Selçuklularda Tıp: Hastanelerin, Tıp Eğitiminin ve Hekimlik Geleneğinin Gelişimi
“Bilgi Doğu’da doğdu, Selçuklu’da kuruma dönüştü.”
Tıp tarihini incelenirken birçok insan büyük hekimlerin isimlerini daha sıklık ile zikreder. Hipokrat, Galen, Râzî, İbn Sînâ ve daha birçok önemli isimleri ve bu insanların hastalıkları nasıl tanımladıklarını, hangi ilaçları kullandıklarını ve insan bedenini nasıl anlamaya çalıştıklarını anlatır. Fakat tıp tarihinde en az bu isimler kadar önemli olan başka bir konu daha vardır ki bu konu bir isimden öteye geçen ve bir toplumun sahip olduğu tıbbi bilgiyi nasıl kullandığı ve bu bilgiyi insanların yararlanabileceği kalıcı kurumlara nasıl dönüştürdüğü anlatır. Bu anlatım önemlidir. Çünkü iyi bir hekimin yetişmesi çoğu tek başına yeterli değildir. O hekimin yaşadığı ortam da çok önemlidir. Mesela çalışabileceği bir hastane, bilgisini aktarabileceği öğrenciler, hastalarını takip edebileceği bir düzen ve tedavi için gerekli ilaçlar olduğunda bu hekimin ilerlemesi daha doğrusu tıbbın ilerlemesi daha kolay olacaktır. yüzyıllar önce bu imkanların bir hekime sunulması tıbbın gelişimini çok olumlu yönde etkilemiştir.
Selçuklu dönemini tıp tarihi açısından önemli kılan gelişmelerden biri de budur. 11. yüzyıldan itibaren geniş bir coğrafyada siyasi güç kazanan Selçuklular, yalnızca devlet yönetimi ve askerî başarılarıyla değil, eğitim ve sağlık kurumlarına verdikleri önemle de dikkat çekmişlerdir. Özellikle Büyük Selçuklular döneminde gelişen medrese geleneği ve Anadolu Selçukluları döneminde kurulan darüşşifalar, bilimsel bilginin toplum hayatındaki yerini oldukça güçlendirmiştir. Ancak burada önemli bir ayrıntıyı unutmamamız gerekiyor. Selçuklular tıbbı sıfırdan keşfetmediler. Kendilerinden önce oluşmuş oldukça zengin bir tıp birikimini devraldılar. Antik Yunan hekimlerinin eserleri yüzyıllar içerisinde Arapçaya çevrilmiş, İslam dünyasındaki hekimler tarafından incelenmiş ve yeni klinik gözlemlerle geliştirilmişti. Özellikle Râzî ve İbn Sînâ gibi isimler hastalıkların tanımlanması, ilaçların kullanılması ve hekimlik uygulamalarında önemli bir bilgi birikimi oluşturmuşlardı.
Selçuklu hekimleri de tabi olarak bu eserlerden yararlandılar. Ancak Selçuklu döneminde yaşanan dönemin ihtiyaçlarına göre başka ihtiyaçlar ortaya çıkmıştı. Tıbbi bilginin yalnızca kitaplarda okumaları ve birkaç büyük hekimin kişisel tecrübesi ile yaşatılması yeterli bulunmadı. Bu bilginin öğretilebilmesi, uygulanabilmesi ve sonraki kuşaklara aktarılabilmesi gerekiyordu.
Bir an için o dönemde yaşayan bir hastayı düşünün. savaş sırasında ağır yaralanan veya şiddetli karın ağrısı olan, yüksek ateş nedeniyle günlerdir yatağından kalkamayan..Bugün böyle bir hastayı hastaneye götürüyoruz. Laboratuvar incelemeleri yapıyor, görüntüleme yöntemlerinden yararlanıyor ve gerektiğinde ameliyata alıyoruz. Fakat 12. yüzyılda yaşayan bir insan için bunların hiçbiri bugünkü anlamıyla mümkün değildi. Üstelik sorun yalnızca tedavi yöntemlerinin yetersizliği değildi. Hastanın nereye başvuracağı, tedavisini kimin üstleneceği, gerekli ilaçların nasıl hazırlanacağı ve hastanın bakımının kim tarafından yapılacağı da önemliydi.
