1964 yılının bir mart gecesinde, New York’ta Kitty Genovese adlı genç bir kadın evinin yakınında saldırıya uğradı. Olay, kısa süre sonra Amerikan basınında onlarca kişinin saldırıya tanıklık ettiği ancak kimsenin yardım etmek için harekete geçmediği şeklinde anlatıldı. Yıllar sonra yapılan arşiv incelemeleri, bu dramatik anlatının önemli ayrıntılarının gerçeği tam olarak yansıtmadığını ortaya koyacaktı. Kaç kişinin olayı gerçekten gördüğü, ne kadarına tanıklık ettiği ve hiç kimsenin yardım çağırmadığı yönündeki klasik anlatı ciddi biçimde sorgulandı.

Fakat Kitty Genovese vakasının çevresinde oluşan hikâyenin tartışmalı olması, psikolojinin ortaya çıkardığı temel soruyu ortadan kaldırmadı:

İnsan, yardıma ihtiyaç olduğunu gördüğü hâlde neden bazen harekete geçmez?

Sosyal psikolog John Darley ve Bibb Latané’nin deneyleri, bu soruya verilecek önemli cevaplardan birini ortaya koydu: sorumluluğun dağılması. Bir olay karşısında yalnız olduğumuzda sorumluluğun bize ait olduğunu daha açık hissederiz. Fakat çevremizde aynı şeyi gören başka insanlar bulunduğunda, “Birisi mutlaka yapar” düşüncesi ortaya çıkabilir. Böylece sorumluluk yok olmaz; fakat birçok kişinin arasına dağılarak bireyin üzerinde hissettiği ağırlığını kaybedebilir.

Mutfakta yere bir şey döküldüğünde evdeki beş kişinin de bunu görüp kimsenin kaldırmaması, ortak bir işte herkesin birbirinin gözünün içine bakması, bir kriz anında ilk telefonu kimin açacağının beklenmesi…

Büyük trajedilerden gündelik hayatımızın küçük aksaklıklarına kadar aynı soruyla karşılaşırız:

Bir işin yapılması gerektiğini bildiğimiz hâlde neden ilk adımı atan kişi biz olmak istemeyiz?

Bu bekleme hâlinin yalnızca psikolojide değil, matematiksel modellerde de karşılığı vardır. Sosyolog Andreas Diekmann, 1985 yılında bu problemi oyun teorisi açısından ele alarak “Gönüllünün İkilemi” (Volunteer’s Dilemma) modelini geliştirdi.

Model oldukça basittir: Ortak bir sorunun çözülmesi için gruptan yalnızca bir kişinin harekete geçmesi yeterlidir. Fakat harekete geçen kişi zaman, emek, enerji ya da kimi zaman risk gibi bireysel bir maliyet üstlenir. Buna karşılık elde edilen sonuçtan herkes yararlanır.

İşte tam burada insanın önünde cazip bir seçenek belirir:

“Bir başkası yapsın.”

Çünkü başkası harekete geçerse hem sorun çözülecek hem de kişi herhangi bir bedel ödemeden ortaya çıkan faydadan yararlanacaktır. Ekonomide ve oyun teorisinde buna bedavacılık (free-riding) problemi denir.

Daha yakın tarihli deneysel çalışmalar da gönüllünün ikileminin seyirci etkisini anlamada yararlı bir model olduğunu göstermektedir. Ancak burada önemli bir ayrıntı vardır: İnsan davranışı yalnızca matematiksel bir çıkar hesabından ibaret değildir. Fedakârlık, empati, grup aidiyeti, olayın ciddiyeti, kişisel sorumluluk hissi ve diğer insanların davranışları da kararlarımızı değiştirebilir.

Dolayısıyla kalabalığın varlığı her koşulda insanı pasifleştirmez. Özellikle açık ve ciddi tehlikelerde başka insanların varlığı bazen müdahaleyi kolaylaştırabilir. Mesele, yalnızca “kalabalık arttıkça yardım azalır” kadar basit değildir.

