İnsanlık, tarih boyunca doğayı anlamak, hastalıklarla mücadele etmek ve yaşam koşullarını iyileştirmek için büyük çaba gösterdi. Bugün ulaştığımız bilimsel ve teknolojik düzey, bundan yalnızca bir asır önce hayal bile edilemeyecek gelişmeleri mümkün hâle getirdi. İnsan genomunun yapısını çözümledik, milyonlarca kilometre uzaklıktaki gezegenleri incelemeye başladık, bir zamanlar ölümcül kabul edilen birçok hastalığı tedavi edebilir hâle geldik. Organ nakilleri, genetik tedaviler ve robotik cerrahi modern tıbbın önemli uygulamaları arasına girerken yapay zekâ, bilimsel araştırmalardan hastalıkların tanısına kadar birçok alanda yeni imkânlar sunmaya başladı. Kuşkusuz bütün bunlar insanlık tarihinin en büyük başarıları arasında yer alıyor.
Ancak doğayı anlama ve değiştirme konusunda bu kadar ilerleyen insanlık, kendi oluşturduğu toplumsal ve siyasal düzeni geliştirme konusunda neden aynı başarıyı gösteremiyor? Bilimsel bilgi ve teknolojik imkânlarımız sürekli artarken adalet, özgürlük, eşitlik ve yönetim anlayışımızın da aynı ölçüde geliştiğini söyleyebilir miyiz?
Bugün dünyanın siyasal ve politik durumuna baktığımızda bilimsel ilerlemeyle toplumsal ve siyasal gelişmenin neden aynı ölçüde gerçekleşmediğini daha iyi görüyoruz. Amerika Birleşik Devletleri'nde Donald Trump'ın demokratik kurumların bağımsızlığı ve uluslararası ilişkiler açısından tartışmalara yol açan politikaları, Rusya'da Vladimir Putin'in uzun yıllardır devam eden otoriter yönetimi ve Ukrayna'ya karşı başlattığı savaş, Çin'de siyasal iktidarın tek parti yönetiminde toplanması ve Kuzey Kore'de Kim Jong-un'un baskıcı yönetimi altında sürdürülen nükleer silahlanma, günümüz dünyasının karşı karşıya olduğu sorunların önemli örnekleridir. Hindistan'da yüzyıllardır devam eden kast ayrımcılığının toplumsal hayattaki etkileri ve İsrail'de Netanyahu hükümetinin politikaları etrafında yaşanan hukuk, demokrasi ve yönetim tartışmaları da bu tabloya eklenebilir. Ancak bana göre en dikkat çekici gelişmelerden biri Avrupa'da yaşanıyor. İnsanlık tarihinin en büyük felaketlerinden birine neden olan Nazizmin ortaya çıktığı Almanya'da aşırı sağcı AfD'nin yeniden güç kazanması ve Ekim 2026 kamuoyu araştırmalarında yüzde 27 düzeyine ulaşması, üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir gelişmedir.
Diğer taraftan bu siyasal gelişmelere karşı toplumların farklı tepkiler gösterdiğini de görüyoruz. Fransa'da ekonomik eşitsizliklere, kamu harcamalarındaki kesintilere ve eğitim sistemindeki sorunlara karşı başlayan protestolar, özellikle öğrencilerin ve gençlerin katılımıyla geniş bir toplumsal harekete dönüştü. Bu hareketler, Fransız toplumunun tarihsel protesto geleneğinin günümüzde de devam ettiğini gösteriyor. Ancak son yılların en dikkat çekici gelişmelerinden biri, 1990'lı yıllarda savaşların, etnik çatışmaların ve büyük insanlık suçlarının yaşandığı eski Yugoslavya coğrafyasında ortaya çıktı. Sırbistan'da 2024 yılında Novi Sad tren istasyonunda meydana gelen ve 16 kişinin ölümüne neden olan facianın ardından başlayan öğrenci protestoları, zamanla yolsuzluklara ve siyasal yönetime karşı geniş bir toplumsal harekete dönüştü. Üniversite öğrencilerinin öncülüğünde gelişen bu hareket, 25 Ekim 2026 seçimlerinde öğrenci destekli adayların parlamentoda çoğunluğu kazanmasıyla önemli bir siyasal değişime neden oldu. Benzer biçimde Güney Kore'de Cumhurbaşkanı Yoon Suk Yeol'un Aralık 2024'te sıkıyönetim ilan etmesine karşı parlamentonun ve toplumun gösterdiği tepki, Nisan 2025'te görevden alınmasıyla sonuçlandı. Brezilya'da ise 25 Ekim 2026 tarihinde yapılan başkanlık seçiminin ikinci turunda, ilk turda geride kalan solcu Lula da Silva'nın sağcı rakibi Flávio Bolsonaro'yu yüzde 51,79 oyla geride bırakarak yeniden seçilmesi, siyasal rekabetin farklı bir örneğini oluşturdu. Bütün bu gelişmeler, dünyanın bazı bölgelerinde otoriterleşme ve aşırı milliyetçilik güç kazanırken başka bölgelerinde özgürlük, adalet, hesap verebilirlik ve demokratik katılım taleplerinin de güçlü biçimde ortaya çıktığını gösteriyor.
Burada asıl dikkat çekici olan, dünyanın farklı bölgelerinde birbirine zıt siyasal eğilimlerin aynı dönemde güçlenmesidir. Bir tarafta otoriter yönetim anlayışları, aşırı milliyetçilik, savaşlar ve siyasal kutuplaşma artarken diğer tarafta özellikle genç kuşaklar daha fazla özgürlük, adalet ve demokratik katılım talep ediyor. Üstelik bütün bunlar insanlığın bilgiye ulaşmasının hiç olmadığı kadar kolaylaştığı bir dönemde yaşanıyor.
Bu tespitimiz yalnızca kişisel bir gözlemden ibaret değildir. V-Dem Enstitüsünün 2026 Demokrasi Raporu'na göre dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 74'ü otokratik rejimlerde yaşıyor. Liberal demokrasilerde yaşayanların oranı ise yalnızca yüzde 7 düzeyinde. Aynı rapor, ortalama dünya vatandaşının yaşadığı demokrasi düzeyinin 1978 seviyesine gerilediğini ortaya koyuyor. Bu veriler bilimsel ve teknolojik ilerlemenin demokratikleşmeyi kendiliğinden sağlamadığını açıkça gösteriyor.
