Kıbrıs’ta Ortak Akıl, Ambargo Kıskacı ve Tarihin Tekerrür Eden Ritmi
20 Temmuz 1974 sabahı, Akdeniz’in suları şafak vakti askeri gemilerin dalgalarıyla köpürürken, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kritik kararlarından birini sahada uygulamaya koyuyordu. Kıbrıs Türk halkının maruz kaldığı zulme, etnik temizlik girişimlerine ve ENOSIS idealinin kanlı adımlarına "dur" diyen Kıbrıs Barış Harekâtı, sadece bir askeri operasyon değil; ulusal onurun, milli birliğin ve egemenlik iradesinin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Dönemin Dışişleri Bakanı Turan Güneş’in Cenevre’den Ankara’ya ilettiği "Ayşe tatile çıksın" şifreli mesajı, adadaki Türk varlığının güvence altına alınması için fitili ateşleyen tarihi bir dönüm noktası oldu. Bugün harekâtın 52. yılında, arkada bırakılan yarım asırlık süreç bizlere sadece askeri bir başarıyı değil, o başarının arkasındaki siyasi iradeyi, ardından gelen uluslararası ambargolara karşı sergilenen direnişi ve sosyolojik olarak içinden geçtiğimiz döngüleri yeniden okuma sorumluluğu yüklüyor.
İki Farklı Kutup, Tek Bir İrade: Ecevit ve Erbakan
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın askeri safhası ne kadar kusursuz işlediyse, onun arkasındaki siyasi mimari de bir o kadar ders niteliğindedir. O dönem Türkiye’sinde, ideolojik olarak birbirine tamamen zıt kutuplarda duran iki partinin kurduğu CHP-MSP koalisyon hükümeti iş başındaydı. Siyasi yelpazenin farklı uçlarındaki iki lider; Başbakan Bülent Ecevit ve Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Necmettin Erbakan, söz konusu vatan müdafaası ve soydaşların can güvenliği olduğunda muazzam bir "ortak akıl" sergilediler.
Genellikle harekâtın kamuoyuna yansıyan yüzü ve asıl sorumlusu Başbakan Bülent Ecevit’ti. Onun diplomatik zekâsı, uluslararası hukuka dayanan garantörlük hakkını savunmadaki netliği ve adadaki çözümsüzlüğe karşı gösterdiği kararlılık takdire şayandı. Ancak madalyonun diğer yüzünde, sahne arkasında bu harekatın en büyük teşvikçisi ve stratejik omurgası olan Necmettin Erbakan bulunuyordu. Ecevit’in Londra’da diplomatik temaslar yürüttüğü sırada Başbakanlığa vekalet eden Erbakan, MGK’yı toplayarak askere "hazır olun" emrini vermiş, statükonun ve Batı’nın oyalama taktiklerinin adadaki katliamı büyüteceğini görerek en başından itibaren tam teşekküllü bir askeri müdahaleyi savunmuştu.
Bu iki lider, iç siyasetteki tüm ayrılıklarını bir kenara bırakarak milli bir şuur etrafında birleşti. Erbakan’ın dik duruşu ve önerileri, Ecevit’in liderliği ve diplomatik manevralarıyla birleşince ortaya küresel güç odaklarına meydan okuyan bir irade çıktı. Onlar, kahramanca bir mücadele vererek Türk askerinin adaya ayak basmasını ve soydaşlarımızın haklarının tescil edilmesini sağladılar.
Başarının Bedeli: İki Yüzlü Batı ve Ambargo Kıskacı
Tarih boyunca Türk milleti ne zaman kendi göbeğini kendi kesmeye kalksa, uluslararası sistemin cezalandırma mekanizmalarıyla karşı karşıya kalmıştır. Kıbrıs’ta kazanılan askeri zaferin hemen ardından, Batı dünyasının iki yüzlü ambargoları devreye girdi. Türkiye, adada barışı tesis ettiği ve bir katliamı önlediği için haksız, hukuksuz ve acımasız bir ekonomik ve askeri abluka altına alındı.
