Anestezi – Antisepsi – Radyoloji – Modern Cerrahi: Modern Tıbbın Gerçekten Başladığı Yer
Tıp tarihinin bir dönemi var ki bu dönemde birbiri ardına gerçekleşen birkaç gelişme, yeni tedavilerin ortaya çıkmasına neden olmanın yanı sıra hekimlerin ne yapabileceğinin sınırlarını da değiştirmiştir. Bana göre 19. yüzyılın ikinci yarısı tam olarak böyle bir dönemdir. Anestezinin ortaya çıkması, antisepsinin cerrahiye girmesi ve kısa bir süre sonra insan bedeninin röntgen ışınlarıyla içeriden görüntülenebilmesi, modern tıbbın en büyük üç kırılma noktasını oluşturmuştur. Bugün modern cerrahinin başlangıcını tek bir tarihle ifade etmek kolay değildir. Ancak tıp tarihinin en önemli keşiflerini saymamız istenseydi, anestezi ve antisepsiyi en üst sıralara, radyolojiyi de hemen onların yanına koymak sanırım yanlış olmazdı.
Bu üç gelişmenin neden bu kadar önemli olduğunu anlayabilmek için önce cerrahinin o dönemde ne anlama geldiğini bilmek gerekir. Bugün bir ameliyathaneye girdiğimizde hastanın anestezi altında olduğunu, hava yolunun güvence altına alındığını, solunum ve dolaşımının sürekli izlendiğini, cerrahın steril şartlarda çalıştığını ve gerektiğinde görüntüleme yöntemlerinden yararlandığını doğal kabul ediyoruz. Oysa bunların hiçbirinin olmadığı bir cerrahi dönem düşünün...
Anesteziden önce cerrahi açısından en önemli konulardan biri hızdı. Bunun nedeni cerrahların aceleci insanlar olması değildi. Hastanın dayanabileceği süre son derece kısıtlıydı. Büyük cerrahi girişimler sırasında bile hastalar uyanıktı ve ağrıyı hissediyorlardı. Çoğu zaman birkaç kişi tarafından fiziksel olarak tutulmaları gerekiyordu. Hastalar o sırada ani bir pişmanlık duyup bu acı yerine ölmeyi tercih etmediklerine pişman olabiliyorlardı. Cerrahın önünde anatomik olarak kusursuz çalışmak ile işlemi mümkün olduğunca hızlı bitirmek arasında korkunç bir denge vardı. Bir amputasyon yapılacaksa cerrahın uzun uzun düşünmesi, dokuları dikkatle ayırması veya bugün yaptığımız gibi her aşamada durup yeniden değerlendirmesi mümkün değildi. Çünkü geçen her saniye hasta için daha fazla ağrı, daha fazla acı ve travma demekti.
Bu nedenle dönemin ünlü cerrahları yalnızca bilgileriyle değil, hızlarıyla da tanınıyordu. Bunun en bilinen örneklerinden biri, 19. yüzyıl Londra'sının meşhur cerrahlarından Robert Liston'dır. Liston son derece hızlı çalışan bir cerrahtı ve özellikle amputasyonları birkaç dakika içinde, bazı anlatımlara göre ise olağanüstü kısa sürelerde tamamlayabilmesiyle ün kazanmıştı. Bugünden bakıldığında cerrahın hızının övülmesi biraz garip gelebilir. Ancak anestezinin olmadığı bir ameliyathanede hız, teknik becerinin yanında hastanın çektiği acının süresini azaltan birkaç imkândan biriydi.
Liston hakkında tıp tarihinde yıllardır anlatılan oldukça çarpıcı bir hikâye vardır. Bir amputasyon sırasında o kadar hızlı çalıştığı söylenir ki yalnızca hastanın bacağını değil, kendisine yardım eden asistanının parmağını da keser. Ameliyatı yakından izleyen bir seyircinin de olay sırasında yaralandığı veya büyük korku yaşadığı ve daha sonra öldüğü anlatılır. Hasta ameliyat sonrası enfeksiyon nedeniyle, asistan da yaralanmasının ardından gelişen enfeksiyon nedeniyle hayatını kaybeder. Böylece aynı operasyonun üç kişinin ölümüyle sonuçlandığı ve bunun tarihin “%300 mortaliteli ameliyatı” olarak anıldığı söylenir.
