"Birikimin olduğu yerde bilim yeşerir; merakın olduğu yerde tıp büyür."

Tıp tarihinin bazı dönemleri vardır ki yalnızca yeni bilgiler üretmez; aynı zamanda insanlığın birikimini yok olmaktan kurtarır. Arap–İslam tıbbının yükselişi işte böyle bir dönemi temsil eder.

Antik Yunan dünyasının siyasi gücü ortadan kalkmış, Roma İmparatorluğu parçalanmış ve Avrupa uzun sürecek bir belirsizlik dönemine girmişti. Ancak dünyanın başka bir bölgesinde yeni bir medeniyet yükseliyordu. 7 ve 8. yüzyıllarda İslam dünyası kısa süre içinde İspanya'dan Orta Asya'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyaya hâkim oldu. Bu geniş coğrafya yalnızca toprakları değil, farklı kültürleri, farklı dilleri ve farklı bilim geleneklerini de bir araya getirdi. İşte bu dönemi özel ve etkili yapan şey tam olarak buydu.

İslam medeniyeti yalnızca fetheden bir uygarlık olmadı. Aynı zamanda öğrenen, koruyan ve geliştiren bir uygarlık oldu. Bu nedenle Arap–İslam tıbbının hikâyesi aslında yalnızca hekimlerin hikâyesi değildir. Aynı zamanda bilgi nehrinin coğrafyalar arası yolculuğunun da hikâyesidir.

Abbasiler döneminde Bağdat dünyanın en önemli bilim merkezlerinden biri hâline gelmeye başlamıştı. Özellikle Halife el-Mansur döneminde bilim ve ilim insanları saraya davet edildi. İran'dan, Hint alt kıtasından ve eski Helenistik merkezlerden gelen eserler toplanmaya başlandı. Ancak bu yenilik asıl gücüne Harun Reşid döneminde ulaştı. Harun Reşid yalnızca güçlü bir hükümdar değildi. Aynı zamanda bilimin devlet tarafından desteklenmesi gerektiğine inanan bir yöneticiydi. Saray çevresinde hekimler, matematikçiler ve filozoflar görev yapmaya başladı. Hastaneler genişletildi. Çeviri faaliyetleri hız kazandı. Daha sonrada tarih sahnesine Sultan Me'mun’nun çıkması bu ivmeyi daha da hızlandırdı. Tıp tarihi açısından bakıldığında Sultan Me'mun'un adı yalnızca bir halife olarak değil, bilim tarihinin yönünü değiştiren isimlerden biri olarak da anılmalıdır. Onun döneminde bilgi ilk kez sistemli şekilde toplanmaya başladı. Yunan metinleri, Süryani kaynakları, Hint tıp eserleri, İran bilim geleneği, Mezopotamya deneyimi aynı şehirde buluştu. Sultan Me'mun'un en büyük başarısı yeni bilgi üretmek değildi. Onun başarısı, farklı medeniyetlerin bilgisini aynı masaya oturtabilmesi ve bundan sentez yapmasıydı. Bugün bilimsel ilerlemenin temelinde yer alan disiplinler arası yaklaşımın erken örneklerinden biri işte bu çalar sonucu ortaya çıktı. Çünkü Sultan Me'mun şunu biliyordu: Bilginin milliyeti olmaz. Doğru bilgi nerede üretilmişse değerlidir. Bu anlayış kısa süre içinde tarihin en önemli bilim merkezlerinden birinin doğmasına yol açtı: Beytü'l-Hikme. “Bilginin Dünyayı Değiştirdiği Yer”

Bugün bir tıp öğrencisine dünyanın en önemli tıp fakültelerinin isimlerini sorsak farklı ülkelerden birçok üniversite sayar. Ancak yaklaşık bin iki yüz yıl önce dünyanın bilim merkezi olarak gösterilebilecek tek bir şehir vardı: o da Bağdat’tı. Ve o şehrin kalbinde Beytü'l-Hikme bulunuyordu. Beytü'l-Hikme'nin kelime anlamı "Bilgelik Evi" olarak çevrilebilir. Burayı yalnızca bir kütüphane olarak tanımlamak büyük haksızlık olur. Çünkü Beytü'l-Hikme sadece bir kütüphane değil ,bir araştırma merkezi, çeviri akademisi, düşünce laboratuvarı ve eğitim kurumuydu. Ve aynı zamanda bilim insanlarının özgürce tartışabildiği bir merkezdi. Burası önemlidir. Burada insanlar özgürce her türlü düşünceyi makul ölçülerde tartışabiliyorlardı.