Bu dış baskı, ne yazık ki içerideki bazı fırsatçılar ve işbirlikçiler eliyle daha da derinleştirildi. Ülkenin milli bir seferberlik ruhuyla kenetlenmesi gereken o günlerde, karaborsacılar ve krizden nemalanmak isteyen odaklar piyasaya çöktü. Temel besin maddelerinden benzin ve mazota, ilaçtan mamul sanayi ürünlerine kadar her şey bir gecede ortadan kayboldu. Türk insanı; yağ kuyruklarıyla, benzin kuyruklarıyla, ilaç karneleşmeleriyle tanıştı. İzzetinefis, öz savunma ve milli onur uğruna göğüs gerilen bu süreç, halkın omuzlarına büyük ekonomik yükler bindirdi. Ancak millet, ekmeğini bölüştü, gaz lambası ışığında oturdu ama adadaki soydaşının özgürlüğünden ve egemenlik haklarından asla taviz vermedi. Türkiye, o yokluk döneminde kendi savunma sanayisinin temellerini atarak küllerinden yeniden doğmayı başardı.
Başarı Asla Cezasız Kalmaz: Anarşi ve İteklenen Türkiye
Ekonomik ambargoları ve yoklukları milli bir dirençle aşmayı başaran Türkiye, bu kez içeriden hançerlenmek istendi. Dışarıda dize getirilemeyen ülke, içeride sokak anarşisine, sağ-sol çatışmalarına ve kardeş kavgasına teslim edildi. 1970’lerin sonuna doğru sokaklar güvensizleşti, her gün onlarca genç ideolojik kavgaların kurbanı oldu. Bu durum, "Başarı asla cezasız kalmaz" sözünün sosyolojik bir tezahürüydü.
Ne zaman başımızı kaldırsak, ne zaman kendi ayaklarımızın üzerinde doğrulsak ya bir ekonomik krizle, ya sokak olaylarıyla ya da askeri müdahalelerle iteklendik, tekmelendik. Kıbrıs’ta yazılan destanın faturası, Türk toplumunun huzurunu kaçırarak, enerjisini iç çatışmalarda tüketmesini sağlayarak kesilmeye çalışıldı. Egemen güçler, Akdeniz’de stratejik bir mevzi kazanan Türkiye’nin kendi içine dönmesini ve dış dünya ile bağını koparmasını hedefledi.
Tarihin Sosyolojik Ritmi ve Gelecek Şuuru
Yaşanan tüm bu süreçler, sosyolog ve tarihçilerin sıkça vurguladığı o meşhur döngüyü akıllara getirmektedir:
Zor zamanlar, güçlü insanlar yetiştirir. (1974’ün yokluklarında, ambargolarında devleti ve milleti ayakta tutan o nesil.)
Güçlü insanlar, kolay zamanlar oluşturur. (O zorluklardan ders çıkararak ülkeyi imar eden, refahı ve güvenliği inşa edenler.)
Kolay zamanlar, zayıf insanlar üretir. (Hazıra konan, mücadelenin ve milli şuurun bedelini bilmeyen, konfor alanından çıkmak istemeyen nesiller.)
Zayıf insanlar ise yeniden zor zamanlara sebep olurlar.
Bugün Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 52. yılında, tam da bu sosyolojik döngünün neresinde olduğumuzu sorgulamak mecburiyetindeyiz. Kolay zamanların getirdiği rehavetle, geçmişte ödenen bedelleri unutmak, bizi yeniden zor zamanların eşiğine sürükleyebilir. Doğu Akdeniz’deki enerji savaşlarının, Mavi Vatan mücadelesinin ve adadaki iki devletli çözüm iradesinin tıkandığı her noktada, 1974’teki o "ortak akla" ve "milli şuura" ihtiyaç duymaktayız.
Kıbrıs Barış Harekâtı, bize sadece coğrafi bir başarı değil, bir milletin en zor şartlarda bile nasıl birleşebileceğini gösteren bir kılavuz bırakmıştır. Ecevit ve Erbakan’ın şahsında tecessüm eden o milli şuur, siyasi hesapların ve ideolojik ayrılıkların vatan menfaati karşısında hiçbir hükmünün olmadığını kanıtlamıştır. 52 yıl sonra bugün, o şuurun mirasına sahip çıkmak; ambargolara, içerideki ve dışarıdaki tüm nifak odaklarına karşı uyanık olmak, zor zamanların yetiştirdiği o güçlü insanların mirasını zayıflatmamak en asli görevimizdir. Ayşe’nin tatile çıktığı o gün, Türk milletinin bağımsızlık karakterinin Akdeniz’e kazınmış mühürüdür ve o mühür sonsuza dek korunacaktır.