İşbu notlar, “Dudak-damak yarıkları ve yanık büzüşmelerinin açılması ameliyatları projesi” adıyla, bir Afrika ülkesi olan Somali’nin başkenti Mogadişu’daki Özel Mogadishu Hastanesi’nde, Islamic Help Türkiye ve SimplyAid UK derneklerinin destekleriyle gerçekleştirilen plastik cerrahi kampına ilişkin izlenimlerdir

Çoğunluğu Afrika’da olmak üzere çeşitli ülkelerde dudak-damak yarıklarının onarılması ve yanık büzüşmelerinin açılması amacıyla plastik cerrahi kampları gerçekleştiriyoruz. Bu organizasyonları genellikle T.C. Sağlık Bakanlığı ve/veya TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı) desteğiyle ya da kâr amacı gütmeyen çeşitli dernek ve vakıfların —Hayat Vakfı, YYD (Yeryüzü Doktorları Derneği), Islamic Help Türkiye ve SimplyAid UK gibi— ve bazı bireysel sponsorların katkılarıyla düzenliyoruz.

İnsan bedeninin estetik ve fonksiyonel bütünlüğü, yalnızca tıbbi bir olgu ya da biyolojik bir mecburiyet değildir; insanın dış dünyayla kurduğu illiyet bağının, toplumsal varoluşunun ve nihayetinde öz saygısının sessiz bir mimarisidir. Bir çehrenin simetrisi veya bir elin serbestçe açılabilmesi, gelişmiş ve konforlu coğrafyalarda kanıksanmış birer doğallık sayılırken savaşın, imkânsızlığın ve unutulmuşluğun hüküm sürdüğü topraklarda paha biçilemez bir varoluş mücadelesine dönüşür. Ağustos 2026’da, Afrika’nın çatışmalarla ve yoklukla yoğrulmuş başkenti Mogadişu’da gerçekleştirdiğimiz plastik cerrahi kampı, tıbbi bir müdahale organizasyonu olmanın çok ötesinde, insanın çaresizlikle, zamanın telafisi imkânsız yıkıcılığıyla ve gözlerdeki o ağır, donuk ümitsizlikle yüzleştiği felsefi bir deneyime dönüştü.

İmkânsızlığın Eşiğinde: Varoluşsal Bir Sınır Olarak Çaresizlik

İstanbul’dan kalkıp Doğu Afrika’nın kurak ve tedirgin göğüne doğru kanat çırpan sekiz saatlik bir uçuş, yalnızca mekânsal bir mesafe değişimi değil, âdeta iki ayrı gerçeklik arasında katedilen zihinsel bir eşiktir. Türk Hava Yolları uçağının merdivenlerinden Mogadişu apronuna adım attığımız anda, Afrika’nın yakıcı sıcağıyla birlikte üzerimize çöken ilk duygu, “güvenlik” kavramının en geniş ve sarsıcı anlamıyla hissedildiği o tedirgin atmosferdir. Buralarda yabancı bir çehrenin, kendisine kefil olan yerli bir mihmandar olmaksızın var olabilmesi neredeyse imkânsızdır. Ancak bu güvenlik ihtiyacı yalnızca fiziksel bir tehdidin varlığından kaynaklanmaz; aksine, coğrafyanın kendi kaderine terk edilmişliğinin, kurumsal yokluğun ve yıllardır süregelen iç savaşların bıraktığı derin insani enkazın yalın bir yansımasıdır.

Sivil toplum kuruluşlarının gönüllülük esasına dayalı ağı çerçevesinde yürütülen bu kamplar, bizlere sınırların ötesindeki insan gerçeğini bir kez daha hatırlatır. Tıbbın ve cerrahinin imkânlarından çok uzakta yaşayan insanların bulunduğu bu coğrafyalarda gönüllü olmak, yalnızca mesleki bir beceriyi aktarmak anlamına gelmez. Karşılıksızlık temelinde şekillenen bu çaba, felsefi anlamda insanın, insan olma sorumluluğunu üstlenmesi; “ötekinin” ıstırabına tanıklık ederek onun yükünü hafifletme arzusudur. Ancak bu arzunun karşısına dikilen duvar, çoğu zaman organizasyonel zorluklardan ziyade imkânsızlığın yarattığı o ağır, teslimiyetçi atmosferdir.

Bedenin Sessiz Çığlığı: Ses, Çehre ve İçe Kapanış

Plastik cerrahi, modern dünyanın algısında çoğu zaman yüzeysel bir estetik gayret olarak nitelendirilse de gelişmemiş veya savaşla hırpalanmış coğrafyalarda doğrudan doğruya yaşam hakkının ve insan onurunun savunulmasıdır. Dudak ve damak yarıkları ile yanık büzüşmeleri, yani kontraktürler, hayati organların fonksiyonlarını doğrudan durduran ve anlık olarak yaşamı tehdit eden hastalıklar değildir. Kalp atmaya, akciğerler nefes almaya, beyin düşünmeye devam eder. Fakat tam da bu noktada derin bir trajedi gizlidir: Bu durumlar hayati bir tehdit oluşturmadığı için, tıbbi kaynakların yetersiz olduğu ülkelerde yaşayan insanlar daima ertelemelerin, görmezden gelmelerin ve imkânsızlığın kuytusuna itilirler. Hayatı tehdit etmeyen bu rahatsızlıklar, insanın sosyal hayatını ve ruhsal varlığını yavaş yavaş tüketir.

