1942 yılında New York’ta, Columbia Üniversitesi’nin koridorlarında kurulan küçük bir ekip, İkinci Dünya Savaşı’nın en kanlı ve en zor sorularına kâğıt kalemle cevap arıyordu. Kendilerine İstatistik Araştırma Grubu diyen bu mütevazı ekibin kadrosunda, yıllar sonra Nobel Ekonomi Ödülü’nü alacak olan Milton Friedman ve George Stigler gibi isimler de vardı; fakat o devasa hesaplamaların yükünü asıl çekenler, çoğu matematik mezunu otuz genç kadındı.

Bir gün gruba askerî yetkililerden ölümcül bir soru geldi. Görevden dönmeyi başaran bombardıman uçaklarının gövdeleri ve kanatları kurşun delikleriyle delik deşikti; motor kısımlarında ise çok daha az hasar vardı. Çelik zırh çok ağırdı ve uçağın her yerine kaplanamazdı; aksi takdirde uçak hantallaşır ve menzili tehlikeli biçimde kısalırdı. Yetkililere göre çözüm son derece basitti: Elimizdeki zırhı, uçakların en çok mermi yediği yerlere, yani deliklerin en yoğun olduğu gövde ve kanatlara koymalıydık.

Grubun en parlak beyinlerinden biri, bugün Romanya sınırları içindeki Cluj’da doğmuş olan matematikçi Abraham Wald’dı. Nazi Almanyası’nın Avusturya’yı ilhak etmesinin ardından Viyana’daki kürsüsünü kaybetmiş ve çareyi Amerika’ya sığınmakta bulmuştu. Anlatılanlara göre Wald, masadaki verileri bir süre inceledi ve askerî yetkilileri şaşkına çeviren o meşhur cevabı verdi: Zırhı deliklerin olduğu yere değil, hiç delik olmayan yerlere koyun.

Çünkü o eksik delikler, geri dönmeyi başaramayan uçaklardaydı. Motorundan isabet alan uçaklar çoktan okyanusa veya düşman toprağına çakılmış, bu yüzden masadaki verilerin arasına hiçbir zaman girememişti. Gövdesi delik deşik olduğu hâlde üsse dönebilen uçaklar ise komutanlara aslında tek bir gerçeği haykırıyordu: Gövdeden vurulmak bir uçağın sonu değildir. Asıl ölümcül tehlike, hiç delik göremediğimiz o pürüzsüz yüzeylerde, yani motorlarda saklıydı.

Zihnimizin sıkça düştüğü bu kör noktanın bugün bilimsel bir adı var: Hayatta Kalana Odaklanma Yanılgısı (Survivorship Bias). Yani acımasız bir elekten geçip bize ulaşmayı başaranlara bakarak, o elekte takılıp kalanları hiç hesaba katmadan büyük sonuçlar çıkarmak. Masamıza gelen veri, daha masaya ulaşmadan ayıklanmıştır; asıl hikâyeyi ise çoğu zaman o masaya hiç oturamayanlar anlatır.

Abraham Wald’ın bu dramatik hikâyesi, zamanla bir efsaneye dönüşmüş olsa da geride bıraktığı ders, savaş yıllarının çok ötesine uzanır.

Hepimiz o meşhur, “Eskiden buzdolapları otuz yıl giderdi, şimdikiler hemen bozuluyor” sitemini duymuşuzdur. Belki bir yönüyle doğrudur; ama bugün hâlâ mutfağımızda gururla çalışan o otuz yıllık buzdolapları, beş yılda bozulup çoktan hurdalığa gömülen binlerce kardeşinin arasından "hayatta kalmayı" başaran istisnalardır. Eski şarkıların daha anlamlı ve güzel olduğunu düşünürüz; çünkü zihnimiz o yılların unutulup gitmiş yüzlerce sıradan şarkısını değil, yalnızca zamana direnmeyi başarmış şaheserlerini hatırlar. Okulu bırakıp garajda dev şirketler kuran milyarderlerin hikâyesi dilden dile dolaşırken; okulu bırakıp hiçbir yere varamayan, hayalleri yarım kalan milyonlarca gencin hikâyesini kimse yazmaz. Çünkü başarı kitaplarının rafları, yalnızca geri dönmeyi başaran uçaklarla doludur.

Bazen bu yanılgı son derece bilimsel bir kılıkta karşımıza çıkar. 1987’de yayımlanan ilginç bir çalışmada, New York’taki bir veteriner kliniğine binalardan düşüp getirilen 132 kedi incelendi. Kedilerin şaşırtıcı bir şekilde yüzde 90’ı hayatta kalmıştı. Ancak asıl tuhaf bulgu başkaydı: Belli bir yükseklikten sonra, daha yüksek katlardan düşen kediler çok daha az yaralanmış görünüyordu. Bunun için hemen bilimsel bir açıklama üretildi: Kediler bir süre düştükten sonra hızlanmayı bırakıyor, vücutlarını gevşetiyor ve bir paraşüt gibi açılarak yere yavaşça iniyordu. Belki gerçekten de öyledir. Ama akla gelmeyen çok daha basit ve acımasız bir olasılık daha vardı: Çok yüksekten düşüp anında ölen bir kediyi kimse telaşla veteriner kliniğine götürmez. Kliniğe getirilmeyen o kedi, doğal olarak veri setine de giremez.