Tıp tarihi açısından bakıldığında burası insanlığın bilgi hafızasının yeniden inşa edildiği yerlerden biridir. Antik Yunan'ın önemli eserleri yüzyıllar boyunca farklı bölgelerde korunmuştu. Hipokrates'in yazıları, Galen'in eserleri, İskenderiye Okulu'nun mirası, Hint hekimlerinin bilgileri ve İran tıp geleneği farklı coğrafyalarda yaşamaya devam ediyordu. Ancak bu bilgiler birbirinden kopuktu. İşte Beytü’l-Hikme bu parçaları bir araya getirdi. Burada çalışan çevirmenler yalnızca metin çevirmiyordu. Metinleri karşılaştırıyor, hataları düzeltiyor, farklı kaynakları birbiriyle kıyaslıyor ve eksik bölümleri tamamlamaya çalışıyordu. Bugün bilimsel derleme makalelerinin yaptığı işin erken bir örneği aslında burada ortaya çıkmıştı. Aslında günümüz de hala bu düzeyde karşılığı olan bir kurum var demek zor bir tahmin olur.

Bu nedenle Arap–İslam tıbbının başarısını o dönemde ortaya çıkan büyük hekimlerle açıklamak eksik olur. Çünkü bu büyük hekimler yetişmeden önce büyük bir bilgi altyapısı kurulmuştu. İyi bir hekimliğin temelinde yalnızca zekâ ve çaba değil, ulaşılabilir bilginin de yeri vardır. İşte Beytü'l-Hikme bunu sağladı.

Bu dönemde dikkat çeken bir başka özellik ise eleştirel düşüncenin gelişmesidir. Bugün bazı insanlar Orta Çağ bilimini yalnızca eski bilgilerin tekrar edilmesi olarak düşünür. Oysa gerçek durum oldukça farklıdır.

Razi'nin eserlerini okuduğunuzda sürekli şu yaklaşımı görürsünüz: "Bu konuda Galen böyle söylüyor, ancak benim gözlemlerim farklı sonuç gösteriyor." Bu cümle çok önemlidir. Çünkü bilim ancak soru sorulduğunda ve farklı ve aykırı fikirlere saygı göstererek ilerler. Bir metni kutsallaştırdığınız anda bilim durağanlaşır. Bir metni tartışmaya açtığınız anda bilim ilerler. İslam tıbbının altın çağını oluşturan temel unsur tam olarak buydu. Hipokrates'e saygı duyuyorlardı. Galen'e saygı duyuyorlardı. Ama onları sorgulamaktan korkmuyorlardı. İşte bu nedenle birkaç yüzyıl içinde yalnızca bilgi aktaran bir medeniyet olmaktan çıktılar ve yeni bilgi üreten bir medeniyete dönüştüler. Bu dönüşümün en güçlü temsilcilerinden biri ise hiç kuşkusuz Razi oldu.

Tıp tarihi içinde bazı isimler vardır ki, onları yalnızca hekim olarak tanımlamak yeterli değildir. Razi bu isimlerden biridir. Çünkü o yalnızca hastalıkları tedavi etmeye çalışmadı. Hastalığı anlamaya çalıştı. Ve belki daha da önemlisi, hekimin nasıl düşünmesi gerektiğini öğretti. 9. yüzyılın sonlarında Bağdat'ta çalışan Razi, dönemin en büyük bimaristanlarından birinin başhekimiydi. Gün boyunca yüzlerce hastayı görüyor, öğrenciler yetiştiriyor ve gözlemlerini kaydediyordu. Ancak onu çağdaşlarından ayıran şey yalnızca çalışkanlığı değildi. Onu farklı yapan şey bugün dahi bir çok akademisyen bilim adamlarında olmayan dürüstlüğüydü.

Tıp tarihinde çok az hekim kendi hatalarını yazıya geçirmiştir. Razi bunu yaptı. Başarılı olduğu vakaları yazdı. Ama başarısız olduğu vakaları da yazdı. Yanıldığı durumları da kaydetti. Çünkü ona göre tıbbın gelişmesi için yalnızca başarıların değil, hataların da bilinmesi gerekiyordu. Bu yaklaşım bugün modern tıbbın temel taşlarından biri olan bilimsel dürüstlüğün erken örneklerinden biridir. Bir anlamda Razi'nin düşünce tarzı günümüzün kanıta dayalı tıbbına giden yolun taşlarını döşüyordu.