Peki neden daha az zahmetli olanı seçiyoruz?

İnsanın eyleme geçip geçmeme kararını yalnızca enerji tasarrufuyla açıklamak doğru olmaz. Bununla birlikte davranış bilimleri, insanların fiziksel ve zihinsel çabayı karar verirken bir tür maliyet olarak değerlendirdiğini göstermektedir.

Bir işi üstlenmek; durumu anlamayı, karar vermeyi, belirsizliği göze almayı ve sonuçlarının sorumluluğunu kabul etmeyi gerektirir. İnsanlar kimi zaman benzer sonuçlara ulaşabilecekleri iki seçenek arasında daha az bilişsel çaba gerektiren yolu tercih edebilirler.

Fakat bu, beynin çevrede başka insanlar gördüğünde otomatik olarak “metabolik tasarruf moduna” geçtiği anlamına gelmez.

Seyirci etkisini açıklayan daha güçlü mekanizma şudur: İnsan, çevrede başka potansiyel yardım edenler bulunduğunda kişisel sorumluluğunun azaldığını hissedebilir. Aynı zamanda başkalarının davranışlarına bakarak olayın gerçekten müdahale gerektirip gerektirmediğini anlamaya çalışabilir.

Bazen herkes birbirine bakar.

Ve kimse hareket etmeyince, herkes diğerlerinin hareketsizliğini “Demek ki müdahale gerekmiyor” şeklinde yorumlayabilir.

İnsan kalabalığın içinde yalnızca sorumluluğunu değil, kimi zaman karar verme cesaretini de başkalarının davranışlarından ödünç alır.

Ertelemek mi, sorumluluğu devretmek mi?

Gündelik hayattaki bu bekleme hâlini çoğu zaman tek kelimeyle açıklıyoruz:

Erteleme.

Oysa burada önemli bir ayrım vardır.

Klasik ertelemede insan, yapması gereken işi:

“Şimdi yapmayayım, sonra yaparım.”

diyerek geleceğe bırakır.

Sorumluluğun dağılmasında ise içimizdeki cümle biraz farklıdır:

“Ben yapmayayım; belki bir başkası yapar.”

Birincisinde ertelenen zamandır.

İkincisinde ise sorumluluğun kime ait olduğudur.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü insan bazen bir işi üşendiği ya da zamanını yönetemediği için değil, kendisini o işi yapmakla yükümlü kişi olarak görmediği için askıda bırakır.

Sorumluluk kimsenin değildir demeyiz.

Ama sessizce herkesindir deriz.

Ve bazen “herkesin sorumluluğu”, sonunda hiç kimsenin sorumluluğuna dönüşür.

Peki gerçekten “yeni nesil sorumluluk almıyor” mu?

Tam bu noktada günümüzün en yaygın cümlelerinden biri karşımıza çıkıyor:

“Yeni nesil sorumluluk almak istemiyor.”

Özellikle Z kuşağı hakkında çalışmaktan kaçındıkları, liderlik istemedikleri ya da eski kuşaklara göre daha az sorumluluk sahibi oldukları sıkça ileri sürülüyor.

Bilimsel çalışmalar ise bu kadar kesin konuşabilmemize izin vermiyor.

Costanza ve arkadaşlarının 2012 yılında yaptığı meta-analizde kuşak üyeliği ile iş doyumu, örgütsel bağlılık ve işten ayrılma niyeti arasındaki farkların çoğunlukla küçük olduğu gösterildi.

Daha yakın tarihli ve çok daha geniş kapsamlı bir araştırmada ise 113 ülkeden 584 binden fazla kişinin 1981–2022 arasındaki verileri incelendi. Bulgular, çalışma motivasyonundaki farklılıkları açıklarken insanların hangi “kuşağa” ait olduğundan çok yaşlarının ve içinde yaşadıkları tarihsel dönemin dikkate alınmasının daha anlamlı olduğunu gösterdi.

