine yönelik riskleri değerlendirmekte. Aynı rapor, 2015-2023 döneminde çoklu tehlike erken uyarı sistemine sahip ülke sayısının 101’e yükseldiğini; ancak kapsama ve etkinlik bakımından, özellikle en az gelişmiş ülkeler ile küçük ada devletlerinde önemli açıkların sürdüğünü bildiriyor. DSÖ, sağlık sektörünün küresel emisyonların yaklaşık %5’ini oluşturduğunu hatırlatarak uyum ile düşük karbonlu dönüşümün eş zamanlı yürütülmesi gerektiğini savunmakta.

Ev sahibi ülke Türkiye’nin iklim diplomasisi ve sıfır atık deneyimi

Belém’den devralınan bu birikimle, Antalya’da eklenecek bilgi ve tecrübeyi değerlendirirken Türkiye’nin tutumunu da ayrıca ele almak gerekmekte. AIR’ın Sağlık Bakanlığı tarafından başlatılması ve UNFCCC yan etkinlik programında Türkiye’den sağlık odak noktalarının yer alması, Türkiye’nin COP31’e yalnızca organizasyon düzeyinde katkı sunmadığını göstermekte. Konferansa hazırlık sürecinde izlenen çizgi, gündemin oluşmasını bekleyen değil, gündeme somut araçlar öneren proaktif bir iklim diplomasisi olarak okunabilir. Sağlık alanında bunun karşılığı, Eylem Ajandası’ndaki sağlık temasına ev sahibi ülkenin sağlık bakanlığı eliyle bir uygulama girişiminin eşlik etmesidir.

Bu diplomasinin sağlıkla doğrudan ilişkili bir diğer boyutu atık politikası olarak göze çarpmakta. COP31 Başkanlığı’nın 2035’e yönelik sayısal küresel hedefler açıkladığı alanlar arasında atık ve metan azaltımının da bulunması, bu başlığın iklim gündemindeki ağırlığını yansıtıyor. Atık yönetimi hava, su ve toprak kirliliği üzerinden toplumun maruziyet profilini; sağlık kuruluşları özelinde ise hem tıbbi atığın güvenli bertarafını hem de sektörün çevresel ayak izini doğrudan ilgilendirmekte.

Türkiye’de bu alandaki birikimin önemli bir kısmı sıfır atık yaklaşımı etrafında şekillendi. Sayın Emine Erdoğan’ın himayelerinde ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı işbirliğinde çalışmalarını sürdüren Sıfır Atık Vakfı, bu yaklaşımın hem sahada uygulanmasına hem de kavramsal ve kuramsal zeminde geliştirilmesine yönelik çalışmalar yürütmekte. Atığın oluşumunu kaynağında önlemeyi, ayrıştırmayı ve geri kazanımı esas alan bu modelin iklim politikası açısından değeri, emisyon azaltımını gündelik kurumsal pratiğe bağlayabilmesinde yatıyor. Halk sağlığı açısından değeri ise, kirliliği ve maruziyeti kaynağında sınırlayan önleyici bir mantığa dayanmasında.

Türkiye’nin COP31 sürecine katkısı, bakanlık düzeyindeki girişimler ve sıfır atık deneyimiyle de sınırlı kalmamaktadır. Mensubu bulunduğum SBÜ, ülkenin farklı bölgelerinde kendisine afiliye çok sayıda eğitim ve araştırma hastanesi ile bünyesindeki güçlü akademik ve klinik sağlık kadrosu sayesinde, AIR’ın öngördüğü uygulama hedeflerinin sahaya taşınmasında özgün bir konum üstlenmektedir. Bu yapı; iklim ve sağlık verilerinin entegrasyonu, iklime duyarlı hastalıkların sürveyansı, sağlık tesislerinde hizmet sürekliliğinin izlenmesi ve iklim konusunda yetkin sağlık işgücünün yetiştirilmesi gibi COP31 sağlık temasının çekirdek alanlarında, geniş ölçekli ve doğrudan sahadan beslenen bir kanıt üretimini mümkün kılmaktadır. Bu nedenle SBÜ, iklim değişikliğiyle mücadelede yalnızca akademik bilgi üreten bir kurum olarak değil; ulusal iklim-sağlık politikalarımızın şekillenmesine kanıta dayalı katkı sunabilecek önemli bir aktör olarak da öne çıkma potansiyeli taşımaktadır.