Bu anlatı tıp tarihinde çok meşhurdur. Ancak bizim için asıl önemli olan hikâyenin sıra dışılığı değildir. Asıl önemli olan, böyle bir hikâyenin neden 19. yüzyıl cerrahisi hakkında anlatılabilir olduğudur. Çünkü dönemin ameliyathanesinde ağrı kontrolü yoktu, enfeksiyon kontrolü son derece yetersizdi ve cerrah çoğu zaman zamana karşı çalışıyordu. Başarılı bir ameliyat yalnızca hastalıklı organın çıkarılması anlamına gelmiyordu. Hastanın önce ameliyatın kendisini, sonra kanamayı, ardından da günler sonra ortaya çıkabilecek enfeksiyonu atlatması gerekiyordu. Cerrahinin sınırlarını belirleyen yalnızca cerrahın bilgisi değildi. Ağrı da cerrahinin sınırını belirliyordu.
Bana göre anestezinin tıp tarihindeki önemini tam olarak burada aramak gerekir. Anestezi yalnızca hastanın ameliyat sırasında ağrı hissetmemesini sağlayan bir ilaç uygulaması değildir. Cerraha zaman kazandırmış, daha uzun ve daha dikkatli girişimleri mümkün hâle getirmiş ve cerrahinin yapabileceklerinin sınırlarını genişletmiştir.
Bu değişimin ilk önemli isimlerinden biri ise ilginç biçimde bir cerrah değil, diş hekimiydi. 1844 yılında Amerikalı diş hekimi Horace Wells, azot protoksitin eğlence amacıyla kullanıldığı halka açık gösterilerden birini izledi. O dönemde “gülme gazı” olarak bilinen azot protoksit, insanların davranışlarını değiştirdiği için bu tür gösterilerde kullanılabiliyordu. Gösteri sırasında gazı soluyan gençlerden biri bacağını ciddi biçimde yaraladı. Fakat Wells'in dikkatini çeken şey, yaralanmanın kendisinden çok genç adamın buna verdiği tepkiydi. Yaralanmıştı ama belirgin bir ağrı hissetmiyordu. Wells'in gördüğü şey aslında yıllardır cerrahların karşısında duran temel probleme farklı bir cevap ihtimali taşıyordu. Eğer bir insan yaralanmasına rağmen ağrı hissetmiyorsa, aynı durum cerrahi sırasında da sağlanabilir miydi?
Wells bu düşüncenin peşinden gitti. Önce azot protoksiti kendi üzerinde denedi ve bir dişinin çekilmesine izin verdi. Deney başarılıydı. Bunun yalnızca diş hekimliğini değil, bütün cerrahiyi değiştirebilecek bir gelişme olabileceğini düşünüyordu. Daha sonra yöntemini hekimlerin önünde göstermek amacıyla Massachusetts General Hospital'da bir uygulama yaptı. Fakat tıp tarihinin bazen son derece küçük ayrıntılarla yön değiştirdiğini burada tekrar görüyoruz. Gösteri sırasında hasta çok sarhoş ve alkolik biri olduğundan verilen anestezi yetersiz kaldı; hasta ağrıya tepki verdi ve bağırdı. Salondaki insanlar için sonuç açıktı: Yöntem başarısızdı. Wells'in büyük umutlarla çıktığı gösteri, onun için ağır bir hayal kırıklığına dönüştü. İtibarı sarsıldı ve anestezi fikri, en azından o gün için, hak ettiği karşılığı bulamadı.
Oysa sorun fikrin yanlış olması değildi. İnsanlık ağrıyı susturmanın mümkün olduğunu anlamaya çok yaklaşmıştı. Fakat tıp tarihindeki bu büyük değişim için birkaç yıl daha beklemek gerekecekti. Çünkü Wells'in bıraktığı yerden bu kez başka bir diş hekimi devam edecekti.
