Bir Gemi Kaptanının Düşündürdükleri… Etik, kimsenin sizi görmediği veya bütün yetkinin sizin elinizde olduğu anlardaki tavır ve davranışlarınızdır. Kimsenin görmediği bir yerde, yapılmaması gereken bir eylemi yapmamaktır.
Etik, “Bunu yapmam gerekiyor mu?” sorusundan önce, “Bunu yaptığımda kendime olan saygımı koruyabilecek miyim?” sorusuna cevap aramaktır.
Mesleki etik, dışarıdan konulan kurallarla başlasa da aslında ahlakla anlam, vicdanla derinlik ve yücelik kazanır. Etik değerlerini ahlakı ve vicdanıyla yoğurarak uygulayan birey, zamanla bu değerleri kendi karakterinin bir parçası hâline getirir.
İşte o noktada insan, “Ben bunu bundan başka türlü yapamam.” diyebilecek bir olgunluğa ulaşır.
Burada hekimlerde ve hemşirelerde gördüğümüz birkaç davranışı bu çerçevede değerlendirelim.
Japonya’da meydana gelen 7,4 büyüklüğündeki deprem sırasında, bir hastanenin ameliyathanesinde ameliyat yapan ekip, hastalarını korumak için onların üzerine kapanarak ameliyat masasından düşmelerini önlemeye çalıştı ve depremin şiddetli bölümünün geçmesini bekledi. Hiçbiri kaçmadı; kendi güvenliklerini öncelemek yerine hastalarının güvenliğini ön planda tuttular.
Ülkemizde, 6 Şubat’ta Kahramanmaraş ve Hatay merkezli olarak meydana gelen ve “asrın felaketi” olarak nitelendirilen depremlerde de benzer görüntülere tanık olduk.
Cerrahlar, anestezi uzmanları ve hemşireler hastalarını bırakıp dışarı kaçmadılar. Hastalarının ameliyat masasından düşmesini önlemek için onların üzerine kapandılar ve onları korumaya çalıştılar. Anesteziyoloji uzmanları, oksijen tüplerinin hastadan koparak savrulmaması için elleriyle önlem aldılar. Depremin şiddetli bölümü geçtikten sonra da ameliyatlarına devam ettiler.
Bir başka hastanede doğum yaptıran bir ebenin, deprem sırasında yeni doğan bebeği kucağına alarak hem bebeği hem de anneyi korumaya çalışması da aynı sorumluluk duygusunun güzel bir örneğidir.
Bütün bu davranışları yalnızca mesleki kurallara uymak olarak mı değerlendireceğiz?
Bence hayır.
Bunlar, meslek etiğinin karaktere dönüşmüş hâlidir.
Peki bir gemi kaptanının sorumluluğu nedir?
“Gemiyi en son kaptan terk eder.”
Bu söz, yüzlerce yıldır denizcilik kültüründe kaptanın sorumluluğunu anlatan güçlü bir motto olarak kullanılmaktadır. Pek çok kaptan da bu anlayışı bilerek mesleğe başlamış ve görevini bu sorumluluk bilinciyle yerine getirmiştir.
Ancak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Girne kentinden kalkan bir geminin batması sırasında yaşananlar, bu anlayışın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha düşündürüyor.
Kaptanın, yolcuların uyarılarına rağmen paniği önlemediği, gerekli önleyici tedbirleri almadığı ve batan gemiyi yolculardan önce terk ettiği yönündeki iddialar kamuoyuna yansıdı. Yolcuların ifadelerine göre, “Biz kaçıyoruz, siz de kaçın.” şeklinde bir söz söylendiği de iddia edildi.
Elbette böyle bir olayda, gerçekte ne yaşandığı ve kimin hangi sorumluluğu taşıdığı, resmi incelemeler ve hukuki süreç sonunda ortaya konulmalıdır.
Sonuç olarak 8 vatandalımı öldü ve 20 vatandaşımız da Akdeniz derin sularında kayıp olarak aranmaktadır. Umarım sağ bulunurlar. Ölenlere de rahmet diliyorum.
Ancak düşündürücü olan bir başka konu da şudur:
Bir kaptan, gemisi ve yolcuları tehlikedeyken kendi can derdine düşerse, bunu yalnızca bir mesleki hata olarak mı değerlendireceğiz?
Yoksa burada mesleki etik değerlerin, ahlaki sorumluluğa ve nihayetinde vicdani bir davranışa dönüşmemesinden mi söz edeceğiz?