SBÜ’nün bu alandaki katkı potansiyelini güçlendiren bir diğer unsur ise toplumla kurduğu geniş etkileşim olarak öne çıkmaktadır. Üniversitenin benimsediği “dumansız hava sahası” vizyonu, tütün kontrolü alanında toplum sağlığını koruma iradesini kurumsal bir kimliğe dönüştürmektedir. Bu vizyon aynı zamanda temiz hava, önleyici sağlık ve davranış değişikliği ekseninde iklim-sağlık gündemiyle doğal bir bağ kurmaktadır. Ülke genelindeki afiliye hastaneleri ve sosyal ortamlarda yürüttüğü faaliyetler aracılığıyla her gün çok sayıda hasta, hasta yakını, öğrenci ve sağlık çalışanına ulaşan SBÜ, bu yüksek etkileşim gücü sayesinde iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkilerine ilişkin farkındalığın toplumun geniş kesimlerine yayılmasında kritik bir rol üstlenebilecek konumda bulunmaktadır. Nitekim sıcak hava dalgalarından hava kirliliğine, değişen enfeksiyon hastalığı örüntülerinden ruh sağlığı üzerindeki baskılara kadar uzanan risklerin korkutucu boyutlarının kontrol altına alınması, yalnızca sağlık sistemlerinin teknik hazırlığına değil; toplumun bu riskleri tanıyan, erken uyarılara doğru yanıt veren ve koruyucu davranışları içselleştiren bir bilince ulaşmasına da bağlı bulunmaktadır. Hastanelerin, sağlık mesajlarının topluma doğrudan ve güvenilir biçimde iletilebildiği temas noktaları arasında yer aldığı düşünüldüğünde, SBÜ’nün sahip olduğu bu yaygın erişim ağı, COP31’de vurgulanan dirençlilik hedefinin toplumsal tabanını güçlendirecek önemli bir kaldıraç işlevi görmektedir.

COP31’in asıl sınavı: görünürlükten ölçülebilir uygulamaya

Antalya’dan hemen önce yayımlanan DSÖ verileri, sağlık gündeminin geldiği noktayı açık biçimde ortaya koymakta. DSÖ’nün 19 Ekim 2026 tarihli ve üçüncü nesil Ulusal Katkı Beyanlarını inceleyen küresel değerlendirmesi, 114 belge üzerinden 140 Tarafı kapsıyor. Tarafların %91’i sağlık konusuna değiniyor, %59’u azaltım önlemlerinin sağlık açısından ortak yararlarını tanımlıyor ve %55’i sağlığa özgü uyum eylemlerine ya da hedeflerine yer veriyor. Buna karşılık yalnızca %11’inde sağlık sektörüne yönelik bir emisyon azaltım tedbiri ya da hedefi bulunmakta. Sağlıkla ilişkili iklim eylemleri için gereken kaynakları hesaplayanların oranı ise yalnızca %23.

Bu rakamlar, COP31 sağlık gündeminin temel sorununu da netleştirmekte: Sağlığın iklim politikasında yeri tartışılmaz fakat asıl olan sağlığın bütçelenmiş ve izlenebilir politikaya dönüştürülmesi meselesi. DSÖ de kendi değerlendirmesinde spesifik, kanıta dayalı ve finanse edilmiş taahhütlere, sağlık kazanımlarının iyi nicelleştirilmesine ve sağlığın iklim politikalarının tamamına güçlü biçimde entegre edilmesine ihtiyaç olduğunu belirtmekte.

Bu noktada, GCHA öncülüğündeki sağlık ve çevre kuruluşlarının COP31 Başkanlığı’na yönelik 2026 çağrısı da benzer bir noktaya işaret etmekte. Aralarında sağlık meslek örgütleri, akademik ağlar ve küresel sağlık kuruluşlarının bulunduğu 74 kuruluş, sağlığın bağımsız bir Eylem Ajandası önceliğinin olmasını talep etmiş durumda. Bu talep bugün, “Dinamik ve Dirençli Sağlık Sistemleri” başlığıyla COP31’de karşılık buldu. Aynı çağrının ikinci talebi ise daha zor: Sağlığın enerji, ulaşım, sanayi, tarım, atık ve uyum politikalarının tümünde sistematik olarak değerlendirilmesi. Atık başlığında yukarıda değindiğim ulusal deneyim, bu talebin somut karşılıklarından biri olarak görülebilir. Sağlık gündemini Sağlık Pavilyonu ile sınırlamamak açısından bu talep belirleyici bir önem taşımakta; zira sağlık sistemi ne kadar iyi hazırlanmış olursa olsun, maruziyetleri üreten enerji, kentleşme, gıda ve ulaşım politikaları değişmediği sürece klinik hizmetlerin üzerine düşen yük artmaya devam edecektir.

