Hayatın bize sunduğu en adil ama aynı zamanda en acımasız gerçek, zamanın sınırlı olmasıdır. Ömür göz açıp kapayıncaya kadar geçip gider. Elimizde bir avuç an, sınırlı bir nefes ve zihinsel potansiyelimiz varken, bunu başkalarının yüzyıllardır bitiremediği suni kavgalara, yani “kültür savaşları safsatasına” harcamak, varoluşa ihanettir.
Etiket
Dil, din, ırk, mezhep, milliyet veya cinsiyet... İnsan, doğduğu coğrafyanın, içine düştüğü çadırın veya ailenin rüzgârıyla bu kavramlarla tanışır. Bireyin iradesi dışında gerçekleşen bu aidiyetler, insan olmanın doğal birer parçası olarak görülebilir. Bunda bir sakınca yok. Köklerimizi bilmek, aidiyet hissetmek anlaşılabilir bir durumdur. Ancak sorun, “oradan geçerken üzerimize bulaşan” bu tamamen tesadüfi etiketleri birer savaş gerekçesine dönüştürmektir.
Ekranlarda, meydanlarda ve dijital dünyada koparılan gürültülerin özüne bakın. Kimin hangi dilde konuştuğu, hangi mezhebe mensup olduğu, hangi coğrafyada nefes aldığı bir üstünlük ya da yok etme yarışı olmuş. Kendi irademizle seçmediğimiz özellikler üzerinden birbirimizi boğazlıyoruz. Hayatın gerçekleri üretmek, anlam aramak ve anı yaşamaktır. Bu yapay çatışmalar, bireyin potansiyelini çalan en büyük hırsızdır.
Hazine
Zaman; insanları ayrıştıran, ötekileştiren ve tarihin tozlu raflarından bugüne taşınan bu kuru gürültü içinde tüketilmemelidir. Çünkü bu kültür savaşlarının kazananı yoktur; kaybedeni ise her saniye eriyen ömrümüz ve insanlığın ortak geleceğidir.
Üzerimize tesadüfen yapışan bu etiketleri tek hakikat sanıp baş tacı yaparak birbirimizi yemeyi bırakalım. Gerçekten yaşamak, düşünmek ve üretmek için zamana ihtiyacımız var. Aslında hiçbirimizin kültür savaşları safsatasının artık gına getiren bu akıl tutulmasına ayıracak vakti yok.
Gençlerin “gene bir yetişkin bize ne yapmamız gerektiğini yukarıdan anlatıyor” tepkisini vermelerinden de kaçınarak ama aynı zamanda “kucaklaşalım, birlik olalım, kültürümüzü yaşatalım” tarzı içi boşaltılmış, soyut veya romantik slogancılığa da düşmeden yazmak istedim.
Ne Yapmalı?
Bugün kültür savaşları meydanlarda değil, bizi öfke ve reaksiyon üzerinden ekrana kilitleyen algoritmaların akışında yürütülüyor. Yapay zekânın ve sosyal medya akışlarının bizi belirli türdeş filtre balonlarının içindeki yankı odalarına hapsetmesine izin vermek, kendi zihinsel irademizi bir yazılıma teslim etmektir. Yapılacak ilk iş, bizi sürekli reaksiyon vermeye, taraf olmaya ve öfkelenmeye zorlayan dijital gürültüyü fark edip reaktif bir nesne olmaktan çıkarak aktif bir gözlemci olmaktır.
Bireye doğuştan verilen kimlikler onun başarısı değildir. Dolayısıyla onlarla övünmek de başkasının kimliğini aşağılamak da kocaman bir saçmalıktır. İnşa edilecek tek hakiki kimlik, bireyin iradi olarak kazandığı yetkinliktir. Hangi dili konuştuğu değil, o dille ne ürettiği önemlidir. Hangi coğrafyada doğduğu değil, evrensel bilgi birikimine ne kattığı belirleyicidir. Bireysel değer, edilgen aidiyetlerde değil, etken üretimdedir.
Kabilecilik (biz ve onlar ayrımı), zihnin en kolay, en konforlu ve en tembel modudur. Karşı tarafı bir “düşman” ya da “yok edilmesi gereken bir zihniyet” olarak insandan aşağı görmek yerine, onu o söyleme iten sosyolojik ve psikolojik süreçleri anlamaya çalışacak bir entelektüel merak geliştirmek gerekir. Anlamak, hak vermek demek değildir. Anlamak, manipüle edilmenin önüne geçen en büyük kalkandır.
Nasıl Yapmalı?