Selçuklu döneminde gelişen darüşşifa geleneği bu ihtiyaçlara kurumsal bir cevap oluşturdu. Darüşşifa kelimesi, şifa verilen yer anlamına gelir. Ancak bu kurumları yalnızca bugünkü hastanelerin eski bir biçimi olarak değerlendirmek eksik olur. Çünkü bazı darüşşifalarda hastaların tedavisinin yanında hekimlerin yetişmesine katkı sağlayan uygulamalı eğitim de yürütülüyordu. Hastanın muayene edilmesi, hastalığının değerlendirilmesi, uygun ilaçların hazırlanması ve tedavi sürecinin takip edilmesi belirli bir düzen içerisinde gerçekleştirilmeye çalışılıyordu. Yani darüşşiflar hem hastane hem üniversite hem de eczane laboratuvarı idiler.
Bu kurumların önemli örneklerinden biri Kayseri'de bulunan Gevher Nesibe Darüşşifası ve Tıp Medresesi'dir. 1206 yılında Anadolu Selçuklu döneminde inşa edilen bu yapı, hastane ve tıp eğitimi işlevlerini bir araya getirmesi bakımından tıp tarihimizin dikkat çekici eserlerinden biridir. Adını, Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan'ın kızı Gevher Nesibe'den alır.
Gevher Nesibe Darüşşifası'nın kuruluşuyla ilgili oldukça ilginç, bir o kadar da hüzünlü bir hikâye anlatılır. Gevher Nesibe, Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan'ın kızı ve I. Gıyaseddin Keyhüsrev'in kız kardeşiydi. Rivayete göre sarayda görev yapan bir başsipahiye, yani süvari komutanına âşık olmuştu. Ancak ağabeyi Gıyaseddin Keyhüsrev, bu evliliğe karşı çıkmıştı. Hatta anlatılanlara göre komutanı savaşa göndermiş, bazı rivayetlerde ise savaştan zaferle dönerse evlenmelerine izin vereceğini söylemişti. Komutan savaşa gitmiş fakat hayatını kaybetmişti. Sevdiği insanın ölüm haberini alan Gevher Nesibe büyük bir üzüntü yaşamış ve bir süre sonra o dönemde verem olarak bilinen tüberküloza yakalanmıştı. Hastalığı giderek ağırlaşmış, dönemin hekimleri tarafından uygulanan tedaviler de sonuç vermemişti. Kız kardeşinin durumunu öğrenen Gıyaseddin Keyhüsrev, ölüm döşeğinde onu ziyaret ederek yaptıklarından dolayı pişmanlığını dile getirmiş ve son isteğini sormuştu. Rivayete göre Gevher Nesibe, ağabeyinden kendisi için bir saray veya türbe yaptırmasını istememişti. Kendi mal varlığı kullanılarak hastaların tedavi edileceği, hekimlerin yetiştirileceği ve özellikle çaresiz hastalıklara çare aranacağı bir şifahane kurulmasını istemişti. Üstelik bu kurumda yoksul hastalardan ücret alınmamasını da vasiyet etmişti. Gıyaseddin Keyhüsrev, kız kardeşinin ölümünden sonra onun adına Kayseri'de bir sağlık ve eğitim kurumu yaptırdı.
1205-1206 yıllarına yapılan yapı, yan yana bulunan iki bölümden oluşur. Bunlardan biri hastaların tedavi edildiği Şifaiye, diğeri ise tıp eğitiminin verildiği Gıyasiye Medresesi'ydir. Bu nedenle yapı halk arasında Çifte Medrese veya İkiz Medreseler olarak da anılır. Gevher Nesibe'nin türbesi de medrese bölümünde bulunmaktadır.