Onun adı William Thomas Green Morton'dı. Wells'in başarısız gösterisinden yaklaşık iki yıl sonra, 16 Ekim 1846 tarihinde Boston'daki Massachusetts General Hospital'da tıp tarihinin en önemli sahnelerinden biri yaşandı. Bu kez sahnenin merkezinde yine bir diş hekimi vardı: William Thomas Green Morton. Morton, eterin hastayı ağrıdan uzaklaştırabileceğini düşünüyordu. Daha önce eter farklı amaçlarla kullanılmış, bazı kişiler onun ağrı üzerindeki etkisini fark etmişti. Ancak başka insanların önünde, gerçek bir cerrahi girişim sırasında ve sonucunun bütün tıp dünyasını ilgilendireceği bir gösteri yapmak bambaşka bir şeydi.
O gün Massachusetts General Hospital'ın daha sonra “Ether Dome” olarak anılacak ameliyathanesinde çok sayıda hekim ve öğrenci toplanmıştı. Hasta Edward Gilbert Abbott'tı. Boynunda çıkarılması gereken bir kitle bulunuyordu. Morton hastaya eter soluttu. Ardından cerrah John Collins Warren ameliyata başladı. Bugün geriye dönüp baktığımızda bu sahneyi birkaç cümleyle anlatmak kolaydır. Bir hasta eter aldı, cerrah ameliyat yaptı ve anestezinin etkili olduğu görüldü. Fakat o salonda bulunan insanlar açısından olay bu kadar sıradan değildi. Çünkü cerrahi boyunca insanların bildiği düzen birazdan değişecekti.
Hasta masada yatıyordu. Cerrah elindeki bistüriyle kesi yaptı. Ve beklenen çığlıklar, acı sesleri gelmedi.
Düşünün...
Yüzyıllardır cerrahinin doğal parçası kabul edilen şeylerden biri hastanın acısıydı. Cerrah ameliyat yaparken hastanın bağırması, hareket etmesi ve çevresindekiler tarafından tutulması olağan kabul ediliyordu. Şimdi ise aynı cerrahi girişim yapılıyor ve hasta dayanılmaz bir ağrı yaşamıyordu.
Warren ameliyatı tamamladıktan sonra salondakilere dönerek tıp tarihinin en meşhur cümlelerinden birini söyledi:
“Gentlemen, this is no humbug.”
“Beyler, bu bir hile değil.”
Bana göre bu cümlenin önemi yalnızca başarılı bir anestezi uygulamasından sonra söylenmiş olmasından kaynaklanmaz. O an cerrahi tarihinin iki dönemi birbirinden ayrılmıştı. Bir tarafta hastanın acısına rağmen mümkün olduğunca hızlı yapılan eski cerrahi vardı. Diğer tarafta ise hastanın ağrısının kontrol altına alınabildiği, cerrahın artık yalnızca zamanla değil, hastalıkla mücadele edebileceği yeni bir dönem başlıyordu.
Belki de anestezinin cerrahiye yaptığı en büyük katkı burada yatmaktadır. Anestezi hastanın ağrısını ortadan kaldırdı ama aynı zamanda cerrahın önündeki zamanı da değiştirdi. Cerrah artık yalnızca hızlı olmak zorunda değildi. Daha dikkatli disseksiyon yapabilir, daha karmaşık anatomik alanlara girebilir ve daha uzun süren girişimleri planlayabilirdi. Bir anlamda anestezi yalnızca hastayı ameliyata hazırlamadı; cerrahiyi de gelişmeye hazırladı.
Ether Dome'daki bu gösteriden sonra eter kullanımı çok hızlı yayıldı. Haber Amerika Birleşik Devletleri'nin dışına çıktı ve kısa süre içerisinde Avrupa'ya ulaştı. Çünkü hekimlerin karşısında, yıllardır çözmeye çalıştıkları çok temel bir probleme gerçek bir cevap vardı.