Peki, insanlık neden böyle bir çelişki yaşıyor? Bilimsel gelişmelerin toplumsal refahı, özgürlüğü ve adaleti artırması beklenirken neden otoriter yönetimler güçlenebiliyor? Daha da önemlisi, bilimsel bilgi üretme kapasitesi sürekli artarken bu bilgiyi üreten akademik kurumlar neden güvenilirliklerini tartışmak zorunda kalıyor?
Bana göre bu soruların cevabını yalnızca günümüz siyasetinde veya bilim dünyasında aramak yeterli değildir. Çünkü insanlık benzer çelişkileri geçmişte de yaşadı. Antik Yunan'da Sokrates, Platon ve Aristoteles felsefenin ve insan düşüncesinin gelişmesine olağanüstü katkılar sağlarken aynı toplumda kölelik devam ediyordu. Üstelik demokrasinin geliştiği Atina'da kadınlar, köleler ve yabancılar siyasal haklardan yararlanamıyordu. İnsanların düşüncelerini sorgulamasını savunan Sokrates, MÖ 399 yılında yine bu toplumun mahkemesi tarafından ölüme mahkûm edilmişti. İskenderiye'de tıp, matematik ve astronomi gelişirken toplumun farklı dinî ve siyasal grupları arasındaki çatışmalar giderek şiddetleniyordu. MS 415 yılında matematikçi ve filozof Hypatia'nın, İskenderiye Piskoposu Kyrillos'un taraftarlarından oluşan Hristiyan bir grup tarafından öldürülmesi, bu çatışmaların en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Üstelik bu olaydan hemen önce kentte Yahudi ve Hristiyan topluluklar arasında yaşanan kanlı çatışmalar, dinî taassubun ve siyasal iktidar mücadelesinin toplumsal hayatı ne kadar derinden etkilediğini gösteriyordu. İslam medeniyetinde ise Emevi ve Abbasi dönemlerinde bilimsel ve kültürel gelişmeler yaşanırken mezhepsel ayrılıklar, dinî otorite tartışmaları ve siyasal iktidar mücadeleleri devam ediyordu. Özellikle Abbasi Halifesi Me'mun döneminde başlayan Mihne uygulamaları, dinî düşünce üzerindeki devlet baskısının ne kadar ileri gidebildiğini gösteriyordu. Avrupa'da Rönesans ve bilimsel devrim yeni bir dönem başlatırken sömürgecilik ve köle ticareti devam etti. Daha sonra modern bilim ve sanayi olağanüstü gelişmeler gösterirken insanlık iki büyük dünya savaşını yaşadı. Bilim atomun yapısını çözmeyi başarırken aynı bilgi, Hiroşima ve Nagazaki'de yüz binlerce insanın ölümüne ve sonraki kuşakları da etkileyen büyük bir yıkıma neden olan nükleer silahların geliştirilmesinde kullanıldı.
Bütün bunlar bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor. Bilimsel ilerleme, insanlığın toplumsal ilerlemesini kendiliğinden garanti etmiyor. Bilgi üretmek ile bu bilgiyi bütün insanların yararına kullanabilecek adil ve özgür bir toplumsal düzen oluşturmak birbirinden farklı şeylerdir.
Öyleyse burada başka bir soruyu daha sormamız gerekiyor. Tarih boyunca bilimsel birikimi olağanüstü düzeylere ulaşmış toplumların bir kısmı neden bu gelişimi sürdüremedi? Bilimsel kurumlar hangi koşullarda güçlendi, hangi koşullarda zayıfladı? Ve bugün yapay zekâ çağında yaşayan insanlık, geçmişteki bu kırılmaları yeniden yaşama tehlikesiyle karşı karşıya mı?
Bu soruların cevaplarını anlayabilmek için günümüzden birkaç bin yıl geriye, ilk kentlerin, devletlerin ve örgütlü toplumların ortaya çıktığı Mezopotamya'ya gitmemiz gerekiyor. Çünkü bilim ile siyasal iktidar arasındaki ilişkinin ilk örneklerini de burada görmeye başlıyoruz.
Mezopotamya: Uygarlığın doğuşu, insanlığın yükselişi ve düşüşü sonrası iktidarın oluşması ve yönetim krizi
İnsanlık tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olan tarım ve köy devriminin (Tel khalaf kültürü MÖ 12.000-8.000) anıtları olan Göbeklitepe ve Karahantepe (MÖ 12.000-10.000) höyüklerinden keşfedilen T şekilli Taş yapılarının insanı temsil ettiği düşünülüyor. İnsanın kendi besinini ve barınma ihtiyacını verimli doğa koşullarının ötesine geçerek karşılaması büyük bir özgüven doğurmuştur. Bu özgüven dönemin mimarisine, doğanın karşısından insanın yükselişini temsil eden T şekilli insan heykelleri ve heykellerin üzerine işlenen hayvan ve bitki figürlerinden anlaşılmaktadır. Yukarı Mezopotamyadaki tarım ve köy devriminden sonra ilk şehir uygarlıklarının kurulduğu orta ve aşağı Mezopotamyada kent ve kent devletçiklerinin (MÖ 4000-3000) ortaya çıkmıştır. Yaklaşık altı bin yıl önce Mezopotamya'daki Sümer kentlerinde tarım, sulama sistemleri, ticaret, yazı ve yönetim kurumları gelişmeye başladı. Uruk, Ur ve Lagaş gibi kentler yalnızca insanların bir arada yaşadığı yerler değildi. Aynı zamanda bilginin üretildiği, ekonomik faaliyetlerin düzenlendiği ve siyasal iktidarın örgütlendiği merkezlerdi. Yazının ortaya çıkmasıyla insanlar bilgiyi kayıt altına alabildi. Matematik, astronomi ve tıp alanındaki ilk sistematik bilgilerden bazıları bu coğrafyada gelişti. Ancak bu gelişmelerin yanında başka bir durum daha ortaya çıktı. Toplumlar büyüdükçe siyasal iktidar belirli kişilerin ve kurumların elinde toplanmaya başladı. Krallar, rahipler, askerî yöneticiler ve ekonomik gücü elinde bulunduran gruplar toplumun yönetiminde belirleyici hâle geldi. Bilgi üretimi gelişirken insanların yönetime katılımı aynı ölçüde gelişmedi. Toplumsal sınıflar arasındaki farklılıklar belirginleşti. Kölelik ve çeşitli bağımlı emek biçimleri varlığını sürdürdü.