Tarihsel açıdan Gevher Nesibe'nin aşk hikâyesi, komutanın savaşa gönderilmesi ve ölümüne yol açan olaylar tarihsel belgelerle kesin olarak doğrulanmamış olsa da kuşaktan kuşağa aktarılan rivayetler böyledir. Ancak darüşşifanın Gevher Nesibe adına yaptırılması ve yapının 1205-1206 yıllarına tarihlenmesi tarihsel kayıtlarda yer almaktadır. Özellikle darüşşifanın günümüze ulaşan kitabesi, Gevher Nesibe'nin vasiyetine ve kardeşi Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde yaptırıldığına işaret etmektedir. Bu tarihsel anekdotta üzerinde durulması gereken bu kurumun neden yapıldığıdır. Çünkü 13. yüzyılın başlarında Anadolu'da hastaların tedavisine ve hekimlerin yetişmesine yönelik böyle bir yapı oluşturulması, sağlık hizmetlerinin toplumsal bir sorumluluk olarak değerlendirildiğini göstermektedir. Selçuklu darüşşifalarının gelişmesiyle birlikte hekimlik yalnızca hastanın şikâyetlerini dinleyip ilaç öneren bir meslek olmaktan daha düzenli bir uygulama alanına dönüşmeye başlamıştır. Çünkü artık hasta ile ilgilenen yalnızca bir hekim değil, cerrahlar, göz hastalıklarıyla ilgilenen hekimler, ilaç hazırlayan görevliler ve hastaların günlük bakımını üstlenen insanlar aynı kurum içerisinde çalışabiliyordu.
Peki Selçuklu döneminde bir hekim hastasını nasıl tedavi ediyordu?
Bunu cevaplamak için öncelikle hekimlerin dayandığı bilgi kaynaklarını anlamamız gerekiyor. O dönemde İbn Sînâ'nın El-Kânûn fi't-Tıbb adlı eseri, İslam dünyasında tıp eğitiminin önemli kaynaklarından biriydi. Râzî'nin klinik gözlemleri ve hastalıkları birbirinden ayırmaya yönelik yaklaşımı da hekimlik uygulamalarını etkilemişti. Hastanın nabzı, ateşi, idrarının görünümü, kokusu, ağrısının özellikleri ve genel durumu değerlendirilerek hastalığın ne olabileceği anlaşılmaya çalışılıyordu.
Selçuklu döneminde cerrahi uygulamalar da hekimliğin önemli alanlarından biriydi. Kırık ve çıkıkların tedavisi, apselerin boşaltılması, yaraların temizlenmesi ve bazı yüzeysel kitlelerin çıkarılması gibi girişimler gerçekleştiriliyordu. Özellikle 936-1013 yılları arasında Endülüs'te yaşayan Ebü'l-Kâsım ez-Zehrâvî, cerrahi yöntemleri ve kullandığı aletleri ayrıntılı biçimde anlattığı Kitâbü't-Tasrîf adlı eseriyle bu alana önemli katkılar sağlamıştı. Selçuklu hekimleri de kendilerinden önceki yüzyıllarda oluşan bu geniş tıbbi bilgi birikiminin devam ettiği bir dönemde yetişmişlerdi.
Selçuklu tıp geleneğinde dikkat çeken başka bir alan ise göz hastalıklarıydı. Göz hekimlerine Kehhal adı veriliyordu. Katarakt, göz kapağı hastalıkları ve çeşitli göz iltihaplarıyla ilgileniyorlardı. Katarakt tedavisinde göz merceğinin ince bir aletle görme ekseninden uzaklaştırılmasına dayanan yöntemler kullanılıyordu. Ancak bu girişimlerin günümüzdeki katarakt cerrahisiyle aynı olmadığını özellikle belirtmek gerekir. Enfeksiyon, göz içi hasar ve kalıcı görme kaybı gibi ciddi riskleri vardı. Bütün bu sınırlılıklara rağmen insanların görme yetisini yeniden kazanabilmesi için cerrahi yöntemler geliştirmeye çalışmaları önemliydi. Çünkü insanın görme yetisini kaybetmesi yalnızca tıbbi bir sorun değildi. Günlük yaşamını, çalışma imkânını ve toplum içerisindeki bağımsızlığını da etkiliyordu.
Darüşşifaların bir diğer önemli özelliği ilaçların hazırlanması ve uygulanmasıydı. O dönemde bugünkü anlamıyla fabrikalarda üretilmiş, etkin maddesi ve dozu standartlaştırılmış ilaçlar bulunmuyordu. Hekimler ve ilaç hazırlayan görevliler bitkilerden, minerallerden ve çeşitli doğal maddelerden yararlanıyordu. Merhemler, şuruplar, tozlar ve farklı karışımlar hazırlanıyordu. Anadolu'nun zengin bitki çeşitliliği de bu uygulamalara katkı sağlıyordu. Adaçayı, kekik, nane, anason, çörekotu ve çeşitli yağlar dönemin tedavi geleneğinde kullanılan maddeler arasındaydı.
