Prof. Dr. Lütfü Baş’ın iki büyük sevda ile geçen ömrünün hikayesi …
İnsan hayatı, bazen bir unvanın, bir mesleğin ya da başarılarla dolu uzun bir özgeçmişin sınırlarına sığmayacak kadar geniştir. Bazı insanlar vardır ki, uzmanlık alanlarında ulaştıkları zirve, onlar için nihai bir durak değil, insanlığa ve doğaya hizmet etmenin yalnızca bir aracıdır. Türk Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi dünyasının hürmetle andığı duayen isimlerden Prof. Dr. Lütfü Baş, işte bu nadide şahsiyetlerin en müstesna örneklerinden biridir.
Onun hikayesi, askeri öğrenci olarak Kuleli’de başladı. Tıp fakültesinden sonra genel cerrahi uzmanı oldu. O dönemde Kıbrıs Barış Harekatı’na katılan genç bir subay cerrah olarak çadır hastanede çok sayıda askerimizin hayatını kurtaran ameliyatlar yaptı. Plastik, rekonstrüktif ve estetik cerrahi uzmanı olduktan sonra ABD’ de çoğunlukla mikrocerrahinin babası Harry Buncke’nin yanında olmak üzere 1 yıl kaldı. GATA yıllarının ardından Sağlık Bakanlığı Şişli Etfal Hastanesinde Plastik Cerrahi Klinik Şefliği ve aynı hastanede başhekimlik yaptı.
Mikrocerrahide Bir Milat: Serbest Fibula Nakli ve Yetişen Kuşaklar
Türkiye’de mikrocerrahinin emekleme dönemlerinde, henüz imkanların kısıtlı ve cesaretin en büyük sermaye olduğu yıllarda, Prof. Dr. Lütfü Baş vizyoner bir adımla tıp tarihine adını kazıdı. Ülkemizdeki ilk serbest fibula kemik nakli ameliyatını gerçekleştirerek, kaza veya hastalık sonucu uzuv ya da doku kaybı yaşayan sayısız hasta için yepyeni bir umut kapısı araladı.
Bacağın alt kısmından alınan bir kemiğin, damarlarıyla birlikte yüz veya çene bölgesine nakledilmesi gibi son derece karmaşık ve hassas bir süreci başarmak, sadece üstün bir teknik beceri değil, aynı zamanda devasa bir cesaret gerektiriyordu.
Ancak Lütfü Hocanın cerrahi mirası, sadece gerçekleştirdiği ilklerle ya da uluslararası literatüre kazandırdığı akademik makalelerle sınırlı kalmadı. Onun en büyük ve en canlı eseri, tecrübesini, disiplinini ve insan sevgisini aktardığı asistanları oldu. Ameliyathanede sabırla dokunduğu, yetiştirdiği ve rehberlik ettiği o genç hekimlerin birçoğu, bugün Türkiye’nin dört bir yanında tıp fakültelerinde profesörlük payesiyle hizmet veren, alanlarında birer otorite haline gelmiş bilim insanlarıdır. Lütfü Baş, tıp dünyasına sadece iyileşmiş hastalar değil; kendisinden aldığı bayrağı daha ileriye taşıyacak koca bir akademik nesil armağan etti.
Yeşil Bir Sevda: TEMA Vakfı ve Yeşeren Umutlar
Fakat bir insanın dokunduğu tek şey dokular, damarlar ve kemikler olamazdı. Lütfü Hocanın içindeki yaşatma ve yeşertme arzusu, ameliyathanenin steril duvarlarını aştı. Askeriyeden emekli olduktan sonra Şişli Etfal Hastanesindeki yıllarında ülkemizdeki toprak erozyonuna dikkati çekti. Önce bir dernek kurdu. Şişli Etfal çalışanlarının küçük katkılarıyla ülke çapında ses getiren uygulamalara imza attı. Türkiye genelinde 732 bin fidan dağıttı. Tüm yurt çapında dolaşarak Erozyonla Mücadelede Yeni Bir Yöntem adı ile yüzlerce konferans verdi. 25 yıl sonra tekrar Kıbrıs’a gitti ve 66. Zırhlı Tugayın Barış Harekâtı esnasında konumlandığı yere bir orman dikilmesine ön ayak oldu. Amaç sadece ağaçlandırma değildi. Amaç iklim değişiklikleri nedeniyle ülke topraklarının kaybını dolayısıyla açlık ve susuzluğu önlemekti.