World History Encylopedia göre Mezopotamya'nın doğusunda, Zagros Dağları'nda yaşayan Gutiler ile Lulubiler de bu dönemin siyasal yapısını anlamamız açısından önemlidir. Mezopotamyayı bir dönem yöneten Gutiler krallarını babadan oğula geçen bir yönetim anlayışına sahip değillerdi. Dönemine göre çok ileri sayıbilecek bir yönetim anlayışı ile krallık kabilelerin seçimi veya belirli bir süreliğine liderlerin değişimi ile belirleniyordu (Guti krallar listesinde 4 yıllık periyotlar halinde aynı isimlerin tekrar kral olması bunun kanıtı olarak değerlendirilmektedir. Demokrasinin ilk nüvesi olan kabile domokrasisi anlayışına sahip olan toros-zagros dağ silsilelerinde yaşan Gutiler yerleşik ve köleci şehir devletçikleri olan sümer-babil-asur kaynaklarında ‘’barbarlar’’ olarak bahsedilerek değersizleştirilmektedir. Bu kibirli zihniyet daha sonra Roma imparatorluğunda özgür küzey avrupa germen ve kelt soylu avrupa halkları (Gotlar) için de kullanılacaktır. Encyclopaedia Iranica'da Ran Zadok tarafından kaleme alınan Lulubi maddesine göre, Yaklaşık beş bin yıl öncesine ait tarihsel kayıtlarda karşımıza çıkan bu topluluklar bugünkü Kuzey Irak ve Batı İran'ın dağlık bölgelerinde yaşıyordu. Akkad hükümdarı Naram-Sin'in Lulubi hükümdarı Satuni'ye karşı kazandığı zafer ve Lulubi kralı Anubanini'nin günümüz İran'ındaki Sarpol-e Zahab bölgesinde bulunan kaya kabartması, bu toplulukların siyasal varlığını gösteren önemli tarihsel belgelerdir. Ancak Lulubilerin yönetim yapısı yalnızca bu hükümdarlardan ibaret değildi. Aynı kaynakta aktarılan Eski Babil dönemi Şuşarra tabletlerinde birden fazla Lulubi kralından söz edilmektedir. Hurri geleneğine ait başka bir metinde ise İmmaşku adlı Lulubi hükümdarının adı geçmekte ve aynı dönemde birden fazla yerel kralın bulunabildiği anlaşılmaktadır. Daha sonraki Asur kayıtlarında da Zamua bölgesinde farklı yerel hükümdarların aynı dönemde faaliyet gösterdikleri görülmektedir. Nitekim MÖ 881 yılında Asur hükümdarı II. Asurnasirpal'in bölgeye düzenlediği sefer sırasında yerel yöneticilerin Asur ilerleyişine karşı ittifak kurmaları, bu siyasal örgütlenmenin önemli örneklerinden biridir. Bu kayıtlar, antik dünyada büyük ve merkezi imparatorlukların yanında birden fazla yerel yöneticinin bulunduğu siyasal yapıların da varlığını göstermektedir.
Bana göre burada asıl dikkat edilmesi gereken Mezopotamya'da insanlar (Gutiler ve Lulubiler hariç) doğayı anlamayı, suyu yönetmeyi, şehirler kurmayı ve bilgiyi sonraki kuşaklara aktarmayı öğrenirken siyasal iktidarın nasıl sınırlandırılacağı ve toplumun bütün kesimlerinin yönetime nasıl katılacağı sorusu çözülememişti. Bilimsel ve teknik gelişmeler toplumların üretim gücünü artırıyordu. Ancak bu gelişmeler iktidarın gücünü sınırlandırmadığı gibi bazen daha güçlü orduların, daha büyük imparatorlukların ve daha ağır toplumsal baskıların oluşmasına da imkân sağlıyordu.
Antik Yunan: Akademianın doğuşu ve demokrasinin sınırları
Mezopotamya'dan yaklaşık iki bin yıl sonra Antik Yunan'da insan düşüncesinin gelişimi açısından önemli bir dönem yaşandı. MÖ beşinci ve dördüncü yüzyıllarda Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi düşünürler doğayı, insanı, bilgiyi ve devletin nasıl yönetilmesi gerektiğini sistematik biçimde sorgulamaya başladılar. Özellikle MÖ 387 dolaylarında Platon'un Atina'da kurduğu Akademia, felsefe ve matematik öğretiminin önemli merkezlerinden biri hâline geldi.
Ancak burada da önemli bir çelişki vardı. Atina'da demokrasi gelişirken siyasal haklar bütün toplumu kapsamıyordu. Kadınlar, köleler ve yurttaş kabul edilmeyen yabancılar siyasal karar mekanizmalarının dışında tutuluyordu. İnsan aklı evrenin düzenini ve ideal devletin nasıl olması gerektiğini tartışırken toplumun önemli bir bölümü bu tartışmaların siyasal sonuçlarından yararlanamıyordu.
Üstelik Atina demokrasisi, kendi düşünsel geleneğinin en önemli isimlerinden biri olan Sokrates'i MÖ 399 yılında yargılayarak ölüme mahkûm etmişti. Sokrates'in gençleri yozlaştırmak ve kentin tanrılarına inanmamakla suçlanması, düşünce özgürlüğü ile siyasal ve toplumsal otorite arasındaki gerilimin tarihteki önemli örneklerinden biridir.