Ancak eter kusursuz değildi. Keskin bir kokusu vardı. Hastalarda bulantı ve kusmaya neden olabiliyordu. Yanıcı ve patlayıcı olması, özellikle açık alevin bulunduğu ortamlarda ciddi risk oluşturuyordu. Bu nedenle daha kolay uygulanabilecek başka maddeler aranmaya devam edildi. Çok geçmeden kloroform ön plana çıktı.
Kloroform etere göre daha güçlüydü ve uygulanması daha kolaydı. Özellikle İngiliz hekim James Young Simpson'ın obstetride kloroform kullanmaya başlaması, anestezinin başka bir alana yayılmasını sağladı. Fakat doğum ağrısını ortadan kaldırmak, o dönemin toplumunda yalnızca tıbbi bir konu değildi. Dinî ve ahlaki tartışmalar da vardı. Doğum ağrısının doğal olduğu, hatta ortadan kaldırılmaması gerektiği yönünde görüşler bulunuyordu.
Bu tartışmanın yönünü değiştiren kişilerden biri ise bir hekim değil, dönemin en güçlü kadın figürlerinden biriydi: Kraliçe Victoria.
1853 yılında Kraliçe Victoria doğumlarından birinde kloroform aldı. Uygulamayı John Snow yaptı. Bugün John Snow'u çoğunlukla kolera salgını ve epidemiyoloji tarihinden hatırlıyoruz. Ancak Snow aynı zamanda anesteziyle yoğun biçimde ilgilenen ve inhalasyon anestezisinin uygulanmasını daha kontrollü ve dozunun ayarlanabilir hâle gelmesini sağlayan önemli bir hekimdi. Bu nedenle anestezistler arasında bu özelliğiyle “Anestezinin Babası” olarak hâlâ anılmaktadır.
Kraliçenin kloroform kullanması İngiliz toplumunda olağanüstü bir etki oluşturdu. Çünkü birkaç yıl önce tartışmalı görülen bir yöntem artık kraliyet ailesinin doğumunda kullanılmıştı. Kraliçe uygulamadan memnun kaldığını ifade etti. Bundan sonra doğumda anesteziye karşı toplumsal direnç önemli ölçüde azalmaya başladı.
Bazen bir tıbbi yöntemin toplum tarafından kabul edilmesi için yalnızca bilimsel olarak etkili olduğunun gösterilmesi yetmez. İnsanların o yönteme güvenmesi de gerekir. Kraliçe Victoria'nın kloroform kullanması tam olarak böyle bir etki oluşturdu. Bir anlamda kraliçenin ağrısını azaltan kloroform, anestezinin toplum tarafından kabul edilmesinin de önünü açtı.
Fakat anestezinin gerçek gelişimi bundan sonra başlayacaktı. Çünkü kısa süre içerisinde hekimler önemli bir şeyi fark ettiler. Hastayı yalnızca uyutmak yeterli değildi. Hastanın solunumunu takip etmek gerekiyordu. Nabzını izlemek gerekiyordu. Verilen ilacın miktarını kontrol etmek gerekiyordu. Hava yolunun açık kalması gerekiyordu. Anestezi sırasında meydana gelen ölümler, bu uygulamanın yalnızca bir ilacı hastaya koklatmaktan ibaret olmadığını açık biçimde gösteriyordu.
İşte anestezi bu noktadan sonra rastlantısal bir uygulama olmaktan çıkıp fizyoloji üzerine kurulmaya başladı. Solunumun izlenmesi giderek önem kazandı. Nabız takibi standart hâle geldi. Hava yolunu güvence altına almak için yeni yöntemler geliştirildi. Anestezik maddelerin etkileri daha sistematik biçimde araştırıldı. 20. yüzyıla gelindiğinde endotrakeal entübasyonun gelişmesi, kontrollü ventilasyonun uygulanabilmesi ve 1940'lı yıllarda kas gevşeticilerin klinik kullanıma girmesiyle cerrahinin sınırları bir kez daha genişledi. Artık cerrah yalnızca kol veya bacak kesmiyordu. Karın boşluğuna girebiliyor, toraksı açabiliyor, daha uzun ve çok daha karmaşık girişimler yapabiliyordu.