Mesela tetiklenme orucu iyidir. Bu, bireyin zihnini manipüle etmek, öfkelendirmek, taraf seçtirmek veya duygusal olarak emmek için tasarlanmış gündem maddelerine, haberlere veya içeriklere karşı bilinçli bir tepkisizlik ve reaksiyon süresini ertelemedir. Bir haber, tweet veya video anında nefret uyandırıyorsa bilinmelidir ki orada dikkat satılıyordur. Geciktirme, dikkat ekonomisine karşı bir savunma mekanizmasıdır.
Mesela zaman sermayedir. Günlük zihinsel enerji ve zamanı varsayılan bir bütçedir. Gün sonunda, “Bugün enerjimi kimlerin yapay kavgalarında tükettim, karşılığında zihnime ne kattım?” sorusunu sormak zaten çözümün anahtarıdır. Yüzeysel kültür savaşları, 15 saniyelik videolar ve sloganik cümlelerle beslenir. Bir konuyu tartışmak ya da savunmak için o konunun en derin kaynağına inmek gerekir. Bir fikrin karşıtını, o fikri savunan en zeki insandan daha iyi özetleyebilecek düzeye gelmeden taraf olmamalıdır. Ve taraf olunan düşüncenin bile yanlışlanabilir olduğunu kabul etmek... İşte en zoru budur. Çünkü kendi inançlarını dogma hâline getirmeyen insanı hiçbir kültür savaşı esir alamaz.
Mesela odaklanmak iyidir. Dünyayı değiştirecek olan şey, başkalarının ne kadar yanlış olduğunu kanıtlamaya çalışmak değil; bireyin kendi alanında kuracağı somut mükemmelliktir. Yazılımda, sanatta, tıpta, felsefede veya bilimde... Hangi alanda olduğunun bir önemi yok. Önemli olan, gürültüyü dışarıda bırakıp “derin çalışma” saatleri yaratmaktır. Kendi dünyasını inşa eden insan, başkalarının yıktığı dünyaların altında kalmaz.
Bu kavgalar dikkatimizi, odaklanma yeteneğimizi ve gelecekteki finansal/fiziksel özgürlüğümüzü çalmak için tasarlanmış birer illüzyondur. Oyuna gelmemek bireyin öz çıkarınadır.
Ancak konuyu “suni kültür savaşlarından” geri çekerek apolitik, soyut veya steril bir edilgenliğe de indirgemek istemem. Aksine, enerjiyi gerçek, nesnel ve somut varoluş mücadelesine saklarım.
Kültür savaşları, muktedirlerin ve burjuvazinin gerçek sınıfsal/ekonomik sömürüyü gözden kaçırmak için imal ettiği en kullanışlı duman perdesidir. İnsanlar “hangi sembol, hangi etiket, hangi yaşam tarzı” üzerinden birbirini boğazlarken arkada sömürü çarkları işlemeye devam eder. Bu kısır döngüden, sınıfsal saf tutmayı varoluşçu ve rasyonel bir temele bağladığımızda kurtuluruz.
Sınıf gerçeği ile yüzleşmek; tarafsız bir edilgenlik, steril bir hayattan kaçış ya da dünyadaki adaletsizliklere karşı kör bir vurdumduymazlıktan da çıkararak zihinsel enerjimizi ve kısıtlı ömrümüzü egemenlerin bizim için imal ettiği bu hayalî cephelerde savaşmaktan kurtarır.
Çünkü kültür savaşları, burjuvazinin ve muktedirlerin gerçek çatışmayı saklamak için sahnelediği bir kitle illüzyonu olarak bireyi kimliklerin, etiketlerin ve sembollerin yapay kavgalarıyla meşgul ederken arkada emeğin, zamanın ve geleceğin sessizce gasp edilmesini perdeler.
Eğer bu hayatta bir taraf tutulacaksa, o taraf suni kimlik üreticilerinin değil, emeğiyle var olan, ezilen ve sömürülen geniş insanlık çoğunluğunun yanıdır. Ezen ile ezilen, burjuva ile işçi sınıfı arasındaki o kadim ve somut mücadelede safımız nettir. Ancak bu safı korumanın ilk şartı, bizi birbirimize düşüren yapay yanılsamaları reddetmektir.
Kendi potansiyelini inşa eden, fikrini derinleştiren ve dikkatinin dizginlerini eline alan birey, her zaman egemenlerin serptiği hayalî kültür savaşlarında yem olmayı reddeder. Enerjisini boşuna tüketmez. Gerçeğin, yani emeğin ve özgürleşmenin safında en somut, en dirençli duruşunu sergiler. Çünkü oyuna gelmemek sadece bireysel bir öz çıkar değil, aynı zamanda sınıfsal bir bilinçtir.