Çünkü meslek etiği, en çok da insanın kendi hayatı ile başkasının hayatı arasında seçim yapmak zorunda kaldığı zor anlarda ortaya çıkar.
Bu değerler nerede, ne zaman ve nasıl kazanılır?
Bence bu değerleri kazanmanın temelinde eğitim vardır.
Şüphesiz temel eğitim ailede başlar. Doğruluk, adalet, sevgi, saygı, sorumluluk ve empati gibi temel değerlerle insan, önce ailede ve okul öncesi dönemde tanışır.
Üniversitede ise mesleğin bilgileri ve kuralları öğrenilir. Etik ilkeler, mesleki sorumluluklar ve neyin doğru, neyin yanlış olduğu konusunda daha sistematik bir eğitim alınır.
Öğrenci burada, “Mesleğimi nasıl yapmalıyım?” sorusunun cevabını öğrenmeye başlar.
Ancak stajlar ve mesleki uygulamalar, bu sürecin en kritik aşamalarından biridir.
Öğrenci ilk kez bu dönemde teorik bilgi ile pratik uygulamanın birbirinden uzak olmadığını, aksine bu iki alanın ne kadar iç içe olduğunu görür. Bilginin davranışa, davranışın da mesleki tutuma nasıl dönüştüğünü yaşayarak öğrenir.
Bu aşamada meslek uygulayıcılarının, yani hocalarının, olaylara nasıl baktıkları ve sıra dışı bir durumda nasıl davrandıkları çok önemlidir.
Çünkü öğrenci yalnızca hocasının anlattıklarını değil, hocası ne yapıyor, ona da bakar.
Meslek büyüklerinin rol model olması bu nedenle çok önemlidir.
Saatlerce mesleğin teknik boyutlarını ve etik değerlerini anlatan bir hocadan ziyade, gerçek bir olay karşısındaki davranışıyla örnek olan bir hoca çok daha etkili olabilir.
Hocası yaptığı hatayı kabul ediyorsa öğrenci de hata yaptığında hatasını kabul etmeyi öğrenir.
Laparoskopik ameliyat yapan cerrahi hocasının, hastanın güvenliği söz konusu olduğunda açık ameliyata dönmekten çekinmediğini gören öğrenci, zamanla kendi egosunu da törpülemeyi öğrenir.
Çünkü burada öğrendiği şey yalnızca cerrahi bir teknik değildir.
Asıl öğrendiği, hastanın güvenliğinin cerrahın egosundan daha önemli olduğudur.
Aynı şekilde, deniz koşullarını riskli gördüğünde yola çıkmayan veya yola çıktıktan sonra şartların ağırlaştığını gördüğünde, “Geri dönüyoruz.” diyebilen bir kaptanın yanında yetişen genç kaptan da hayatı boyunca yolcularının güvenliğini kendi prestijinin önünde tutacaktır.
Çünkü genç kaptan, mesleki sorumluluğun yalnızca gemiyi hedefine ulaştırmak olmadığını; gerektiğinde yola çıkmamayı veya geri dönmeyi de bilmek olduğunu öğrenmiştir.
İşte meslek ahlakı böyle kazanılır.
Anlatılarak, öğretilerek, gösterilerek ve en önemlisi yaşanarak.
Son olarak meslek odaları ve mesleki kuruluşlar da üyelerinin uzmanlık sonrasında eğitimlerini sürdürmelerine, güncel mesleki bilgi ve etik değerlerle kendilerini yenilemelerine katkı sağlamalıdır. Sürekli mesleki eğitim, akreditasyon ve mesleki denetim bu açıdan büyük önem taşımaktadır.
Ancak bütün bunların üzerinde bir değer daha vardır:
Vicdan.
Çünkü gerçek meslek ahlakı, kimsenin sizi görmediği anda da doğru olanı yapabilmektir.
Ve belki de meslek ahlakının ulaştığı en yüksek nokta şudur:
“Bunu yapmak zorunda olduğum için değil, bundan başka türlü yapamayacağım için böyle davranıyorum.”
İşte o zaman etik, bir yönetmelik maddesi olmaktan çıkar;
Etik ahlaka, ahlak vijdana ve vijdan da karaktere dönüşür.
Ve karakterli bir insan, mesleğini yalnızca yapan değil, mesleğinin hakkını veren bir insan olur.
Prof. Dr. Mehmet Mihmanlı