Kadınların ruh sağlığının yalnızca bireysel bir mesele olmadığını, toplumun gelişiminde ve geleceğinde önemli bir yere sahip olduğunu hiç düşündünüz mü? Bilimsel çalışmalar da kadın ruh sağlığının aile, çocuk gelişimi ve toplum sağlığıyla yakından ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Bu ilişkinin en dikkat çekici alanlarından birini ise gebelik, annelik ve çocuğun erken yaşam dönemi oluşturuyor.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ekonomik güçlükler, eğitim olanaklarına erişimde yaşanan sorunlar, şiddet, ayrımcılık ve yetersiz sosyal destek gibi etkenler kadınların ruh sağlığını olumsuz etkileyebiliyor. Özellikle depresyon ve anksiyete bozukluklarının kadınlarda daha sık görülmesinde biyolojik etkenlerin yanı sıra bu sosyal koşulların da rol oynadığı düşünülüyor.

Gelin, kronolojik olarak tersten ilerleyerek önce doğum sonrası dönemde kadın ve çocuk ruh sağlığına göz atalım.

Doğum sonrası dönem: Anne ruh sağlığı neden önemli?

Gebelik ve doğum, kadın yaşamında önemli biyolojik ve psikososyal değişimlerin yaşandığı dönemlerdir. Ruhsal sorunlar gebelik sırasında ortaya çıkabildiği gibi doğum sonrasında da başlayabilir veya devam edebilir. Perinatal ruh sağlığı sorunları anne sağlığı açısından önemli bir hastalık yükü oluştururken, ağır olgularda özkıyım riski de ortaya çıkabilir.

Doğum sonrası, yani postpartum dönemde annelik hüznü, postpartum depresyon ve daha nadir ancak acil değerlendirme gerektiren postpartum psikoz gibi farklı tablolar görülebilir.

Buna rağmen pek çok kadın profesyonel yardım alamamakta ya da yaşadığı durumun tedavi edilebilir bir ruh sağlığı sorunu olduğunun farkına varamamaktadır. Bunun nedenlerinden biri de kadınların yaşadığı ruhsal sorunların zaman zaman “anneliğin doğal bir parçası”, “aşırı duygusallık” ya da geçmişten gelen cinsiyetçi bir ifadeyle “histeri” şeklinde küçümsenmesidir.

Oysa majör depresyon yalnızca geçici bir mutsuzluk hâli değildir.

Depresyonda uyku ve iştah değişiklikleri, enerji kaybı, değersizlik veya suçluluk duyguları, dikkatini toplamada ve karar vermede güçlük, psikomotor yavaşlama ya da huzursuzluk ve bazı olgularda ölüm veya özkıyım düşünceleri görülebilir. Bu belirtiler kişinin günlük yaşamını, sosyal ilişkilerini ve yaşamdan aldığı doyumu belirgin biçimde etkileyebilir. Bununla birlikte depresyon tanısı yalnızca belirtilerin sıralanmasıyla konulamaz; klinik değerlendirme bir ruh sağlığı uzmanı tarafından yapılmalıdır.

Bir bebeğin dünyası annenin yüzünde başlar

Bebeklerin yaşamın ilk dönemlerinde kurdukları ilişkiler, duygusal gelişimleri ve stres karşısında verdikleri tepkiler açısından büyük önem taşır. Anne ya da bakım veren kişinin ruhsal açıdan ciddi güçlük yaşaması, bazı durumlarda bebekle kurulan etkileşimin niteliğini de etkileyebilir.

Bu ilişkiyi gösteren en bilinen deneylerden biri, 1970'li yıllarda gelişim psikoloğu Edward Tronick ve çalışma arkadaşları tarafından gerçekleştirilen “Still-Face”, yani “Donuk Yüz” deneyidir.