Ancak hâlâ çözülmesi gereken başka büyük bir sorun daha vardı. Hastayı ağrısız ameliyat etmek mümkündü. Cerrah ameliyatını teknik olarak mükemmel biçimde tamamlayabiliyordu. Fakat hasta birkaç gün sonra ameliyat yarasında gelişen enfeksiyonlar nedeniyle yine hayatını kaybedebiliyordu. Yani anestezi cerrahinin önündeki ilk büyük engeli kaldırmıştı. Şimdi sıra ikinci büyük engeldeydi: Enfeksiyon.
Ve burada karşımıza Joseph Lister çıkacaktır. Joseph Lister'ın cerrahi antisepsiyi sistematik hâle getirmesiyle birlikte cerrahi tarihinde ikinci büyük engel de aşılmaya başlandı. Aslında antisepsi konusunu önceki bölümde ayrıntılı olarak ele aldık. Burada tekrar uzun uzun anlatmak yerine modern cerrahi açısından neyi değiştirdiğini anlamamız yeterlidir. Çünkü anestezi hastanın ameliyata dayanmasını sağladıysa, antisepsi de hastanın ameliyattan sağ çıkma ihtimalini artırdı.
Lister'ın yönteminde ameliyat sırasında karbolik asit püskürtülüyor; hastanın çevresi, cerrahın elleri, aletler ve hatta ameliyathane ortamı bu maddeyle temas ediyordu. Buna rağmen sonuçlar dikkat çekiciydi. Cerrahi enfeksiyonlar azalıyor ve daha önce ameliyat sonrası kaybedilen hastaların bir kısmı yaşamaya başlıyordu.
Anestezi cerrahın çalışabilmesi için zaman kazandırmıştı.
Antisepsi ise cerraha güvenli bir alan sağlamıştı.
Fakat hekim hâlâ insan bedeninin içine doğrudan bakamıyordu. Anestezi ağrıyı susturmuştu ama insanın içine cerrahi yapmadan bakmak mümkün değildi. Bir kemiğin kırık olup olmadığını anlamak için muayene etmek, dokunmak ve tahmin etmek gerekiyordu. Vücudun içine giren bir yabancı cismin nerede olduğunu görmek mümkün değildi. Akciğerlerin içindeki bir hastalık veya kemiklerin derininde bulunan bir lezyon çoğu zaman ancak klinik bulgular üzerinden değerlendirilebiliyordu.
1895 yılında bu durum da değişti. Wilhelm Conrad Röntgen, Almanya'daki Würzburg Üniversitesi'nde katot ışınları üzerine deneyler yapıyordu. 8 Kasım 1895 tarihinde laboratuvarında çalışırken yakınındaki floresan özellik gösteren bir ekranın, üzeri kapatılmış bir tüpe rağmen parladığını fark etti. Görünür ışığın geçemeyeceği bir engelin arkasından bir şey geçiyor ve ekranı etkiliyordu. Röntgen ne olduğunu bilmiyordu. Bu nedenle yeni keşfettiği ışınlara, matematikte bilinmeyeni ifade eden harfi kullanarak “X ışınları” adını verdi.
Ne gariptir ki bilim tarihindeki en önemli anlar son derece tesadüfi ortamlarda yaşanır. O laboratuvarda büyük bir kalabalık yoktu. Bir ameliyathane dolusu insan da bulunmuyordu. Ancak Röntgen'in karşısında, insan bedeninin içine ameliyat yapmadan bakmayı mümkün kılacak yeni bir yöntem vardı. Röntgen deneylerine devam etti. Farklı maddelerin bu ışınları farklı derecelerde geçirdiğini gördü. Ardından insan bedeninde ne olacağını merak etti.
Ve ortaya tıp tarihinin en ikonik görüntülerinden biri çıktı. Röntgen, eşinin, Anna Bertha Ludwig Röntgen'in, elini ışınların önüne yerleştirdi. Ortaya çıkan görüntüde elin yumuşak dokuları silik biçimde seçiliyor, kemikler ise çok daha belirgin görünüyordu. Parmağındaki yüzük de görüntüde açıkça yer alıyordu. İnsan ilk kez yaşayan bir bedenin içindeki kemiği, bedeni açmadan görüyordu.