Son derece katı kuralları olan tıp dünyası bile bu tuzaktan muaf değildir. 2001 yılında, saygın tıp dergilerinden Annals of Internal Medicine’de yayımlanan bir çalışma, Oscar kazanan oyuncuların, ödül alamayan meslektaşlarından yaklaşık dört yıl daha uzun yaşadığını ilan etti. Bu haber dünya basınında büyük yankı uyandırdı; şöhretin ve başarının insan ömrünü uzattığı konuşuldu. Ancak beş yıl sonra aynı dergide yayımlanan bir yeniden analiz, o devasa yanılgıyı gözler önüne serdi: Oscar kazanmak için, önce o güne kadar hayatta kalmanız gerekir. Ödülü henüz alamadan ölen bir oyuncu, "kazananlar" grubuna hiçbir zaman dâhil edilmez. İlk araştırma, kazananların ödülden önce yaşadığı yılları da sanki "ödülün kazandırdığı ömür" gibi hesaba katmıştı. Bu matematiksel hata düzeltildiğinde, kazananlarla kazanamayanlar arasındaki fark sadece bir yıla indi ve tüm istatistiksel anlamını yitirdi.

Epidemiyologlar, araştırmacıların düştüğü bu tuzağa ölümsüz zaman yanlılığı (immortal time bias) derler; çünkü kazananların o ödülü beklediği yıllar, tanım gereği ölmedikleri, yani "ölümsüz" oldukları yıllardır. Aynı ölümcül hata, kalp nakli ameliyatlarının ilk yıllarında da yapılmıştı. Nakil olan hastaların olmayanlardan çok daha uzun yaşadığı sanılıyordu; oysa nakil ameliyatı olabilmek için, önce uygun bir kalp bulunana kadar hayatta kalmanız gerekiyordu. Bekleme listesindeyken hayatını kaybedenler ise ister istemez “nakil olmayanlar” grubunun başarısızlığına yazılıyordu.

Belki de hayatta kalanların en kalabalık ve en sessiz topluluğu, bilimsel dergilerin parlak sayfalarında yaşar. Olumlu sonuç veren çalışmalar büyük bir gururla yayımlanır; olumsuz veya sonuçsuz kalanlar ise çoğu zaman karanlık bir çekmecede unutulur. 2008’de New England Journal of Medicine’de yayımlanan bir araştırma, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi’ne (FDA) sunulan 74 antidepresan çalışmasının sonuçlarını, dergilerde yayımlanmış makalelerle karşılaştırdı. FDA’nın ham kayıtlarına göre çalışmaların yalnızca yüzde 51’i olumluydu. Ancak sadece yayımlanmış makaleleri okuyan bir hekim, antidepresan çalışmalarının yüzde 94’ünün olumlu sonuç verdiğini sanıyordu. Çünkü olumlu 38 çalışmanın biri dışında hepsi yayımlanmışken; olumsuz ya da şüpheli sonuç veren 36 çalışmanın 22’si hiç yayımlanmamış, 11’i olumluymuş gibi çarpıtılmış, yalnızca 3’ü olduğu gibi dürüstçe yayımlanmıştı.

Bu, elbette ilaçların işe yaramadığı anlamına gelmiyordu; ama o tıp dergilerini okuyan bir hekim, ilacın etkisini olduğundan çok daha kusursuz ve büyük görüyordu. Tıpkı gövdesindeki deliklere bakıp uçağın ne kadar dayanıklı olduğuna inanan o komutanlar gibi... Bilimsel dergiler, geri dönmeyi başaran uçaklardı.

Aynı amansız yanılgı, bugün sosyal medyada her an karşımıza çıkar. “Bu bitkisel karışımla amansız hastalığımı yendim” diyerek umut dağıtan videolar milyonlarca kez izlenir. O karışımı deneyip hiçbir fayda görmeyenler veya hayatını kaybedenler ise bir video çekmez. Onların acı dolu hikâyesi, geri dönmeyen o savaş uçakları gibi, hiçbir zaman ekrana yansımadan yitip gider.

Hayatta kalana odaklanma yanılgısı, yalnızca önümüzde duran verinin bütünü temsil ettiğine inanma kibrinden doğar. Oysa o veri, bize ulaşana kadar çoğu zaman acımasız bir elekten geçmiştir: Bozulan buzdolapları çoktan hurdaya çıkmış, başarısız hikâyeler unutulmuş, işe yaramayan deneyler çekmecelere kilitlenmiş, düşen kediler gömülmüş; dönmeyen uçaklar ise hiçbir kayda geçmeden gökyüzünün karanlığında asılı kalmıştır.

Bu yüzden bir karara varmadan önce zihnimize sormamız gereken ilk soru, ne gördüğümüz değil, o an neyi göremediğimiz olmalıdır.

Gördüğümüz kurşun delikleri bize yalnızca hayatta kalanların hikâyesini anlatır. Asıl büyük ve ölümcül ders ise, hiç delik olmayan yerlerin o sağır edici sessizliğinde saklıdır.