Deneyin ilk aşamasında anne, bebeğiyle her zamanki gibi konuşur, ona gülümser ve bebeğin davranışlarına karşılık verir. Daha sonra anneden yüzünü ifadesiz hâle getirerek bebeğin iletişim girişimlerine kısa bir süre karşılık vermemesi istenir.

Bebekler bu değişime oldukça hızlı tepki gösterir. Önce annenin dikkatini yeniden çekmeye çalışır, gülümser, ses çıkarır veya hareket ederler. Karşılık alamadıklarında ise olumsuz duygulanım, huzursuzluk, ağlama ve bakışı başka yöne çevirme gibi tepkiler ortaya çıkabilir. Bazı araştırmalarda bu süreç sırasında fizyolojik stres yanıtlarında da değişiklikler gözlenmiştir.

Still-Face deneyi, bebeğin duygusal dünyasını düzenlerken bakım veren kişinin sosyal ve duygusal tepkilerinden ne ölçüde yararlandığını göstermesi bakımından önemlidir. Ancak kısa süreli bir etkileşim kesintisinin çocukta mutlaka kalıcı veya geri dönüşsüz bir hasar oluşturduğu söylenemez. Asıl önemli olan, bakım veren-bebek ilişkisindeki sorunların uzun süreli, tekrarlayıcı ve onarılmadan devam edip etmediğidir.

Anne depresyonu çocuğu nasıl etkileyebilir?

Araştırmalarda depresyon yaşayan annelerin çocuklarında bilişsel, davranışsal ve duygusal gelişim alanlarının çeşitli biçimlerde etkilenebileceği gösterilmiştir.

Özellikle uzun süre devam eden ve tedavi edilmeyen maternal depresyon; çocuklarda ilerleyen dönemlerde ruh sağlığı sorunları, okul başarısında güçlükler ve sosyal uyum sorunları açısından artmış riskle ilişkilendirilmektedir.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Annenin depresyonda olması, çocuğun mutlaka benzer sorunlar yaşayacağı anlamına gelmez.

Çocuğun mizacı, babanın veya diğer bakım verenlerin desteği, ailenin sosyoekonomik koşulları, çevresel faktörler ve annenin tedaviye erişimi gibi pek çok unsur çocuğun gelişimini etkileyebilir. Dolayısıyla burada tek yönlü ve kaçınılmaz bir kaderden değil, çeşitli risk ve koruyucu faktörlerin bir araya geldiği karmaşık bir süreçten söz ediyoruz.

Gebelikte ruh sağlığı ve beden arasındaki ilişki

Gebelik döneminde de benzer bir biyolojik ve psikolojik etkileşim söz konusudur.

Gebelik, anne organizmasının gelişmekte olan fetüsü desteklemek için kapsamlı hormonal, metabolik ve bağışıklık sistemi değişikliklerinden geçtiği son derece özel bir dönemdir.

Fetüs, anne ve babadan gelen genetik materyali birlikte taşır. Bu nedenle fetüs ve plasentada anne bağışıklık sistemi açısından farklı bazı antijenler bulunur. Buna rağmen sağlıklı bir gebelikte anne organizması fetüsü bir “yabancı” olarak ortadan kaldırmaz.

Bunun nedeni gebelik sırasında bağışıklık sisteminin basitçe baskılanması değildir. Günümüzde gebelik, bağışıklık sisteminin son derece dinamik biçimde yeniden düzenlendiği bir süreç olarak kabul edilmektedir. Anne organizması bir yandan fetüse karşı bağışıklık toleransı geliştirirken diğer yandan enfeksiyonlara karşı savunma sistemlerini sürdürür.

Dolayısıyla gebeliği yalnızca “bağışıklığın zayıfladığı bir dönem” şeklinde tanımlamak doğru değildir.

Bununla birlikte istenmeyen gebelik, aile içi sorunlar, ekonomik güçlükler, sosyal destek eksikliği, şiddet ve benzeri kronik stres kaynakları anne ruh sağlığını olumsuz etkileyebilir. Uzun süreli stresin ise sinir sistemi, endokrin sistem ve bağışıklık sistemi arasındaki karmaşık iletişimi etkileyebileceği bilinmektedir.