Anna Bertha'nın görüntüyü gördüğünde söylediği aktarılan söz de en az o film kadar çarpıcıdır:
“Kendi ölümümü gördüm.”
Bugün bir el grafisine bakarken bu görüntünün neden bu kadar büyük bir etki oluşturduğunu anlamamız kolay değildir. Çünkü radyolojik görüntüler artık günlük tıbbın sıradan parçalarıdır. Oysa 19. yüzyıl insanı için yaşayan bir insanın iskeletini görmek neredeyse imkânsız görünen bir şeydi. Bir anlamda Röntgen, insan bedeninin dışarıdan görülemeyen kısmını tıbbın önüne açmıştı.
Röntgen ışınlarının keşfi olağanüstü hızlı yayıldı. Kısa süre içerisinde kırıkların değerlendirilmesinde kullanılmaya başlandı. Mermi, iğne veya başka yabancı cisimlerin vücuttaki yerleri belirlenebildi. Daha sonra göğüs hastalıkları, tümörler ve birçok başka patoloji radyolojik olarak incelenmeye başlandı. Tıpta teşhis artık yalnızca hastanın anlattıklarına, hekimin gördüklerine ve elleriyle hissettiklerine bağlı değildi.
Hekim artık bedenin içine bakabiliyordu.
Her keşfin bir bedeli olmasa da bu büyük keşfin de bir bedeli oldu. X ışınlarının biyolojik etkileri henüz bilinmiyordu. İlk yıllarda hekimler, fizikçiler ve teknisyenler radyasyonun zararlarından korunmadan uzun süre X ışınlarına maruz kaldılar. Ellerinde yanıklar, iyileşmeyen yaralar ve ülserler gelişmeye başladı. Bazılarında daha sonra ciddi radyasyon hasarı ve maligniteler ortaya çıktı. Bu da tıp tarihinin tekrar tekrar öğrettiği önemli gerçeklerden biridir. Yeni bir tedavinin veya teknolojinin faydasını keşfetmek ile onun bütün zararlarını anlamak aynı anda gerçekleşmez. Bazen insanlık bir yöntemin gücünü önce öğrenir, sınırlarını ise daha sonra ve çoğu zaman bedel ödeyerek anlar.
Radyolojinin gelişmesi burada da durmadı. Floroskopi, kontrast maddeler, ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme gibi yöntemlerin gelişmesiyle insan bedeninin içi giderek daha ayrıntılı biçimde görüntülenebilir hâle geldi.
Ancak modern cerrahinin oluşabilmesi için yalnızca ağrının, enfeksiyonun ve tanısal belirsizliğin azaltılması yeterli değildi. Ameliyatın kendisinin de daha güvenli hâle gelmesi gerekiyordu. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında cerrahi aletler gelişmeye başladı. Hemostatik klempler, retraktörler ve daha güvenli sütür materyalleri kullanılmaya başlandı. Kanama kontrolü daha başarılı hâle geldi. Cerrah artık yalnızca hızlı olmak zorunda değildi; dokular üzerinde daha kontrollü ve planlı biçimde çalışabiliyordu.
Bu dönemin ilginç hikâyelerinden biri de William Stewart Halsted ve onun ameliyat eldivenleriyle ilgilidir.
Halsted, Johns Hopkins Hospital'da çalışan önemli cerrahlardan biriydi. Ameliyathane hemşiresi Caroline Hampton'ın elleri, kullanılan antiseptik kimyasallar nedeniyle ciddi biçimde tahriş olmaya başlamıştı. Halsted, onun ellerini koruyabilmek için özel kauçuk eldivenler yaptırdı. Başlangıçta amaç enfeksiyonları önlemek değildi. Amaç Caroline Hampton'ın ellerini korumaktı. Ancak daha sonra eldiven kullanımının cerrahi alan enfeksiyonlarının azalmasına da katkı sağlayabileceği anlaşıldı ve cerrahi eldivenler giderek standart uygulamanın bir parçası hâline geldi.