Platon'un Akademiası sonraki yüzyıllarda felsefi düşünceyi derinden etkiledi. Ancak bu kurumun tarihini MS 529 yılına kadar kesintisiz devam eden tek bir okul olarak değerlendirmek doğru değildir. Platon'un kurduğu Akademia ile geç antik dönemde Atina'da faaliyet gösteren Yeni Platoncu felsefe okulu tarihsel olarak birbirinden ayrılmalıdır. Internet Encyclopedia of Philosophy'de aktarıldığı üzere, İmparator I. Justinianus'un MS 529 yılında paganların öğretim faaliyetlerine getirdiği yasaklar, bu geç dönem felsefe okulunun faaliyetlerini doğrudan etkiledi. Böylece siyasal iktidarın dinî tercihleri, yüzyıllardır gelişen bir felsefe geleneğinin kurumsal devamlılığı üzerinde belirleyici oldu.
Burada üzerinde düşünülmesi gereken asıl sorun yalnızca bir okulun faaliyetlerinin sona ermesi değildir. İnsanlığın akıl yoluyla bilgi üretmeyi geliştirdiği bir dönemde, düşüncenin hangi sınırlar içerisinde öğretileceğine siyasal ve dinî iktidarın karar vermeye başlamasıdır. Antik Yunan'ın bilimsel ve felsefi birikimi büyük bir gelişme göstermişti. Ancak bu gelişmeler ne köleci toplumsal düzeni ortadan kaldırabilmiş ne de düşünce özgürlüğünü bütün toplum için güvence altına alabilmişti.
İskenderiye: Bilimsel gelişme neden kalıcı olamadı?
Antik dünyanın bilimsel gelişmelerini anlamak için İskenderiye'yi de değerlendirmemiz gerekiyor. MÖ üçüncü yüzyılda Ptolemaiosların desteğiyle gelişen İskenderiye, matematik, astronomi, felsefe ve özellikle tıp açısından önemli bir merkez hâline geldi. Herophilos ve Erasistratos insan anatomisi üzerinde sistematik çalışmalar yaptılar. Herophilos'un insan kadavraları üzerinde gerçekleştirdiği diseksiyonlar, anatominin gelişmesinde önemli bir aşamaydı. Daha sonraki dönemlerde Galen de İskenderiye'nin tıp geleneğinden yararlandı.
Ancak İskenderiye'deki bilimsel gelişmeler, toplumdaki dinî bağnazlığı ve siyasal iktidar mücadelelerini ortadan kaldıramadı. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri MS 415 yılında matematikçi ve filozof Hypatia'nın öldürülmesidir. Dönemin Hristiyan tarihçisi Sokrates Scholasticus'un Kilise Tarihi adlı eserinin yedinci kitabında anlattığına göre, İskenderiye'de Yahudi ve Hristiyan topluluklar arasında şiddetli çatışmalar yaşanmış, Yahudi grupların Hristiyanlara yönelik saldırılarını Piskopos Kyrillos'un Yahudileri kentten uzaklaştırması izlemişti. Aynı dönemde Kyrillos ile Roma'nın sivil yöneticisi Orestes arasında ciddi bir iktidar mücadelesi bulunuyordu. Hypatia ise Orestes ile yakın ilişkisi nedeniyle bu çatışmanın hedefi hâline geldi. Kyrillos'un taraftarlarından oluşan Hristiyan bir grup tarafından yakalandı ve vahşice öldürüldü.
Burada üzerinde durmamız gereken konu yalnızca Hypatia'nın trajik sonu değildir. Aynı şehirde matematik, astronomi ve tıp gelişirken Yahudi ve Hristiyan gruplar arasındaki dinî düşmanlıkların, ardından kilise ile sivil yönetim arasındaki iktidar mücadelesinin bir bilim insanının öldürülmesine kadar ulaşabilmesidir. Bu olay, dinî inancın kendisinden ziyade din adına hareket eden grupların siyasal güç mücadelesinin ve hoşgörüsüzlüğünün ne kadar yıkıcı olabileceğini göstermektedir.
Dinlerin yükselişi: İnsanlığın gerilemesi mi, yeni bir toplumsal düzen arayışı mı?
Burada daha önemli bir tarihsel soruyla karşılaşıyoruz. Antik dünyanın büyük uygarlıkları felsefe, matematik, tıp ve yönetim alanlarında önemli gelişmeler sağlarken neden köleliği, eşitsizliği ve imparatorlukların uyguladığı ağır baskıları ortadan kaldıramadı? İnsanlar doğayı anlamayı öğrenirken neden birbirlerine karşı daha adil bir toplumsal düzen oluşturamadılar?
Bu çelişkiyi anlamadan semavi dinlerin yükselişini yalnızca bir inanç değişimi olarak değerlendirmek eksik kalacaktır. Çünkü özellikle Roma İmparatorluğu döneminde kölelik, yoksulluk, ağır vergiler, savaşlar ve toplumsal eşitsizlikler geniş kitlelerin hayatını belirliyordu. Hz. İsa'nın merhameti, yoksullara yardımı, insanın ahlaki sorumluluğunu ve Tanrı katındaki değerini vurgulayan öğretileri böyle bir dünyada karşılık buldu. Bana göre Hristiyanlığın ilk dönemlerde geniş kitlelere ulaşmasının nedenlerinden birini de insanların mevcut toplumsal düzenin adaletsizliklerine karşı duyduğu vicdani tepkide aramak gerekir. Ancak Hristiyanlığın imparatorluk içerisinde güç kazanmasıyla başka bir sorun ortaya çıktı. Başlangıçta baskıya uğrayan bir inanç topluluğu, zamanla siyasal iktidarla yakın ilişkiler kurdu. MS 380 yılında İmparator I. Theodosius döneminde İznik Hristiyanlığının imparatorluk tarafından resmen benimsenmesiyle dinî kurumların devlet üzerindeki etkisi daha da arttı. Sonraki dönemlerde farklı inançlara ve bazı felsefi geleneklere yönelik baskılar da yaşandı. İnsanlara merhameti ve ahlaki sorumluluğu öğütleyen bir dinin, siyasal iktidarla birleştiğinde zaman zaman hoşgörüsüzlüğün ve baskının aracı hâline gelebilmesi tarihsel açıdan önemli bir çelişkidir.