Selçuklu darüşşifaları denildiğinde en fazla merak edilen ve üzerinde konuşulmadan geçilmeyecek konulardan biri de ruhsal hastalıkların tedavisidir. Bazı tarihî şifahanelerde suyun, müziğin ve sakin bir çevrenin hastaların iyilik hâlini desteklemek amacıyla kullanıldığına ilişkin anlatımlar bulunmaktadır. Özellikle su sesinin ve müziğin ruhsal hastalıklar üzerindeki etkisi, Selçuklu ve sonraki Osmanlı dönemi darüşşifalarıyla birlikte sıkça anılmaktadır. Özellikle belirli müzik makamlarının belirli psikiyatrik hastalıkları tedavi ettiği yönündeki ayrıntılı anlatımları, dönemin bütün darüşşifalarında uygulanmış kesin olarak desteklemektedir. Buna rağmen ruhsal hastalıkların yalnızca doğaüstü nedenlerle açıklanmadığı, bazı hekimlerin bu hastalıkları beden ve ruh sağlığıyla ilişkili sorunlar olarak ele aldığı bilinmektedir. İbn Sînâ ve diğer İslam hekimlerinin eserlerinde ruhsal durum ile bedensel hastalıklar arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi bunun önemli örneklerindendir.
Burada asıl dikkat çekici olan, hastanın yalnızca hastalığı üzerinden değil, yaşadığı çevre ve bakım ihtiyacıyla birlikte değerlendirilmesidir. Çünkü hastanın bulunduğu ortam, temizliği, beslenmesi ve kendisine gösterilen ilgi de tedavi sürecinin önemli parçalarıdır. Günümüzde de yoğun bakımda takip ettiğimiz hastalarda gürültünün azaltılmasına, uyku düzeninin korunmasına, ağrının giderilmesine ve deliryumun önlenmesine önem veriyoruz. Elbette modern yoğun bakım uygulamalarını doğrudan Selçuklu darüşşifalarına dayandırmak doğru olmaz. Ancak hastanın çevresel koşullarının iyileştirilmesi düşüncesinin tıp tarihinde oldukça eski bir geçmişe sahip olduğunu görmek mümkündür.
Bütün bu gelişmeler bizi başka bir soruya götürüyor. Selçuklu döneminde hekim olmak yalnızca hastalıkları bilmek ve tedavi uygulamak anlamına mı geliyordu? Yoksa hekimin toplum karşısında daha farklı sorumlulukları da var mıydı?
Sanırım Selçuklu tıp tarihinin en önemli yönlerinden biri de hekimlik mesleğinin ahlaki ve toplumsal boyutudur. Çünkü bir toplumun tıbbi gelişmişliğini yalnızca hastanelerinin büyüklüğüyle veya hekimlerinin kullandığı yöntemlerle değerlendiremeyiz. Hastaya nasıl davranıldığı, yoksul insanların tedaviye ulaşıp ulaşamadığı ve hekimin bilgisini hangi amaçla kullandığı da en az bunlar kadar önemlidir.
Selçuklu döneminde hekimlik mesleğini incelerken üzerinde durmamız gereken önemli bir konu daha vardır. O da hekimin toplum içerisindeki yeridir. Çünkü o dönemde hekim yalnızca hastalığı teşhis eden ve ilaç veren bir insan olarak görülmüyordu. Aynı zamanda bilgi sahibi olması, ahlaki sorumluluk taşıması ve hastasına karşı belirli yükümlülükleri yerine getirmesi bekleniyordu. Aslında bu düşünce Selçuklularla birlikte ortaya çıkmış değildi. Hipokrat'tan itibaren hekimlik ahlakı üzerinde durulmuş, İslam tıp geleneğinde de hekimin bilgisi kadar davranışlarının önemi vurgulanmıştı. Selçuklular bu birikimi devralarak kendi toplumsal ve kültürel yapıları içerisinde sürdürdüler.
Selçuklu döneminde bazı darüşşifaların giderleri vakıflar tarafından karşılanıyordu. Bu vakıflar sayesinde kurumların bakım ve işletme masrafları, çalışanların ücretleri ve hastaların ihtiyaçları için kaynak sağlanabiliyordu. Böylece sağlık hizmetinin yalnızca ödeme gücü bulunan insanlara sunulmasının önüne geçilmeye çalışılıyordu. Ancak bütün Selçuklu hastanelerinin aynı koşullarda çalıştığını veya her hastaya her zaman ücretsiz hizmet verildiğini söylemek doğru olmaz. Kurumların imkânları ve uygulamaları birbirinden farklı olabiliyordu.