'nin önemli yapan başka özellikleri de mevcuttu. Razi klinik düşünceyi farklı bir seviyeye taşımıştır. Bugün bir hekim hastanın odasına girdiğinde ilk olarak ne yapar? Hastayı dinler. Şikâyetlerini sorar öğrenir. Muayene eder. Elde ettiği bulguları bir araya getirir. Sonra tanıya ulaşmaya çalışır. Bu süreç bugün bize doğal görünmektedir. Ancak bundan bin iki yüz yıldan daha uzun süre önce Razi bu yaklaşımı sistemli bir şekilde uyguluyordu. Onun için hekimlik ezberlenmiş bilgileri tekrar etmek değildi. Her hasta yeni bir problemdi. Her hasta yeniden düşünülmesi gereken ayrı bir dünyaydı. Bu nedenle Razi klinik gözleme olağanüstü önem veriyordu. Öğrencilerine sürekli olarak hastanın yüzüne bakmalarını öğütlüyordu. Çünkü ona göre bazı hastalar konuşmadan önce bedenleri konuşurdu. Bugün inspeksiyon dedğimiz şeyin ta kendisini öğütlüyordu. Yüz rengindeki değişiklikler, nefes alış biçimi, yorgunluk ifadesi, hareketlerindeki yavaşlama, hekime çok şey anlatabilirdi. Bugün yoğun bakımda çalışan deneyimli bir hekimin monitöre bakmadan önce hastaya bakmasının nedeni de aslında aynıdır. Çünkü klinik tıp önce insanı görme sanatıdır.

Razi'nin en önemli bilimsel başarılarından biri kızamık ve çiçek hastalığını semptomları ile birbirinden ayırmasıdır. Bugün bu bilgi sıradan görünebilir. Ancak o dönemde her iki hastalık sıklıkla birbirine karıştırılıyordu. Razi yüzlerce vakayı inceleyerek bu iki hastalığın farklı klinik seyirlere sahip olduğunu gösterdi. Bu çalışma yalnızca enfeksiyon hastalıkları açısından önemli değildir. Asıl önemi şuradadır: Razi hastalıkları isimlerine göre değil, gözlemlerine göre sınıflandırıyordu. Modern tanı sistemlerinin temelinde de aynı yaklaşım vardır. Hastalığı gerçekten tanımlayan şey isim değildir. Klinik özelliklerdir.

Razi'nin dikkat çekici bir başka yönü ise insan psikolojisine verdiği önemdir. O dönemde birçok hekim yalnızca bedensel belirtilerle ilgilenirken Razi hastaların korkularını, kaygılarını ve umutlarını da değerlendirmeye çalışıyordu. Çünkü onun gözlemine göre aynı hastalığa sahip iki kişi farklı sonuçlar gösterebiliyordu. Bir hasta hızla toparlanırken diğeri kötüleşebiliyordu. Razi bunun nedenlerinden birinin insanın ruhsal durumu olduğunu düşünüyordu. Bugün psikonevroimmünoloji, stres fizyolojisi ve psikosomatik tıp alanlarında yapılan çalışmalar onun sezgilerinin ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Belki de Razi'nin hekim kimliğine bıraktığı en büyük miras şudur: Hastalık laboratuvar ve tetkikler sonucunda bulunabilir. Ama hasta yalnızca laboratuvar sonucundan ibaret değildir. Bu düşünce onu çağının çok ötesine taşıdı.

Ancak o dönem tıbbının yıldızı yalnızca Razi değildi. Yaklaşık bir asır sonra tarih sahnesine öyle bir isim çıktı ki, yazdığı kitap Avrupa üniversitelerinde altı yüz yıldan fazla okutuldu. Bu batının yıllarca kendine Avicenna: (Orta Çağ Latincesi) dedikleri İbn Sina'ydı. Tıp tarihinde bazı insanlar büyük hekim olarak anılır. Bazıları büyük bilim insanı olarak. Bazıları ise büyük filozof olarak. İbn Sina bunların üçünü de aynı anda başarmış nadir kişilerden biridir.