Batı Roma İmparatorluğu'nun çözülmesinin ardından Avrupa'da yaşanan siyasal parçalanma, ekonomik daralma ve feodal ilişkilerin gelişmesi bilimsel kurumları da etkiledi. Antik dönemin bazı eğitim merkezleri ortadan kalktı, şehirlerin bir bölümü eski önemini kaybetti ve bilimsel üretimin kurumsal koşulları zayıfladı. Avrupa'nın bazı bölgelerinde bilimsel faaliyetler uzun süre sınırlı kaldı. Bununla birlikte manastırlar ve başka eğitim kurumları antik eserlerin bir bölümünü korumaya devam etti. Dolayısıyla bu dönemi bütün insanlık için bilimin tamamen durduğu 1500 yıllık bir karanlık olarak değerlendirmek doğru olmaz. Ancak Batı Avrupa'da antik dönemin bazı bilimsel kurumlarının kaybı ve düşünsel faaliyetlerin daralması, bilimsel gelişmenin siyasal ve toplumsal koşullardan ne kadar etkilendiğini göstermektedir.
İslam medeniyeti: Antik bilginin yeniden yorumlanması ve tıbbın gelişimi
Nitekim bilimsel birikimin Avrupa'nın bazı bölgelerinde zayıfladığı dönemlerde İslam medeniyetinde önemli bir bilimsel gelişme yaşandı. Hz. Muhammed'in getirdiği dinî ve ahlaki öğretiler, kabile ilişkilerinin ve toplumsal eşitsizliklerin belirleyici olduğu Arap Yarımadası'nda yeni bir toplumsal düzenin oluşmasını etkiledi. İslam'ın adalet, yardımlaşma, ilim öğrenme ve insanın ahlaki sorumluluğuna yaptığı vurgu, sonraki yüzyıllarda gelişen İslam medeniyetinin düşünsel hayatında önemli bir yer tuttu. Ancak İslam toplumları da siyasal iktidar mücadelelerinden ve dinî düşünce ayrılıklarından bağımsız değildi. Hz. Muhammed'in vefatından sonra ortaya çıkan hilafet tartışmaları, özellikle Emevi döneminde yaşanan siyasal mücadeleler ve mezhepsel ayrılıklar, İslam dünyasının sonraki tarihini derinden etkiledi. 680 yılında Kerbelâ'da Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin öldürülmesi, siyasal iktidar mücadelesinin dinî ve toplumsal hayat üzerinde ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini gösteren olaylardan biridir.
Buna karşılık Abbasiler döneminde özellikle Bağdat, bilimsel çalışmaların ve tercüme faaliyetlerinin önemli bir merkezi hâline geldi. Yunanca, Süryanice, Farsça ve Sanskritçe eserler Arapçaya çevrildi. Râzî'nin klinik gözlemleri, Hârizmî'nin matematik çalışmaları, İbn Sînâ'nın tıp ve felsefe alanındaki eserleri, Zehrâvî'nin cerrahiye katkıları insanlığın bilimsel bilgi birikimini geliştirdi. Fakat bilimsel gelişmenin yaşandığı aynı Abbasi döneminde dinî düşünce ve siyasal otorite arasındaki mücadeleler de devam ediyordu. Bunun en açık örneklerinden biri Mihne uygulamasıdır. Oxford Bibliographies'de John Nawas'ın aktardığına göre, Abbasi Halifesi Me'mun tarafından MS 833 yılında başlatılan ve sonraki halifeler döneminde sürdürülen Mihne, Kur'an'ın yaratılmış olduğu görüşünün din âlimlerine devlet otoritesiyle kabul ettirilmesini amaçlayan bir sorgulama süreciydi. Ahmed bin Hanbel gibi bu görüşü kabul etmeyen âlimler baskıya ve cezalandırılmaya maruz kaldı. Burada yaşanan yalnızca farklı dinî yorumlar arasındaki bir tartışma değildi. Siyasal iktidarın dinî düşünce üzerinde belirleyici olma girişimiydi. Bu örnek özellikle önemlidir. Çünkü aynı dönemde bilimsel eserlerin tercümesini ve araştırmaları destekleyen bir yönetim, dinî bir konuda kendi görüşünü kabul etmeyen âlimlere baskı uygulayabiliyordu. Bilimsel faaliyetlere destek verilmesi, düşünce ve inanç özgürlüğünün bütün alanlarda güvence altına alındığı anlamına gelmiyordu.
Daha sonraki dönemlerde İslam dünyasında yaşanan siyasal parçalanmalar (Abbasi, Fatimi ve Endülüs), Haçlı Seferleri ve Moğol istilaları bazı önemli bilim ve kültür merkezlerinin ağır yıkımlar yaşamasına neden oldu. Özellikle 1258 yılında Hülegü komutasındaki Moğol ordusunun Bağdat'ı ele geçirmesi, Abbasi halifeliğinin sona ermesiyle birlikte şehrin bilimsel ve kültürel kurumlarını da ağır biçimde etkiledi. Ancak bilimsel faaliyetler tamamen ortadan kalkmakla birlikte İslam dünyasının kendi içine kapanmasına (içtihatın kapanması) neden oldu. İslamın merkezinde çöküş olmak ile birlikte perifer sayılabilecek bölgelerinde, özellikle Endülüs, İran, Orta Asya ve Anadolu'da bilgi üretimi devam etti.
Bütün bu tarihsel gelişmeler bize bilim ile din arasındaki ilişkinin tek yönlü olmadığını gösteriyor. Dinî öğretiler farklı dönemlerde toplumsal adalet, merhamet ve ahlaki sorumluluk düşüncesini güçlendirebilirken, dinî otoritenin siyasal iktidarla birleşmesi düşünce ve inanç özgürlüğünü sınırlandırabilmiştir. Aynı şekilde bilimsel kurumların gelişmesi de toplumların adaletsizliklerden ve iktidar mücadelelerinden tamamen kurtulmasını sağlayamamıştır.
Antik Yunan'dan İskenderiye'ye, oradan İslam medeniyetine uzanan tarihsel süreçte karşılaştığımız sorun aslında birbirine benziyor. İnsanlık farklı dönemlerde bilimsel bilgi üretme konusunda büyük başarılar elde etmiş, fakat bu başarıları kalıcı toplumsal adalet ve özgürlükle her zaman birleştirememiştir. Bir toplumun bilimsel birikimi gelişirken siyasal kurumları zayıflayabilmiş, dinî ve toplumsal çatışmalar derinleşebilmiş veya bilimsel üretimin merkezleri başka coğrafyalara kayabilmiştir.