Dudak yarığı, insanın dünyaya sunduğu ilk kartvizit olan çehresini zedelerken damak yarığı, insanın zihnindekileri dış dünyaya aktarmasını sağlayan biricik köprü olan sesini bozar. Genizden gelen, güçlükle anlaşılan bir konuşmaya mahkûm olan birey, anlaşılamamanın ve toplum tarafından yargılanmanın yarattığı utançla hızla içine kapanır. İletişim kurmaktan kaçınan, konuşmayı bir yük sayan bu insanlar, aslında zihinsel ve bedensel yetenekleri bakımından toplumun en üst basamaklarına tırmanabilecek potansiyele sahipken sırf anatomik bir eksiklik yüzünden toplumun görünmez kıyılarına itilirler. Çocukluk çağında geçirilen yangınlar sonrasında gelişen yanık büzüşmeleri de böyledir. Bir elin avuç içine doğru büzüşerek kapanması ya da boynun göğse yapışması, yalnızca bir hareket kısıtlılığı değil; çocuğun oyun oynama, dünyayı keşfetme ve bir geleceğe tutunma hakkının elinden alınmasıdır.

Geç Kalınmışlığın Trajedisi: Zamanın ve İmkânın Sınırları

Mogadişu’daki Özel Mogadishu Hastanesi’nde geçirdiğimiz günler, tıp biliminin teorik sınırları ile hayatın acımasız gerçeklerinin çakıştığı sahnelere tanıklık etmemize neden oldu. Muayene odamıza gelen 65 yaşındaki bir erkek hastanın hikâyesi, zamanın ve imkânsızlığın insan hayatında yarattığı en somut trajedilerden biriydi. Çocukken dudağı bir şekilde onarılmış ancak damak yarığı öylece bırakılmış bu yaşlı adam, ameliyat masasına yatmadan önce gözlerimize bakarak şu soruyu sordu:

“Ameliyattan sonra sesim düzelecek mi?”

Bu soru, cerrahi bir merakın ötesinde, 65 yıl boyunca zihninde taşıdığı bir umudun dışa vurumuydu. Ancak tıbbın soğuk gerçeği belliydi: Damak onarımı, çocuk henüz 9–18 aylıkken yapılmalıydı ki konuşma gelişimi doğru fonetik kalıplar üzerinden ilerleyebilsin. Altmış beş yaşında anatomiyi düzeltmek mümkündü ancak öğrenilmiş ve kemikleşmiş bir konuşma alışkanlığını değiştirmek, telafisi imkânsız hâle gelmiş geçmişi geri döndürmek mümkün değildi. O an hissettiğimiz çaresizlik, cerrahi bir başarısızlıktan değil, coğrafyanın insana çektirdiği zaman aşımı cezasından kaynaklanıyordu.

Benzer bir varoluşsal düğüm, Apert sendromlu dört yaşındaki küçük hastamızda da karşımıza çıktı. Kafatası kemiklerinin erken kapanmasıyla seyreden bu ağır sendromda, kafa içi basıncı zamanında azaltılamadığı için çocukta önce ciddi ekzoftalmi gelişmiş, ardından kornealarında meydana gelen hasar nedeniyle iki gözünde de görme kaybı oluşmuştu. Elleri yapışık, dünyayı gören gözleri karanlığa gömülmüş bu küçük çocuğa müdahale edebilmek için öncelikle bir beyin cerrahının kafatasındaki erken kemik kaynamalarına müdahale etmesi gerekiyordu. Ancak multidisipliner tıbbi imkânların bulunmadığı bir coğrafyada, plastik cerrah olarak yalnızca ellerindeki yapışıklıkları açmanın sağlayacağı sınırlı fayda karşısında geri çekilmek, mesleki vicdanın imkânsızlıkla yaptığı ağır bir uzlaşıydı.

Gözlerdeki Ümitsizlikten Geleceğe Uzanan Çizgi

Poliklinik koridorlarında bekleyen yüzlerce hastanın gözlerinde beliren ortak bir ifade vardı: Ne tam bir feryat ne de tam bir başkaldırı olan, yüzyılların getirdiği mahkûmiyetle demlenmiş donuk bir ümitsizlik… Tek taraflı ya da iki taraflı dudak-damak yarıklarıyla, büzüşmüş ellerle, granülasyon dokusuyla kaplı doku defektleriyle sıra bekleyen bu insanlar, bizlerden yalnızca tıbbi bir neşter hamlesi beklemiyorlardı. Unutulmadıklarının, insani bir değere layık görüldüklerinin teyidini arıyorlardı.

İç savaşların, yoksulluğun ve kurumsal yoksunlukların pençesindeki Afrika genelinde, özelde ise Somali’de uzman doktor sayısının yok denecek kadar az olması, bu insanları belirsiz bir bekleyişe mahkûm etmektedir. Ameliyathaneden çıkan her başarılı neşter izi, yalnızca anatomik dokuları birleştirmekle kalmaz; bir çocuğa ilk kez özgürce tebessüm etme imkânı verir, bir gencin toplum içinde başı dik yürümesini sağlar.

Sonuç

Mogadişu’da geçirdiğimiz bu süre, bizlere cerrahinin anatomik bir zanaat olmanın ötesinde, insani varoluşu yeniden inşa etme sanatı olduğunu göstermiştir. İmkânsızlıkların, güvenlik risklerinin ve coğrafi engellerin gölgesinde gerçekleştirilen bu tıbbi kamplar, dünyanın bir köşesinde çaresizlikle göz göze gelen insanların yalnız olmadığını kanıtlayan önemli umut ışıklarından biridir. Onulmaz sanılan ağır yaraların ve gecikmiş hayatların ortasında, tek bir çocuğun gülüşünü bile doğal hâline yaklaştırabilmek, insanlığın ortak vicdanında yakılmış mütevazı fakat sönmez bir çerağdır.