Selçuklu toplumunda ahlaki değerlerin meslek hayatına yansımasında Ahilik geleneğinin de önemli bir yeri vardı. Özellikle 13. yüzyıl Anadolu'sunda Ahi Evran ile ilişkilendirilen bu gelenek, mesleki becerinin yanında dürüstlük, yardımlaşma ve topluma karşı sorumluluk gibi değerleri ön plana çıkarıyordu. Ahilik doğrudan bir tıp örgütü değildi. Ancak meslek sahibinin yalnızca yaptığı işten değil, o işi nasıl yaptığından da sorumlu olduğu düşüncesi, hekimlik ahlakıyla ortak özellikler taşıyordu. Çünkü bir hekimin çok bilgili olması, tek başına iyi bir hekim olduğu anlamına gelmez. Hastasının güvenini kötüye kullanıyorsa, bilmediği bir konuda biliyormuş gibi davranıyorsa veya hastasının ekonomik durumunu gözetmeden gereksiz tedaviler uyguluyorsa sahip olduğu bilginin topluma sağlayacağı yarar da tartışmalı hâle gelir.
Bu nedenle hekimlik tarihini yalnızca bilimsel keşifler üzerinden değerlendirmeyi doğru bulmuyorum. Hekimin hastasına karşı sorumluluğunu, meslektaşlarıyla ilişkisini ve sahip olduğu bilgiyi nasıl kullandığını da bu tarihi serüven içerisinde incelememiz gerekiyor.
Selçuklu döneminin sağlık kurumları Anadolu'nun farklı şehirlerinde gelişmeye devam etti. Kayseri'deki Gevher Nesibe Darüşşifası'nın yanında Divriği Darüşşifası, Sivas İzzeddin Keykâvus Darüşşifası ve Konya'daki sağlık yapıları bu geleneğin önemli örnekleri arasında yer aldı. Özellikle 1217 yılında Sivas'ta inşa edilen İzzeddin Keykâvus Darüşşifası ile 1228-1229 yıllarında Divriği'de yaptırılan Darüşşifa, Anadolu'daki sağlık mimarisinin günümüze ulaşan önemli eserlerindendir. Bu yapıların mimari özellikleri de dönemin sağlık kurumlarına verilen önemi göstermektedir.
Ancak Selçuklu tıp tarihini sadece başarılı kurumların ve gelişmelerin bulunduğu bir dönem olarak anlatmak da doğru olmaz. Çünkü bu kurumların faaliyetlerini sürdürmesi, içinde bulundukları siyasi ve ekonomik koşullarında sürdürülebilirliği ile ilişkiydi. 1243 yılında gerçekleşen Kösedağ Savaşı'nda Anadolu Selçuklu Devleti'nin Moğollara yenilmesi, Anadolu'nun siyasi tarihinde önemli bir kırılmaya neden olmuştur. Sonraki yıllarda devlet otoritesinin zayıflaması, ekonomik sorunlar ve bölgesel mücadeleler birçok kurumun faaliyetlerini de etkilemiştir.
Burada önemli bir ayrıntıyı belirtmek gerekiyor. Moğol istilasından sonra Anadolu'daki bütün hastanelerin kapandığını, bütün tıp medreselerinin dağıldığını veya hekimlik faaliyetlerinin tamamen sona erdiğini söyleyemeyiz. Sağlık hizmetleri farklı şehirlerde ve siyasi yapılar içerisinde varlığını sürdürmüştür. Selçuklu döneminde oluşan bu kurumsal gelenekler sonraki yüzyıllara da aktarılmıştır. Nitekim Osmanlı döneminde gelişen darüşşifa ve tıp eğitimi geleneğini incelerken Selçuklu mirasının etkilerini görmek mümkündür. Ama hatırlatmak gerekir. Osmanlı tıbbının yalnızca Selçuklulardan doğduğunu söylemek de eksik bir bilgi olur. Çünkü Osmanlı hekimliği, Selçuklu ve daha geniş İslam tıp geleneğinin yanında Bizans, Anadolu ve farklı coğrafyalardan gelen bilgi ve uygulamalardan da etkilenmiştir.