Ancak insanlık bu noktada kalmadı. Antik Yunan ve İslam bilim geleneklerinin Avrupa'ya aktarılmasıyla yeni bir dönem başladı. Rönesans, bilimsel devrim ve modern üniversitelerin gelişimi insanlığın bilim üretme kapasitesini olağanüstü ölçüde artıracaktı.
Peki, bu gelişmeler geçmişte karşılaşılan toplumsal ve siyasal sorunları ortadan kaldırabilecek miydi? Yoksa bilim ilerlerken insanlık benzer çelişkileri yaşamaya devam mı edecekti?
Endülüs, Avrupa ve Rönesans: Bilginin yeniden büyümesi
İslam medeniyetinde gelişen bilimsel birikimin Endülüs, Sicilya ve tercüme merkezleri aracılığıyla Avrupa'ya aktarılması, insanlık tarihinde yeni bir dönemin başlamasına önemli katkılar sağladı. Özellikle 12. yüzyıldan itibaren Arapça bilimsel eserlerin Latinceye çevrilmesiyle Avrupa üniversitelerinde tıp, matematik, astronomi ve felsefe alanlarında önemli gelişmeler yaşandı. İbn Sînâ'nın El-Kânûn fi't-Tıbb adlı eseri yüzyıllar boyunca Avrupa tıp eğitiminde kullanıldı. Ardından Rönesans, matbaanın yaygınlaşması ve 16. ve 17. yüzyıllarda gelişen bilimsel devrim, insanın doğayı anlama biçimini köklü şekilde değiştirdi. Ancak Avrupa'nın bilimsel yükselişi, toplumsal adaletin aynı ölçüde geliştiği anlamına gelmiyordu. Kopernik, Galileo ve Newton evrenin işleyişini açıklarken Avrupa devletleri sömürge imparatorlukları kuruyor, milyonlarca insan köleleştiriliyor ve toplumların önemli bir bölümü siyasal haklardan mahrum bırakılıyordu. Daha sonra Sanayi Devrimi üretim kapasitesini olağanüstü artırdı. Fakat bu gelişme başlangıçta ağır çalışma koşullarını, çocuk işçiliğini ve ekonomik eşitsizlikleri de beraberinde getirdi.
Burada Antik Yunan'dan beri devam eden tarihsel bir çelişkiyi yeniden görüyoruz. İnsanlık doğayı anlamakta olağanüstü ilerleme gösterirken kendi oluşturduğu siyasal ve toplumsal düzeni aynı başarıyla yönetemiyordu. Antik dünyanın köleci imparatorluklarında karşılaştığımız adaletsizlikler, modern çağda farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkıyordu. Bilim ilerliyor, üretim artıyor, devletler güçleniyordu. Ancak bu güç her zaman insanların daha özgür ve güvenli yaşamasını sağlamıyordu.
Modern bilim: Bilimsel ilerleme neden toplumsal eşitliği sağlayamadı?
Bu çelişkinin en ağır sonuçlarından bazılarını 20. yüzyılda gördük. İnsanlık antibiyotikleri keşfetti, aşıları geliştirdi, atomun yapısını çözdü ve uzaya ulaştı. Fakat aynı yüzyılda iki büyük dünya savaşı yaşandı. İngiltere, Fransa ve Almanya gibi devletlerin sömürgecilik, ekonomik üstünlük ve siyasal güç mücadeleleri, özellikle Avrupa'da derinleşen milliyetçilik ve askerî rekabetle birleşerek büyük çatışmalara zemin hazırladı. Birinci Dünya Savaşı milyonlarca insanın ölümüne neden oldu. İkinci Dünya Savaşı'nda ise Nazi Almanyası'nın gerçekleştirdiği sistematik insanlık suçları ve savaşın yol açtığı yıkım, modern uygarlığın hangi koşullarda ne kadar ağır bir gerileme yaşayabileceğini gösterdi.
Üstelik bilimsel gelişmeler bu felaketlerin önüne geçemediği gibi, bazı durumlarda yıkımın büyüklüğünü de artırdı. Kimyasal silahlar, gelişmiş bombardıman sistemleri ve sonunda atom bombası modern bilimin askerî amaçlarla kullanılmasının en ağır örnekleri oldu. Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombaları yalnızca iki şehri harap etmedi. İnsanlığa, kendi geliştirdiği teknolojilerle kendi varlığını tehdit edebilecek bir güce ulaştığını da gösterdi. Aradan geçen seksen yılı aşkın süreye rağmen nükleer savaş tehlikesi ortadan kalkmış değildir.
Burada bilimsel gelişmeyle küresel yönetişim arasındaki ilişkinin yeniden sorgulanması gerekiyor. İnsanlık uluslararası iletişimi, ulaşımı, üretimi ve bilgi paylaşımını olağanüstü geliştirdi. Ancak savaşları önlemek, ekonomik eşitsizlikleri azaltmak ve uluslararası hukuku bütün devletlere eşit biçimde uygulamak konusunda aynı başarıyı gösteremedi. Birleşmiş Milletler gibi kurumlar kurulmasına rağmen büyük devletlerin siyasal ve askerî çıkarları, uluslararası karar mekanizmalarının işleyişini hâlâ belirleyebiliyor.
Günümüz akademisinin krizi: Bilim yeniden değer kaybediyor mu?
Bütün bu gelişmelerin yanında üzerinde durmamız gereken başka bir sorun daha bulunuyor. Bilimsel bilginin üretildiği üniversiteler ve akademik yayıncılık sistemi de giderek daha ciddi bir güvenilirlik sorunuyla karşı karşıya kalıyor.
Üniversiteler ve bilimsel dergiler yüzyıllar boyunca bilginin üretilmesi, eleştirilmesi ve sonraki kuşaklara aktarılmasında önemli görevler üstlendiler. Ancak günümüzde akademik başarının giderek yayın sayısı, atıf ve çeşitli performans ölçütleriyle değerlendirilmesi bilimsel üretimin niteliğini de etkilemeye başladı. Makale yayımlamak bazı akademik çevrelerde yeni bilgi üretmenin aracı olmaktan çıkarak kendi başına bir hedef hâline geldi.