980 yılında Buhara yakınlarında doğan İbn Sina olağanüstü bir zekâya sahipti. Henüz çocuk yaşlarda matematik, mantık, astronomi ve felsefe öğrenmeye başladı. Gençlik yıllarında dönemin en önemli bilim eserlerini okuyordu. On yedi yaşına geldiğinde birçok saray hekiminin çözemediği vakaları değerlendirebilecek düzeye ulaşmıştı. Ancak onu farklı yapan yalnızca zekâsı değildi. İbn Sina'nın en büyük gücü bilgileri düzenleyebilmesiydi. Çünkü ondan önce tıp bilgileri farklı kitaplara dağılmış durumdaydı. Hipokrates'ten gelen bilgiler vardı. Galen'den gelen bilgiler vardı. Hint ve İran kaynaklarından gelen bilgiler vardı. Fakat bunların büyük bölümü dağınıktı. İbn Sina bu dağınık bilgileri sistemli bir yapıya dönüştürdü. Aslında o dönemin şartlarında ileri düzey Metanaliz yapmış diyebiliriz. Ortaya çıkan eser ise tıp tarihinin en etkili kitaplarından biri oldu: El-Kanun fi't-Tıbb.

11. yüzyılın başlarında yazdığı El-Kanun fi't-Tıbb, yalnızca bir ders kitabı değildir. Aynı zamanda dönemin bütün tıp bilgisini bir araya getiren devasa bir ansiklopedidir. Bu eser yayıldıktan sonra yalnızca İslam dünyasında değil, Avrupa'da da temel başvuru kaynağı hâline geldi. Bologna, Montpellier, Padova ve Paris gibi dönemin önemli eğitim merkezlerinde yüzyıllar boyunca okutuldu.

Günümüzde bunun düşünülmesi bile çok etkileyicidir. Bir hekimin yazdığı kitap yaklaşık altı yüz yıl boyunca tıp eğitiminde kullanılmaya devam etti. Bu durum bilim tarihinde son derece nadirdir.

Peki İbn Sina'yı bu kadar etkili yapan neydi?

Bunun cevabı onun düşünme biçiminde saklıdır. İbn Sina'ya göre hekimlik yalnızca belirtileri tanımak değildir. Belirtiler arasındaki ilişkiyi anlayabilmektir. (Aslında Raziyi adım öteye taşıyor gibi.) Bu nedenle tanıya ulaşırken belirli bir mantıksal yol izlenmesi gerektiğini savunuyordu. Önce hastanın belirtileri dikkatle değerlendirilmelidir. Ardından bu belirtiler arasında bağlantılar kurulmalıdır. Son olarak elde edilen bilgiler sınıflandırılmalıdır. Bugün klinik muhakeme veya tanısal akıl yürütme dediğimiz süreç aslında aynı mantık üzerine kuruludur. Bir hasta göğüs ağrısıyla geldiğinde yalnızca ağrıyı değerlendirmeyiz. Yaşı,
eşlik eden hastalıkları, muayene bulgularını, laboratuvar sonuçlarını, görüntüleme verilerini, bir araya getiririz. İbn Sina'nın düşünce sistemi de buna benzer bir bütünlük taşımaktadır.

Ancak onu çağının çok önüne taşıyan alanlardan biri ruh sağlığına yaklaşımıdır. Bugün bile birçok insan zihinsel hastalıklarla bedensel hastalıkları birbirinden tamamen ayrı düşünmektedir. İbn Sina böyle düşünmüyordu. Ona göre beden ile ruh sürekli etkileşim içindeydi. İnsan korktuğunda kalbi hızlanıyordu. Üzüldüğünde iştahı değişiyordu. Kaygılandığında uykusu bozuluyordu. Beden ruhu etkiliyordu. Ruh da bedeni etkiliyordu. Bu nedenle hastanın yalnızca fiziksel belirtilerini değil, duygusal durumunu da değerlendirmek gerektiğini savunuyordu. Bu yaklaşım günümüz psikiyatrisinin ve psikosomatik tıbbın temel prensipleriyle şaşırtıcı derecede uyumludur.