Aslında Tıp tarihinin gelişmesi de bu değil midir? Bir dönemde ortaya çıkan bilgi, sonraki dönemlerde olduğu gibi korunmamış; yeniden değerlendirilmiş, değiştirilmiş ve yeni ihtiyaçlara göre geliştirilmiş ve şekillenmiştir. Bugün modern bir hastaneye girdiğimizde farklı uzmanlık alanlarında çalışan hekimleri, hemşireleri, eczacıları ve diğer sağlık çalışanlarını görüyoruz. Hastaların muayene edildiği, tedavilerinin düzenlendiği ve öğrencilerin eğitim aldığı kurumlarda çalışıyoruz. Bütün bunları modern tıbbın doğal bir parçası olarak kabul ediyoruz. Oysa hastane ile eğitimin bir araya getirilmesi, hastaların bakımı için düzenli kaynak oluşturulması, farklı sağlık çalışanlarının aynı kurumda görev yapması ve hekimlik bilgisinin sonraki kuşaklara aktarılması, tarih boyunca farklı toplumların katkılarıyla gelişmiştir. Selçuklular da özellikle Anadolu'da bu gelişmenin önemli temsilcilerinden biri olmuşlardır. Ve bana göre Selçuklu tıp tarihinin bugünün hekimlerine bıraktığı en önemli derslerden biri de budur. Hekimlik yalnızca bireysel bilgi ve beceriyle sürdürülebilecek bir meslek değildir. İyi bir sağlık sistemi, bilgili hekimlere ihtiyaç duyduğu kadar iyi yetişmiş sağlık çalışanlarına, güçlü eğitim kurumlarına ve hastaların ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir organizasyona da ihtiyaç duyar. Üstelik hekimlik bilgisinin gelişmesi, her zaman hastaların daha iyi koşullarda tedavi edildiği anlamına gelmez. Bunun için bilimsel bilginin toplumun kullanımına sunulması gerekir. Selçuklu darüşşifalarının tarihsel önemi de yalnızca hastaların tedavi edilmesinde değil, sağlık hizmetlerinin kurumsal bir sorumluluk olarak ele alınmasında ortaya çıkmaktadır. Bugün bir tıp öğrencisine hastayı nasıl muayene edeceğini öğrettiğimizde, bir asistanla birlikte klinik karar verdiğimizde veya hastanın tedavisi için farklı sağlık çalışanlarıyla birlikte çalıştığımızda, aslında yüzyıllar içerisinde gelişmiş bir hekimlik geleneğini sürdürüyoruz. Elbette kullandığımız bilimsel bilgiler, tedavi yöntemleri ve teknolojik imkânlar geçmişle karşılaştırılamayacak kadar ilerlemiştir. Ancak değişmeyen önemli bir gerçek vardır. Hastanın tedavi edilmesi için yalnızca hastalığı bilmek yeterli değildir. Hastaya ulaşabilmek, ona zaman ayırabilmek, tedavisini sürdürebilmek ve sahip olduğumuz bilgiyi bizden sonra gelecek hekimlere aktarabilmek de gerekir. Selçuklu tıp tarihinin bugünkü hekim kimliğine katkısını değerlendirirken asıl üzerinde durmamız gereken düşüncenin bu olduğunu düşünüyorum. Çünkü iyi hekimlik yalnızca bir hastayı tedavi etmek değildir. O hastanın tedavi edilebileceği koşulların oluşmasına katkı sağlamak ve kendimizden sonra gelecek hekimlerin daha iyi yetişmesi için de sorumluluk üstlenmektir.
Kaynaklar
1. Köker AH. Gevher Nesibe Dârüşşifâsı ve Tıp Medresesi. TDV İslâm Ansiklopedisi. 1996.
2. Yinanç R. Kayseri ve Sivas Darüşşifaları'nın Vakıfları. Belleten. 1984;48(189-190):299-308. doi:
3. Kahya E. Zehrâvî. TDV İslâm Ansiklopedisi. 2013.
4. UNESCO World Heritage Centre. Great Mosque and Hospital of Divriği. World Heritage List.
5. Şahin İ. Ahî Evran. TDV İslâm Ansiklopedisi. 1988