Hormonlar, stres ve gebelik

Gebelik boyunca östrojen, progesteron ve kortizol başta olmak üzere pek çok hormonun düzeyinde önemli değişiklikler meydana gelir. Bu değişiklikler fetüsün gelişmesi ve gebeliğin sürdürülmesi açısından gereklidir.

Kortizol, vücudun stres yanıtında rol oynayan temel hormonlardan biridir. Gebelik sırasında kortizol düzeyleri fizyolojik olarak da değişir. Ancak yoğun ve uzun süreli psikososyal stresin anne ve fetüs üzerindeki etkileri uzun yıllardır araştırılmaktadır.

Bazı çalışmalar, yüksek düzeyde ve kronik maternal stresin erken doğum ve düşük doğum ağırlığı gibi bazı gebelik sonuçlarıyla ilişkili olabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte bu ilişkiler çok sayıda biyolojik, sosyal ve çevresel etkenden etkilenir ve her stres yaşayan gebede olumsuz bir sonuç ortaya çıkacağı anlamına gelmez.

Prenatal dönemde yaşanan yoğun stresin, vücudun temel stres sistemlerinden biri olan hipotalamus-hipofiz-adrenal, yani HPA ekseninin düzenlenmesini etkileyebileceğine ilişkin araştırmalar da bulunmaktadır.

Bunun yanı sıra gebelik sırasında yaşanan anksiyete veya depresyon, bazen kişinin sağlık davranışlarını da etkileyebilir. Sigara veya alkol kullanımı, gebelik takiplerinin aksatılması, uyku sorunları ve yetersiz beslenme gibi davranışlar anne ve fetüs sağlığı üzerinde ek riskler oluşturabilir.

Bu nedenle gebelik döneminde ruh sağlığının korunması, yalnızca annenin kendisini daha iyi hissetmesi açısından değil, bütüncül gebelik takibinin bir parçası olması açısından da önemlidir.

Peki her şey gebelikle mi başlıyor?

Gebelikte, doğum sonrasında ve çocuğun erken yaşam döneminde annenin ruh sağlığının ne kadar önemli olabileceğinden söz ettik.

Peki bu etkileşimler yalnızca döllenmeyle mi başlıyor?

Bu sorunun yanıtı giderek büyüyen bir araştırma alanına götürüyor bizi: Epigenetik.

Epigenetik sözcüğü en basit anlamıyla, DNA'nın temel dizilimi değişmeden genlerin çalışma biçimini etkileyebilen biyolojik düzenlemeleri ifade eder.

DNA metilasyonu bu mekanizmalardan yalnızca biridir. Bunun yanında histon değişiklikleri, kromatin yapısındaki düzenlemeler ve başka moleküler süreçler de genlerin ne ölçüde aktif olacağını etkileyebilir.

Son yıllarda maternal stres, depresyon ve travma ile çocuklarda görülen bazı epigenetik değişiklikler arasındaki ilişkileri inceleyen çok sayıda araştırma yapılmaktadır.

Ancak bu noktada dikkatli olmak gerekir.

İnsanlarda yaşanan psikolojik travmaların epigenetik yollarla kesin biçimde sonraki nesillere aktarıldığını söylemek için henüz yeterli bilimsel kanıt bulunmamaktadır. Hayvan çalışmalarında daha güçlü bulgular elde edilmiş olsa da insanlarda bu ilişkileri genetik, çevresel, sosyal ve kültürel etkilerden tamamen ayırmak oldukça zordur.

Bu nedenle “annenin yaşadığı depresyon çocuğun genlerini susturur” veya “geçmiş kuşakların travmaları doğrudan bizim stres düzeyimizi belirler” gibi kesin ifadeler bilimsel gerçekliği olduğundan daha basit göstermektedir.