Bu nedenle bir davranışı “Z kuşağı böyledir” diyerek açıklamak bilimsel açıdan oldukça sorunludur.

Çünkü gençlik de değişir, toplum da değişir, çalışma hayatı da değişir.

Bugünün yirmi yaşındaki insanıyla otuz yıl önceki yirmi yaşındaki insan aynı ekonomik koşullarda, aynı teknolojik çevrede ve aynı toplumsal beklentiler içinde yaşamamaktadır.

Bununla birlikte yetiştirilme biçimlerinin bireyin özerklik ve öz-etkililik duygusuyla ilişkili olabileceğini gösteren araştırmalar vardır. Özellikle genç yetişkinlik döneminde aşırı müdahaleci veya “helikopter ebeveynlik” olarak adlandırılan tutumlarla daha düşük öz-etkililik ve öz-düzenleme becerileri arasında ilişkiler bildirilmiştir.

Ancak burada da dikkatli olmak gerekir.

Bu ilişki, “aşırı korunan çocuk ileride sorumluluk almaz” şeklinde basit bir neden-sonuç cümlesine indirgenemez. İnsan davranışı; aile, kişilik, eğitim, kültür, ekonomik koşullar, sosyal çevre ve yaşam deneyimlerinin birlikte şekillendirdiği çok boyutlu bir yapıdır.

Dijital dünyada sorumluluk gerçekten kayboluyor mu?

Benzer şekilde dijital dünyayı da tek başına suçlamak kolaydır.

Bir kampanyayı paylaşmak, bir gönderiyi beğenmek ya da bir toplumsal mesele hakkında paylaşım yapmak fiziksel dünyada harekete geçmekten daha kolay olabilir. Bu nedenle düşük maliyetli çevrim içi katılım zaman zaman “slacktivism” kavramıyla tartışılmıştır.

Fakat bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu tablo yine siyah-beyaz değildir.

Çevrim içi katılım bazı durumlarda gerçek dünyadaki eylemin yerine geçebilirken, bazı durumlarda insanları örgütleyebilir, bilgi akışını hızlandırabilir ve çevrim dışı toplumsal katılımı artırabilir.

Bu nedenle sorun teknolojinin insanı otomatik biçimde pasifleştirmesi değildir.

Asıl mesele şudur:

Ekrandaki eylemimiz, hayatın içindeki sorumluluğumuzu tamamlıyor mu; yoksa onun yerine mi geçiyor?

Belki de dijital çağda sormamız gereken en önemli sorulardan biri budur.

Ergoterapi penceresinden sorumluluk

İnsan yaşamında sorumluluk almak yalnızca bir işi bitirmek ya da verilen görevi tamamlamak değildir.

Bir evin bakımına katılmak, bir grup çalışmasında görev almak, eğitim yaşamını sürdürmek, bir arkadaşına destek olmak, toplumsal yaşama dâhil olmak…

Bütün bunlar kişinin yaşam içindeki rollerinin ve anlamlı uğraşılarının parçalarıdır.

Ergoterapi ve Okupasyon Bilimi (Occupational Science) açısından insan yalnızca düşünen bir varlık değildir; aynı zamanda yapan, katılan, üreten ve yaşamını eylemleri aracılığıyla anlamlandıran bir varlıktır.

Bu nedenle insanın sürekli seyirci pozisyonunda kalması yalnızca yapılmamış görevlerin birikmesi anlamına gelmeyebilir. Kişinin kendi kararlarına, rollerine ve eyleme geçebilme gücüne ilişkin algısını da etkileyebilir.

Bandura’nın öz-etkililik kavramı bize burada önemli bir pencere açar. İnsan, bir davranışı başarabileceğine ilişkin inancını yalnızca düşünerek değil; deneyerek, yaparak, başararak ve zaman zaman başarısız olup yeniden deneyerek geliştirir.