İbn Sina'nın eserlerinde sıkça karşılaşılan bir başka özellik de hasta ile iletişime verdiği önemdir. Ona göre hekim yalnızca ilaç veren kişi değildir. Aynı zamanda güven veren kişidir. Hastaya umut vermelidir. Onun korkularını anlamaya çalışmalıdır. Sabırlı olmalıdır. Nazik konuşmalıdır. Çünkü tedavi yalnızca ilaçla gerçekleşmez. İnsan bazen karşısındaki hekimin tavrından da güç alır. Bugün modern hasta merkezli bakım anlayışı tam olarak bunu vurgulamaktadır. Bu nedenle İbn Sina'nın eserleri yalnızca tıbbi bilgi içermemektedir. Aynı zamanda güçlü bir hekimlik felsefesi de içermektedir. Ona göre iyi hekim yalnızca bilgili kişi değildir. İnsanı anlayan kişidir. İşte bu nedenle İbn Sina yalnızca tıp tarihinin değil, hekim kimliğinin de en önemli figürlerinden biri olarak kabul edilir.

Arap–İslam tıbbının yükselişi dahiyane düşünürlerin yanında bu dönemde ameliyat masasında çalışan, yeni cerrahi teknikler geliştiren ve cerrahiyi sistemli bir bilim hâline getiren insanlardı da. Bunların en önemlisi hiç kuşkusuz Zehravi idi.

Zehravi'nin çalışmaları sayesinde cerrahi, ustadan çırağa aktarılan bir zanaat olmaktan çıkıp yazılı kuralları olan bir disipline dönüşmeye başladı. Aynı dönemde İbn Nefis gibi cesur bilim insanları da yüzyıllardır sorgulanmayan bazı fikirleri tartışmaya açıyordu. Ve böylece Arap–İslam tıbbı yalnızca geçmişin bilgisini koruyan değil, yeni bilgi üreten bir medeniyet hâline geliyordu.

Tıp tarihinin önemli bir kısmı düşünce tarihidir. Ancak hekimlik yalnızca düşünmekten ibaret değildir. Bunu eyleme dönüştürmek, bir yarayı kapatmak, bir kanamayı durdurmak, bir taşı çıkarmak ya da bir hastanın nefes almasını sağlamak da hekimliğin ayrılmaz parçalarıdır. İşte bu noktada karşımıza Zehravi çıkıyor.

Bugün birçok tarihçi onu "modern cerrahinin babalarından biri" olarak tanımlar. Endülüs'te yaşayan Zehravi, yalnızca başarılı bir cerrah değildi. Aynı zamanda bilgiyi sistemli biçimde kaydetmenin önemini anlayan bir eğitimciydi. Ondan önce birçok cerrahi teknik ustadan çırağa sözlü olarak aktarılıyordu. Bu durum iki önemli sorun oluşturuyordu. Birincisi, bilgi kişilere bağımlı kalıyordu. İkincisi, bilgi zamanla değişiyor ve kaybolabiliyordu. Zehravi bu döngüyü kırdı. Cerrahi aletleri tek tek çizdi. Kullanım amaçlarını anlattı. Ameliyat tekniklerini ayrıntılı biçimde yazdı. Karşılaşılabilecek komplikasyonları tarif etti. Bugün cerrahi atlas dediğimiz eserlerin erken örnekleri büyük ölçüde onun çalışmalarıyla ortaya çıktı. Yaklaşık iki yüz farklı cerrahi aleti tanımlamış olması bile onun ne kadar sistematik düşündüğünü göstermektedir.

Ancak Zehravi'nin asıl önemi kullandığı aletlerde değil, cerrahiye bakış açısındadır. Ona göre cerrah yalnızca cesur olmamalıdır. Aynı zamanda bilgili olmalıdır. Anatomiyi bilmelidir. Aletlerini tanımalıdır. Ve en önemlisi yaptığı işlemin sonuçlarını öngörebilmelidir. Bugün cerrahi eğitiminde hâlâ geçerli olan birçok ilke aslında bu düşüncenin devamıdır.

Arap–İslam tıbbının bir diğer büyük ismi ise İbn Nefis'tir. Tıp tarihinde bazen bir bilim insanının büyüklüğü yeni bir bilgi keşfetmesinden değil, yerleşmiş bir yanlışı sorgulayabilmesinden ve bunu düzeltebilmesinden kaynaklanır. ( Günümüzde Editöre mektup ile makalelerin iddasının eleştirilmesi gibi) İşte İbn Nefis tam olarak bunu yaptı. Yaklaşık bin yıl boyunca Galen'in dolaşım sistemi hakkındaki görüşleri büyük ölçüde doğru kabul edilmişti. Çok az kişi bu görüşleri sorgulamaya cesaret ediyordu. İbn Nefis ise gözlemlerini ve mantıksal çıkarımlarını kullanarak farklı bir sonuca ulaştı. Kanın sağ kalpten akciğerlere gittiğini, akciğerlerde değişime uğradığını, daha sonra sol kalbe döndüğünü savundu. Bugün biz buna pulmoner dolaşım diyoruz. Bu açıklama dönemi için olağanüstü bir bilimsel başarıydı. Belki daha da önemlisi, İbn Nefis'in yaklaşımı bilimsel cesaretin güzel bir örneğiydi. Çünkü bazen bilim yeni bir şey bulmakla değil, eski bir yanlışı fark etmekle ilerler.

