Spor dünyasında uzun yıllardır fısıldanan meşhur bir efsane vardır: Bir sporcu veya takım, dünyanın en prestijli dergilerinden birinin kapağına çıktığında, hemen ardından anlaşılmaz bir şekilde performans düşüklüğü yaşamaya başlar. Buna “kapak laneti” derler. Benzer bir durum sanat dünyasında “ikinci albüm sendromu” olarak bilinir; ilk eseriyle dünyayı sarsan bir müzisyenin veya yazarın bir sonraki işi çoğu zaman hayal kırıklığına sebep olur.
İnsan zihni bu düşüşleri mistik bir güce, kibre veya rehavete bağlamaya çok meyillidir. Çünkü bizler, her sonucun arkasında mutlaka bir “sebep” arayan, nedensellik bağımlısı varlıklarız. Oysa ortada bir lanet yoktur. Sahnede çoğu zaman işleyen şey bir güç bile değildir; evrenin en sessiz ve en tavizsiz kanunlarından biridir: Ortalamaya Dönüş (Regression to the Mean).
Bu olguyu ilk kez sistemli biçimde ortaya koyan kişi, 19. yüzyılın sonlarında İngiliz bilim insanı Sir Francis Galton oldu. Galton, ebeveynlerin ve yetişkin çocuklarının boylarını karşılaştırdığında şaşırtıcı bir durumla karşılaştı: Çok uzun boylu anne babaların çocukları da uzundu, ama ebeveynleri kadar değil; boyları toplumun ortalamasına daha yakındı. Aynı şekilde, çok kısa boylu ebeveynlerin çocukları da anne babalarından biraz daha uzun oluyor, yine ortalamaya doğru yaklaşıyordu.
Galton bu duruma “vasata rücu” (regression towards mediocrity) adını verdi. Ancak bu, insanlığın kuşaklar boyunca tek bir boyda buluşacağı anlamına gelmiyordu. Ortalama boylu anne babalardan da uzun ve kısa çocuklar doğar; bu yüzden boyların çeşitliliği kuşaklar boyunca aşağı yukarı aynı kalır. Daha da şaşırtıcısı, dönüş zamanda geriye doğru da işler: Çok uzun boylu çocukların anne babaları da, çocuklarından daha kısa olma eğilimindedir. Geriye doğru işleyen bir kuvvet olamayacağına göre, ortada doğanın görünmez bir lastiği değil, sayıların sessiz bir hesabı vardır. Galton’u ünlü korelasyon kavramına götüren de tam olarak bu hesaptı.
Ortalamaya dönüş, sadece genetiğin değil, hayatın her anının içine sızmış bir kuraldır. Tavlada üst üste üç kez düşeş atabilirsiniz; ancak zarı atmaya devam ederseniz, o muazzam şans serisi büyük olasılıkla kırılacak ve sayılar sıradan seyrine dönecektir. Yalnız zar, düşeşlerin acısını çıkarmak için düşük sayı getirmez; zar geçmişi hatırlamaz, sonraki atışlar yalnızca sıradandır.
Dergi kapağına çıkan sporcu da lanetlendiği için değil, onu kapağa taşıyan performansın bir kısmı şanstan geldiği için düşüş yaşar. Her uç sonuç, gerçek yetenekle şansın toplamıdır. Bir sonraki maçta yetenek yerinde kalır, şans ise yeniden zar atar. Kusursuzluk bir kalıcılık değil, ödünç alınmış, geçici bir andır.