Sorumluluk da biraz böyledir.

Üstlendikçe öğrenilir.

Karar verdikçe güçlenir.

Hata yaptıkça olgunlaşır.

İlk adımı hep başkasının atmasını beklediğimizde yalnızca o anki işi bir başkasına bırakmış olmayız. Kendi eyleme geçme deneyimimizden de vazgeçmiş oluruz.

Bekleme odasından çıkmak

Birinin yapması gereken bir iş karşısında başkasını beklemek insan doğasının tek bir yönüyle açıklanabilecek kadar basit değildir.

Bazen sorumluluk kalabalığın içine dağılır.

Bazen yanlış karar vermekten çekiniriz.

Bazen başkalarının davranışlarını kendimize ölçü alırız.

Bazen maliyeti başkasının üstlenmesini isteriz.

Bazen de ilk adımın bize ait olduğuna gerçekten inanmayız.

Fakat bütün bunların ortasında değişmeyen bir gerçek vardır:

Bir yerde, birinin başlaması gerekir.

İlk adımı atan kişi olmak her zaman kahramanlık değildir. Çoğu zaman yalnızca sorumluluğun adresini belirsizlikten çıkarıp kendimize yaklaştırmaktır.

Belki de insanın kendi hayatıyla kurduğu ilişkinin en sessiz ölçülerinden biri tam burada ortaya çıkar.

Herkesin bir başkasının harekete geçmesini beklediği o görünmez bekleme odasında kendimize şu soruyu sormamız gerekir:

Bir başkasının eyleme geçmesini beklerken, ne zamandır kendi hayatımızın da seyircisi olarak kalıyoruz?

Kaynakça

  1. Manning, R., Levine, M., & Collins, A. (2007). The Kitty Genovese murder and the social psychology of helping: The parable of the 38 witnesses. American Psychologist, 62(6), 555–562.

  2. Darley, J. M., & Latané, B. (1968). Bystander intervention in emergencies: Diffusion of responsibility. Journal of Personality and Social Psychology, 8(4), 377–383.

  3. Fischer, P., Krueger, J. I., Greitemeyer, T., et al. (2011). The bystander-effect: A meta-analytic review on bystander intervention in dangerous and non-dangerous emergencies. Psychological Bulletin, 137(4), 517–537.

  4. Diekmann, A. (1985). Volunteer's dilemma. Journal of Conflict Resolution, 29(4), 605–610.

  5. Campos-Mercade, P. (2021). The volunteer’s dilemma explains the bystander effect. Journal of Economic Behavior & Organization, 186, 646–661.

  6. Kool, W., McGuire, J. T., Rosen, Z. B., & Botvinick, M. M. (2010). Decision making and the avoidance of cognitive demand. Journal of Experimental Psychology: General, 139(4), 665–682.

  7. Costanza, D. P., Badger, J. M., Fraser, R. L., Severt, J. B., & Gade, P. A. (2012). Generational differences in work-related attitudes: A meta-analysis. Journal of Business and Psychology, 27(4), 375–394.

  8. Schröder, M. (2024). Work motivation is not generational but depends on age and period. Journal of Business and Psychology, 39, 897–908.

  9. Greijdanus, H., de Matos Fernandes, C. A., Turner-Zwinkels, F., et al. (2020). The psychology of online activism and social movements: Relations between online and offline collective action. Current Opinion in Psychology, 35, 49–54.

  10. McCoy, S. S., Dimler, L. M., & Rodrigues, L. (2025). Parenting in overdrive: A meta-analysis of helicopter parenting across multiple indices of emerging adult functioning. Journal of Adult Development, 32, 222–245.

  11. Wilcock, A. A., & Hocking, C. (2015). An Occupational Perspective of Health. SLACK Incorporated.

  12. Bandura, A. (1997). Self-Efficacy: The Exercise of Control. W. H. Freeman.