Bu dönemin en büyük başarılarından biri ne Razi'dir, ne İbn Sina'dır, ne Zehravi'dir, ne de İbn Nefis. Bu dönemin en büyük başarılarından biri kurumsal tıbbın doğuşudur. Yani bimaristanlardır. Bugün hastaneler hayatımızın sıradan bir parçası gibi görünmektedir. Oysa tarihin büyük bölümünde insanlar evlerinde tedavi edilmeye çalışılmıştır. Bimaristanlar bu anlayışı değiştirdi. Bu kurumlar yalnızca hasta kabul eden yapılar değildi. Eğitim veriyorlardı. Kayıt tutuyorlardı. Uzmanlaşmış bölümler içeriyorlardı. Eczaneleri vardı. Cerrahi uygulamalar yapılıyordu. Öğrenciler yetiştiriliyordu.

Bugünkü Eğitim ve Araştırma Hastanelerinin temel özelliklerinin önemli bir kısmı burada görülmektedir. Özellikle dikkat çekici olan noktalardan biri de ruh sağlığına verilen önemdir. Birçok toplumda ruhsal hastalıklar uzun süre mistik açıklamalarla değerlendirilmiştir. Ama Bağdat, Şam ve Kahire'deki bazı merkezlerde ruhsal hastalıklar da tıbbi bir sorun olarak ele alınmaya başlanmıştı. Müzik terapisi, konuşma temelli yaklaşımlar, sakin tedavi ortamları, sürekli bakım, bu kurumlarda kullanılan yöntemler arasındaydı. Bu nedenle birçok tarihçi psikiyatrinin kurumsal gelişiminde de bu dönemin önemli bir yeri olduğunu kabul etmektedir.

Tıp tarihine bütün olarak baktığımızda Arap–İslam tıbbının yalnızca bilgi aktaran bir köprü olmadığını görürüz. Uzun yıllar boyunca bu dönem, haksız biçimde yalnızca Yunan bilgisini Avrupa'ya taşıyan bir ara dönem olarak tanımlandı. Oysa gerçek çok daha farklıdır. Bu çağ yalnızca bilgiyi korumadı. Bilgiyi eleştirdi. Bilgiyi yeniden düzenledi. Bilgiyi geliştirdi. Ve yeni bilgiler üretti.

Razi'nin klinik gözlemi, İbn Sina'nın sistematik düşüncesi, Zehravi'nin cerrahi yaklaşımı, İbn Nefis'in bilimsel cesareti, bimaristanların kurumsal yapısı, bir araya gelerek modern tıbbın temellerinden birini oluşturdu.

Bugün bir hekim hasta dosyası tuttuğunda, bir öğrenciye vizit yaptırdığında, kanıta dayalı karar vermeye çalıştığında, hastaya yalnızca bir hastalık olarak değil bir insan olarak yaklaştığında, aslında bu mirasın izlerini taşımaktadır.

Tıp tarihinin bu döneminden çıkarılabilecek en önemli ders belki de şudur: Bilim tek bir uygarlığın ürünü değildir. İnsanlığın ortak emeğidir.

Bu nedenle Arap–İslam tıbbını öğrenmek yalnızca geçmişi öğrenmek değildir. Aynı zamanda modern hekimliğin hangi düşünsel temeller üzerine inşa edildiğini anlamaktır. Çünkü iyi hekimlik yalnızca bilgi sahibi olmak değildir. Bilgiyi merakla aramak, dürüstlükle sorgulamak ve insan yararına kullanabilmektir.

Kaynakça

  1. Pormann PE, Savage-Smith E. Medieval Islamic Medicine. Edinburgh University Press; 2007.
  2. Lyons AS, Petrucelli RJ. Medicine: An Illustrated History. Harry N. Abrams; 1987.
  3. Gutas D. Greek Thought, Arabic Culture: The Graeco-Arabic Translation Movement in Baghdad and Early Abbasid Society. Routledge; 1998.