Bu nedenle COP31’i sağlık açısından değerlendirirken yalnızca kaç panel düzenlendiğine ya da sağlık sözcüğünün nihai metinlerde kaç kez geçtiğine bakmak yetersiz kalacaktır. Sağlık profesyonelleri açısından asıl anlamlı göstergeler; iklim risk değerlendirmelerinin ulusal sağlık planlarına entegre edilmesi, sağlık tesislerinde hizmet sürekliliğinin güvence altına alınması ve meteorolojik verilerin hastalık sürveyans sistemleriyle doğrudan ilişkilendirilmesidir. Buna ek olarak; iklime duyarlı hastalıklar için erken uyarı mekanizmalarının genişletilmesi, iklim koşullarının insan gücü planlamasına dâhil edilmesi ve tüm bu çerçevenin somut finansman kaynaklarıyla desteklenmesi kritik önem taşır. Belirtilen bu kriterlerin tamamı, COP31 Başkanlığı’nın sağlık temasında ve AIR’ın üç sütununda açıkça karşılığını bulan uygulama alanlarıdır.

Sürecin bir diğer kritik değerlendirme ölçütü ise eşitlik olmalıdır. Nitekim COP31’in resmi sağlık tanımında eşitlik odaklı (equity-focused) ifadesi bilinçli bir şekilde tercih edilirken, Belém Planı da sağlık ve iklimdeki eşitliği yatay ilkeleri arasına yerleştirmektedir. İklim şoklarının sağlık üzerindeki yıkıcı etkileri eşit dağılmadığı gibi; hastane altyapısına, erken uyarı sistemlerine, sağlık personeline, veri kapasitesine ve finansmana erişim imkanları da ülkeler ve topluluklar arasında derin eşitsizlikler barındırmaktadır. Bu bağlamda dirençlilik hedefinin asıl değeri, ileri teknolojiye sahip sistemlerin dayanıklılığını artırmaktan ziyade; iklim riskinin yüksek ancak sağlık kapasitesinin sınırlı olduğu bölgelerde temel hizmet sürekliliğinin güvence altına alınmasıyla ortaya çıkacaktır.

Antalya’nın sağlık gündemi açısından taşıdığı önem de tam olarak bu noktada belirginleşmektedir. COP31, sağlığı iklim gündemine ilk kez taşıyan konferans olmayacaktır; zira önceki zirveler bu entegrasyonu halihazırda başlatmıştır. Antalya’nın asıl iddiası, bu vizyonu bir sonraki aşamaya taşıyarak somut bir uygulama mimarisi inşa etmektir. DSÖ ve Wellcome’ın Sağlık Pavilyonu, ATACH’ın ülke ağı, Belém’den devralınan eylem çerçevesi ve AIR’ın önerdiği politika-veri-kapasite üçlüsü ortak bir hedef etrafında kenetlenmektedir: Odak noktasını, iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkilerini belgelemekten çıkarıp; bu etkilere karşı dirençli sağlık sistemlerini fiilen hayata geçirmeye kaydırmak.

Dolayısıyla COP31 sonrasındaki belirleyici tartışma, “Sağlığın Antalya’da görünür olup olmadığı” etrafında şekillenmeyecektir; nitekim bu görünürlük zaten sağlanmış durumdadır. Asıl kritik soru, Antalya’da kurulan bu çerçevenin ülkelerin hastane altyapılarında, sürveyans sistemlerinde, erken uyarı mekanizmalarında, sağlık iş gücü planlamalarında ve ulusal bütçelerinde ne ölçüde somutlaşacağıdır. DSÖ’nün COP31’den yalnızca üç hafta önce yayımladığı NDC (Ulusal Katkı Beyanı) incelemesi, siyasi düzeydeki kabuller ile sahadaki uygulama arasındaki uçurumun hâlâ geniş olduğunu ortaya koymaktadır. Antalya’nın sağlık gündeminin gerçek başarısı, bu uçurumu ne oranda kapatabildiğiyle ölçülecektir. Ev sahibi ülke olarak Türkiye’nin, AIR ve Sıfır Atık vizyonu üzerinden inşa ettiği deneyimle sürece sunduğu katkı da tam olarak bu sonuç odaklı ölçüt üzerinden değerlendirilecektir. Bu ölçütün karşılanmasında, geniş hastane ağı, güçlü sağlık kadrosu ve toplumla kurduğu yüksek etkileşim gücüyle SBÜ gibi kurumların sahada üstleneceği rol de belirleyici bir yer tutmaktadır.