Ancak zihnimiz bu matematiksel gerçeği kabullenmekte zorlanır ve çoğu zaman trajik yanılgılara düşer. Nobel ödüllü psikolog Daniel Kahneman, askerî uçuş eğitmenlerine eğitimde övgünün cezadan daha etkili olduğunu anlatırken deneyimli bir eğitmenin itirazıyla karşılaştı. Eğitmenin gözlemine göre, bir manevrayı kusursuz yapan öğrenciyi övdüğünde öğrenci bir sonraki denemede genellikle daha kötü yapıyordu; kötü bir manevradan sonra öğrencisine bağırdığında ise bir sonraki deneme genellikle daha iyi oluyordu. Eğitmen buradan, övgünün işe yaramadığı, azarın ise performansı artırdığı sonucunu çıkarmıştı. Kahneman o an, tam da ortalamaya dönüşün doğurduğu yanılgıyla karşı karşıya olduğunu fark etti.
Oysa ortada ne azarın başarısı vardı ne de övgünün şımarttığı bir öğrenci. Kusursuz bir manevra yapan öğrenci, zaten yeteneğinin ve şansının zirvesine dokunmuştu; bir sonraki denemesinin daha kötü geçmesi kuvvetle muhtemeldi. Berbat bir manevra yapan öğrenci ise dibi görmüştü; onun bir sonraki denemesinin ortalamaya, yani “daha iyiye” doğru gitmesi de aynı ölçüde beklenen bir şeydi. Biz insanlar, rüzgârın yön değiştirmesine bakıp, o rüzgârı kendi nefesimizle üflediğimize inanırız.
Ortalamaya dönüş, ilk bakışta heves kırıcı, insanı sıradanlığa mahkûm eden bir yasa gibi görünebilir. Büyük başarıların ardından çoğu zaman bir düşüşün, derin acıların ardından çoğu zaman bir toparlanmanın geldiğini bilmek, hayatın o dramatik büyüsünü bozuyor gibidir. Oysa bu yasa kimseyi sıradanlığa mahkûm etmez. Uzun ebeveynlerin çocukları yine ortalamanın üstündedir, kapaktaki sporcu da yine iyi bir sporcudur; yalnızca kendi gerçek seviyesine döner. Dönüş ortalamaya doğrudur, ortalamaya kadar değil.
Üstelik bu kanun aynı zamanda evrenin en büyük merhametidir. Bizi hem kibirden hem de mutlak bir umutsuzluktan korur. Başarımızın zirvesindeyken bunun sonsuza dek sürmeyeceğini, bir gün yeryüzüne, “ortalama” olanın şefkatli kollarına geri döneceğimizi fısıldar. Hayatın en karanlık diplerindeyken de, o dibe vurmamızda kötü şansın da payı olduğunu ve kötü şansın da kalıcı olmadığını müjdeler.
Hayatta geride kaldığını, başarısızlığın veya talihsizliğin dibini yaşadığını hissedenlerin sıkça sığındığı o kadim sözü hatırlayın: "En uzağa gidecek ok, yayda en çok geriye çekilen oktur." Hayatın bizi acıyla, hastalıkla ya da kötü şansla geriye doğru çektiği o en karanlık anlar, aslında bu evrensel nizamın bizi yeniden ileriye, olması gereken o şefkatli dengeye fırlatmak için güç topladığı anlardır.
Ortalamaya dönüş, evrenin bize her sabah yeniden dengeyi bulma şansı verme biçimidir. Bu yüzden; hayat sizi bir dağın zirvesine taşıdığında kibre kapılmayın, rüzgârın bir gün dineceğini ve yere daha mütevazı adımlarla basmanız gerekeceğini hatırlayın. Tam aksine, hayat sizi karanlık bir çukura çektiğinde, yaydaki bir ok gibi acıyla gerildiğinizi hissettiğinizde ise asla umutsuzluğa düşmeyin. Unutmayın ki evrensel nizam, dipte kalmayı sonsuz kılmaz; o gerilmiş yay bırakıldığında, tabiat sizi ait olduğunuz yere, o güvenli merkeze doğru büyük bir ivmeyle fırlatacaktır. Bize düşen tek şey, geriye doğru çekilirken kopmamak ve zamanı geldiğinde o menzile uçacak sabrı göstermektir.