Bu değerlendirme yalnızca kişisel bir eleştiri değildir. Richardson ve arkadaşlarının 2025 yılında Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımladıkları araştırma, sahte bilimsel makale üretiminin artık bireysel etik ihlallerin ötesine geçtiğini gösterdi. Araştırmacılar, sahte makale üreticileri, aracı kuruluşlar ve yayın süreçlerini manipüle eden grupların organize biçimde çalışabildiğini ortaya koydular. Daha da önemlisi, bu yapıların bilimsel yayıncılıktaki denetim mekanizmalarını aşabildiklerini ve bilimsel sahteciliğin meşru bilimsel yayın üretiminden daha hızlı büyüdüğüne işaret eden bulgular elde ettiler.
Üstelik sorun yalnızca güvenilirliği tartışmalı küçük dergilerle sınırlı değildir. Springer Nature bünyesinde yayımlanan Applied Nanoscience dergisinde 2024 yılında 34 makalenin geri çekilmesi bunun somut örneklerinden biridir. Yayıncının incelemesinde editoryal süreçlerin ve hakemlik değerlendirmelerinin güvenilirliği, uygunsuz kaynak kullanımı ve derginin kapsamıyla ilgisiz çalışmalar gibi ciddi sorunlar tespit edilmişti. Springer Nature'ın kendi açıkladığı verilere göre 2024 yılında, farklı yıllarda yayımlanmış toplam 2.923 makale geri çekildi. Wiley bünyesindeki Hindawi dergilerinde ise 2023 yılında yaklaşık 8.000 makalenin geri çekilmesi, bilimsel yayıncılığın karşı karşıya kaldığı sorunun büyüklüğünü gösteren başka bir örnekti.
Elbette bilimsel hataların tespit edilmesi ve makalelerin geri çekilmesi, bilimin kendi yanlışlarını düzeltebilmesi açısından önemlidir. Ancak yayın süreçlerinin organize biçimde manipüle edilmesi, hakemlik sisteminin istismar edilmesi ve bilimsel niteliği yetersiz çalışmaların akademik literatüre girebilmesi çok daha ciddi bir sorundur.
Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Bilimsel makale sayısı sürekli artarken gerçekten daha fazla güvenilir bilgi mi üretiyoruz, yoksa giderek büyüyen bir yayın endüstrisinin içerisinde bilimin temel amacı olan gerçeğe ulaşma çabasını mı zayıflatıyoruz?
Bu sorunun cevabı özellikle tıp açısından önemlidir. Çünkü güvenilir olmayan bir klinik araştırma yalnızca bilimsel literatürü kirletmez. Yanlış tedavi kararlarına, gereksiz girişimlere ve doğrudan insan hayatını etkileyebilecek sonuçlara neden olabilir.
Yapay zekâ: Yeni bir bilimsel uyanış mı, yeni bir eşitsizlik dönemi mi?
Şimdi bütün bu sorunların ortasında insanlık yeni bir teknolojik dönüşüm yaşıyor. Yapay zekâ bilimsel araştırmaları hızlandırıyor, karmaşık verileri analiz ediyor, hastalıkların tanı ve tedavisinde yeni olanaklar sağlıyor. Bilgiye ulaşmak geçmişte hiç olmadığı kadar kolaylaşıyor. Bir araştırmacı, yıllarca sürebilecek bazı analizleri çok daha kısa sürede gerçekleştirebiliyor. Daha önce yalnızca büyük araştırma merkezlerinin sahip olduğu bazı imkânlar, giderek daha geniş toplum kesimlerinin kullanımına açılıyor.
Ancak burada geçmişteki bir sorun yeniden karşımıza çıkıyor. Bu teknolojiyi kim geliştirecek, kim kontrol edecek ve kimler yararlanabilecek? Yapay zekânın sağladığı imkânların az sayıda devletin ve büyük teknoloji şirketinin elinde yoğunlaşması, ekonomik ve siyasal eşitsizlikleri daha da artırabilir. Üstelik yapay zekâ bilimsel araştırmaları geliştirebildiği gibi sahte verilerin, uydurma makalelerin, yanlış bilgilerin ve toplumları yönlendirmeye yönelik içeriklerin daha kolay üretilmesine de neden olabilir.
Bana göre burada asıl mesele yapay zekânın ne kadar gelişeceği değildir. Asıl mesele, insanlığın bu büyük gelişmeyi yönetebilecek siyasal ve ahlaki olgunluğa ulaşıp ulaşmadığıdır. Çünkü geçmişte de bilgi ve teknoloji geliştikçe toplumların daha adil ve özgür olacağını düşündük. Ancak tarih bunun her zaman gerçekleşmediğini gösterdi.
Sonuç: İnsanlık yeni bir bilimsel ve toplumsal gerilemenin eşiğinde mi?
Mezopotamya'dan Antik Yunan'a, İskenderiye'den İslam medeniyetine, Rönesans'tan günümüze kadar uzanan tarihsel süreç bize önemli bir gerçeği gösteriyor. İnsanlık bilimsel bilgiyi geliştirmeyi başardı. Ancak bu gelişmeler her dönemde özgürlüğün, adaletin, merhametin ve toplumsal refahın aynı ölçüde artmasını sağlayamadı.
Antik Yunan'da felsefe ve bilim gelişirken kölelik devam ediyordu. Roma'nın köleci toplumsal düzeni ve imparatorluk yönetiminin ağır baskıları karşısında semavi dinlerin merhamet, adalet ve insanın ahlaki sorumluluğuna ilişkin çağrıları geniş toplum kesimlerinde karşılık buldu. Bana göre burada üzerinde durmamız gereken önemli bir düşünce vardır. Bilimsel bilgi insanın doğa karşısındaki gücünü artırmıştı. Ancak bu güç toplumsal adaletsizlikleri ortadan kaldıramadığında insanlar çözümü yalnızca akılda ve mevcut siyasal kurumlarda değil, dinî ve ahlaki öğretilerde de aradılar.