Bugün söyleyebileceğimiz daha doğru şey şudur: Erken yaşam deneyimleri, çevresel koşullar ve ebeveynlerin sağlık durumları çocuğun gelişimini hem biyolojik hem de psikososyal yollarla etkileyebilir; epigenetik mekanizmalar ise bu karmaşık tablonun araştırılmakta olan parçalarından biridir.

Kadının ruh sağlığı toplumun meselesidir

Kadın ruh sağlığı, yalnızca kadının kendisini ilgilendiren bireysel bir sağlık konusu değildir.

Gebelik döneminden çocuk gelişimine, aile ilişkilerinden iş yaşamına kadar geniş bir alanda etkileri bulunmaktadır. Ancak bu durum, çocuğun gelişimindeki bütün sorumluluğun anneye yüklenmesi gerektiği anlamına da gelmez.

Çocuk yetiştirmek yalnızca annenin değil; babanın, ailenin, sağlık sisteminin ve toplumun ortak sorumluluğudur.

Kadınların ruh sağlığı sorunlarını önlemek ve gerektiğinde erken dönemde tedavi edebilmek için sağlık hizmetlerine erişimi kolaylaştırmak, sosyal desteği güçlendirmek, toplumsal eşitsizliklerle mücadele etmek ve ruhsal hastalıklar üzerindeki damgalamayı azaltmak gerekir.

Kadınların yaşadığı ruhsal sorunları “aşırı duygusallık” veya cinsiyetçi kalıp yargılarla küçümsemek yerine onları dinlemek, sorunlarını ciddiye almak ve profesyonel desteğe ulaşmalarını kolaylaştırmak hem kadın sağlığı hem de toplum sağlığı açısından büyük önem taşır.

Çünkü sağlıklı bir toplum yalnızca hastalıkların olmadığı bir toplum değildir.

İnsanların kendilerini güvende, değerli ve desteklenmiş hissettikleri bir toplumdur.

Çünkü kadın sağlığı, toplum sağlığının ayrılmaz bir parçasıdır.

Fatima Zehra MİNAZ

KAYNAKÇA

American Psychiatric Association. (2022). Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Fifth Edition, Text Revision (DSM-5-TR). Washington, DC: American Psychiatric Association Publishing.

Buss, C., Davis, E. P., Shahbaba, B., Pruessner, J. C., Head, K., & Sandman, C. A. (2012). Maternal cortisol over the course of pregnancy impacts fetal brain development and child emotional regulation. NeuroImage, 60(2), 876–884.

Glover, V. (2014). Maternal depression, anxiety and stress during pregnancy and child outcome: What have we learned in the last decade and what are the implications for clinical practice? Journal of Child Psychology and Psychiatry, 55(1), 17–28.

Monk, C., Lugo-Candelas, C., & Trumpff, C. (2019). Prenatal developmental origins of future psychopathology: Mechanisms and pathways. Annual Review of Clinical Psychology, 15, 317–344.

O'Donnell, K. J., & Meaney, M. J. (2017). Fetal origins of mental health: The developmental origins of health and disease hypothesis. American Journal of Psychiatry, 174(4), 319–328.

Tronick, E., Als, H., Adamson, L., Wise, S., & Brazelton, T. B. (1978). The infant's response to entrapment between contradictory messages in face-to-face interaction. Journal of the American Academy of Child Psychiatry, 17(1), 1–13.

World Health Organization. (n.d.). Maternal and perinatal mental health. World Health Organization.

Tıbbi not: Bu yazı genel bilgilendirme amacı taşımaktadır. Gebelik veya doğum sonrasında uzun süren çökkünlük, yoğun kaygı, gerçeklik değerlendirmesinde bozulma ya da kişinin kendisine veya bebeğine zarar verme düşüncelerinin ortaya çıkması durumunda gecikmeden profesyonel sağlık desteğine başvurulmalıdır.