Ne gariptir ki tıp tarihinde bazen çok büyük değişiklikler büyük teorilerden değil, günlük hayatın içindeki küçük sorunlara bulunan çözümlerden doğar.
Anestezi, antisepsi, görüntüleme, sterilizasyon, cerrahi eldivenler, kanama kontrolü ve giderek gelişen cerrahi teknikler bir araya geldiğinde artık cerrahi tamamen farklı bir noktaya ulaşmıştı. Karın cerrahisi gelişti. Toraks cerrahisi mümkün hâle geldi. Beyin cerrahisi ilerledi. Ortopedik girişimler genişledi. Daha sonra kalp cerrahisi, organ nakilleri, mikrocerrahi, laparoskopik cerrahi ve robotik cerrahi gibi bugün modern tıbbın en ileri alanları ortaya çıktı.
Bana göre burada özellikle vurgulanması gereken nokta şudur: Modern cerrahiyi tek bir keşif geliştirmedi. Anestezi tek başına yeterli değildi. Antisepsi tek başına yeterli değildi. Röntgen tek başına yeterli değildi. Cerrahi ancak bütün bu gelişmeler birbirine eklendiğinde bugünkü hâline ulaşabildi.
Anestezi hastanın acısını kontrol altına aldı. Antisepsi enfeksiyon riskini azalttı. Radyoloji görünmeyen yapıları görünür hâle getirdi. Kanama kontrolü ve cerrahi tekniklerin gelişmesi ise cerrahın daha güvenli ve daha karmaşık işlemler yapmasını sağladı.
Bu nedenle modern ameliyathane artık 19. yüzyıldaki gibi yalnızca cerrahın hızının ve cesaretinin ön planda olduğu bir yer değildir. Bugünkü ameliyathane; anestezistin hastanın fizyolojisini yönettiği, cerrahın steril koşullarda çalıştığı, hemşirenin sürecin güvenliğini sağladığı, görüntüleme ve laboratuvar yöntemlerinin kararları desteklediği ve bütün ekibin ortak protokoller doğrultusunda hareket ettiği son derece organize bir çalışma alanıdır.
Tıp tarihinde burada yaşanan değişim yalnızca teknolojik değildir. Hekimlik anlayışı da değişmiştir. Eskiden iyi cerrah denildiğinde çok hızlı ameliyat yapan, kan ve acı karşısında soğukkanlı kalan kişi anlaşılabiliyordu. Bugün ise iyi cerrah veya iyi hekim dediğimizde yalnızca teknik beceriyi düşünmüyoruz. Bilgi, planlama, hasta güvenliği, ekip çalışması, fizyolojiyi anlama ve gerektiğinde teknolojiyi doğru kullanma da hekimliğin ayrılmaz parçalarıdır.
Belki de bu dönemin bize bıraktığı en önemli ders budur:
“Tıp yalnızca hastalığı tedavi etmeyi öğrenmedi. Aynı zamanda tedavinin kendisini daha güvenli, daha kontrollü ve daha insani hâle getirmeyi öğrendi.”
Bu üç gelişme bir araya geldiğinde cerrahi yalnızca daha başarılı olmadı. Cerrahinin ne yapabileceğinin sınırları da değişti.
Bugün kalp ameliyatı yapabiliyorsak, beyin tümörünü çıkarabiliyorsak, omurga cerrahisi uygulayabiliyorsak, organ nakli gerçekleştirebiliyorsak veya robotik sistemlerle birkaç küçük kesiden karmaşık ameliyatlar yapabiliyorsak, bunun arkasında 19. yüzyılda başlayan bu büyük dönüşüm bulunmaktadır.
Sonuç olarak modern tıp bize önemli bir şey öğretti. Hastanın acısını kontrol etmek, enfeksiyonu önlemek ve hastalığı görünür hâle getirmek birbirinden ayrı başarılar değildir.
Bunların her biri aynı amaca hizmet eder: Hastayı daha güvenli ve daha etkili biçimde tedavi edebilmek.
Ve bence modern cerrahinin gerçek başlangıcı da tam olarak burada aranmalıdır.