Ne var ki dinlerin toplumsal hayat üzerindeki etkisi arttıkça, özellikle siyasal iktidarla birleşen dinî otoriteler de zaman zaman düşünce özgürlüğünü sınırlandırdı. Batı Roma'nın çözülmesi ve feodal düzenin gelişmesiyle Avrupa'nın bazı bölgelerinde bilimsel kurumlar zayıfladı. Antik bilimsel birikimin önemli bölümleri İslam medeniyetinde, Bizans'ta ve farklı kültür merkezlerinde yaşamaya devam etmesine rağmen Avrupa'da yeni bir bilimsel yükselişin ortaya çıkması yüzyıllar aldı.
Rönesans ve Aydınlanma dönemlerinde bilim ve düşünce yeniden büyük bir gelişme gösterdi. Ancak bu kez ortaya çıkan modern devletler ve imparatorluklar, sahip oldukları bilimsel ve teknolojik üstünlüğü sömürgecilik, ekonomik egemenlik ve askerî yayılma amacıyla da kullandılar. İki büyük dünya savaşı, milyonlarca insanın ölümü ve nükleer silahların geliştirilmesi, bilimsel ilerlemenin insanlığı hangi felaketlerden koruyamadığını açıkça gösterdi.
Bugün ise benzer bir çelişkinin farklı koşullarda yeniden ortaya çıktığını görüyoruz. Bir tarafta yapay zekâ, genetik, tıp ve uzay teknolojilerindeki gelişmeler insanlığın bilgi üretme kapasitesini olağanüstü artırıyor. Diğer tarafta siyasal kutuplaşmalar, savaşlar, ekonomik eşitsizlikler, nükleer tehditler ve demokratik kurumların zayıflaması devam ediyor. Üstelik bilimsel bilginin güvenilirliğini koruması gereken akademik yayıncılık sistemi bile ciddi sorunlarla mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bütün bunlara baktığımda insanlığın yeniden büyük bir tarihsel geçiş döneminde olduğunu düşünüyorum. Antik Yunan'da olduğu gibi bilimsel ve düşünsel gelişmelerin ulaştığı düzey ile toplumsal ve siyasal kurumların bu gelişmeleri yönetme kapasitesi arasında ciddi bir uyumsuzluk bulunmaktadır. Ancak günümüzü geçmişten ayıran önemli bir özellik var. Bugün insanların sahip olduğu teknolojiler yalnızca bir ülkenin veya imparatorluğun geleceğini değil, bütün insanlığın varlığını etkileyebilecek güce ulaşmış durumda.
Peki bu geçiş dönemi nereye evrilecek? İnsanlık bilimsel başarılarına rağmen yeni bir siyasal ve toplumsal gerilemenin içine mi sürüklenecek? Yoksa geçmişte yaşadığı büyük felaketlerden ders çıkararak daha adil, daha özgür ve daha insani bir küresel düzen oluşturabilecek mi?
Bana göre yeni bir gerileme kaçınılmaz değildir. Ancak bilimsel gelişmelerin tek başına böyle bir gerilemeyi önleyebileceğini düşünmek de doğru değildir. İnsanlığın yalnızca daha ileri teknolojiye değil, bu teknolojiyi bütün toplumların yararına kullanabilecek bir yönetim anlayışına, güvenilir bilimsel kurumlara, düşünce özgürlüğüne ve ortak bir ahlaki sorumluluk bilincine ihtiyacı vardır.
Belki de bugün insanlığın en fazla ihtiyaç duyduğu şey, geçmişte büyük toplumsal eşitsizlikler karşısında ortaya çıkan merhamet ve adalet çağrılarının yeniden güç kazanmasıdır. Ancak bu kez böyle bir toplumsal ve ahlaki uyanışın bilimsel düşünceyi sınırlandırmaması, aksine bilimin ve aklın özgürlüğünü koruyarak gelişmesi gerekiyor.
Çünkü insanlık bir kez daha kendi ürettiği büyük gücü nasıl kullanacağına karar vermek zorundadır. Bu karar yalnızca bilim insanlarının, siyasetçilerin veya devletlerin vereceği bir karar değildir. Sonuçları bütün toplumları ve gelecek kuşakları etkileyecektir.
Umarım insanlık yeni bir yıkım yaşamadan ortak bir vicdan ve merhamet çağrısında birleşebilir. Ancak bu çağrı bizi bilimin ve aklın yolundan uzaklaştırmamalı, düşünce özgürlüğümüzden yoksun bırakarak yeniden uzun bir karanlık döneme sürüklememelidir. Çünkü insanlığın ihtiyacı olan şey bilimsel gelişmeden vazgeçmek değil, bu gelişmeyi adalet, merhamet ve özgürlükle birlikte sürdürebilmektir.
Teşekkür
Bu yazının hazırlanması sürecinde görüşleri, tarihsel değerlendirmeleri ve değerli katkılarıyla düşüncelerimin gelişmesine yardımcı olan kıymetli meslektaşım Uzm.Dr. Sinan AŞAR 'a teşekkür ederim.
OKUNACAK KAYNAKLAR
1. Zadok R. Lulubi. Encyclopaedia Iranica. 2005. Kaynağa ulaş
2. Internet Encyclopedia of Philosophy. Plato: The Academy. Platon'un Akademiası ve MS 529 yılındaki tarihsel gelişmeler. Kaynağa ulaş
3. Socrates Scholasticus. Ecclesiastical History. Book VII, Chapters 13–15. İskenderiye'deki dinî çatışmalar ve Hypatia'nın öldürülmesi. Kaynağa ulaş
4. Gutas D. Greek Thought, Arabic Culture: The Graeco-Arabic Translation Movement in Baghdad and Early Abbasid Society. Routledge; 1998. Yayıncı bağlantısı
5. Richardson RAK, Hong SS, Byrne JA, Stoeger T, Amaral LAN. The entities enabling scientific fraud at scale are large, resilient, and growing rapidly. Proceedings of the National Academy of Sciences. 2025;122(32):e2420092122. https://doi.org/10.1073/pnas.2420092122
6. Nord M, Altman D, Fernandes T, Good God A, Lindberg SI. Democracy Report 2026: Unraveling the Democratic Era? University of Gothenburg: V-Dem Institute; 2026. Rapora ulaş
7. Springer Nature. Research Integrity. Bilimsel yayıncılıkta araştırma dürüstlüğü, geri çekilen makaleler ve yayın süreçlerinin güvenilirliği. Kaynağa ulaş