Toprağın erozyonla yok olmasına, çölleşmesine ve fidanların asfalta kurban edilmesine kayıtsız kalamazdı. Bu duyarlılık, onu Türkiye TEMA (Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma) Vakfı’nın gönüllü neferlerinden biri yaptı.
Doğa sevgisini ve çevreci vizyonunu vakfın her kademesine taşıyan Hoca, bir dönem TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini de üstlendi. İnsan bedenini iyileştiren o eller, bu kez vatan toprağının yaralarını sarmak, ormanları çoğaltmak ve gelecek nesillere daha yaşanabilir bir gökyüzü bırakmak için çalıştı. İşte onun asıl destansı hikayesi de tam bu noktada, doğup büyüdüğü topraklara duyduğu vefa borcuyla alevlendi.
Sınırın Sıfır Noktasında Yeşeren Bir Mucize: Yazırköy
Ülkemizin en batı ucunda, Edirne’nin Keşan ve Meriç hattını aşarak Enez ilçesine varıldığında, Yunanistan sınırına komşu, rüzgârın sert estiği bir coğrafya karşılar sizi: Yazırköy. Türkiye’nin batıdaki en uzak yerleşim birimlerinden biri olan bu çorak ve unutulmuş köy, Prof. Dr. Lütfü Baş’ın doğduğu ve ilk adımlarını attığı Elçili köyü ile komşu idi.
Hoca, akademik kariyerinin ve cerrahi başarısının zirvesinde, birçoğunun hayal bile edemeyeceği konforlu bir yaşamı sürdürmek yerine, bakışlarını çocukluğunun geçtiği o sınırdaki çorak tepelere çevirdi. Dağ, tepe, bayır demeden Yazırköy-Elçili Köyü arasındaki yaklaşık 325 dönümlük bir çorak araziyi devletten 49 yıllığına kiraladı.
Yıllar boyunca plastik, rekonstrüktif ve estetik cerrahi ile mikrocerrahi ameliyatlarından, alnının teriyle – bileğinin gücüyle kazandığı belki de 500 bin dolardan fazla parayı bir an bile tereddüt etmeden bu toprağa yatırdı. Binlerce ceviz ve badem ağacı fidanını kendi elleriyle toprağa dikti.
Birçok insanın "boş bir yatırımla toprağa gömülen para" olarak görebileceği bu servet, Lütfü Hoca için toprağa ödenen en kutsal borçtu. Karşılığında maddi hiçbir şey almadı, zaten almayı da asla beklemedi. Onun tek kazancı, kuruyan bir toprağın yeşermesi, rüzgârda dalgalanan ceviz yapraklarının sesi ve o fidanların gölgesinde nefes alacak canlılardı. O, parasını betona, lükse ya da fani dünyalık heveslere değil; vatanın en uç noktasındaki çorak bir toprak parçasına ve geleceğe gömdü.
Karşılıksız Hizmetin ve Bir Vefa Borcunun Muhasebesi
Bugün dünyamız; her şeyin kâr-zarar cetvelleriyle ölçüldüğü, yapılan her yatırımın maddi bir karşılık aradığı pratik bir pragmatizmin kıskacındadır. İnsanlar aldıkları kadar vermek, verdiklerinin misliyle karşılığını görmek isterler. Prof. Dr. Lütfü Baş’ın hayatı ise bu sığ anlayışa verilmiş en zarif ve güçlü cevaptır.
Onun cerrahiye kazandırdığı teknikler, uluslararası basılı makaleleri, Türkiye’nin dört bir yanında hekimlik yapan profesör öğrencileri elbette tıp tarihinin altın sayfalarında yerini almıştır. Ancak Lütfü Hocanın Trakya’nın çorak bölgelerinde yeşerttiği o 500 dönümlük cennet, akademik başarılardan çok daha başka bir derinliğe işaret eder. O, bir bilim insanı olmanın ötesinde, bu topraklara aşık bir bilgedir.
Unutulmamalıdır ki bir ülkeyi vatan yapan şey, sadece sınır hatları veya haritadaki çizgiler değildir. Bir ülkeyi vatan yapan; toprağına karşılıksız hizmet eden, onun taşını, kuşunu, fidanını kendi evladı gibi koruyan insanlardır. Lütfü Baş, neşteriyle insanlara hayat verirken; kazancıyla da toprağa can vermiştir.
Geleceğe Bırakılan Sessiz Anıt
Prof. Dr. Alb. Lütfü Baş’ın hikayesi mikroskop altında milimetrelik damarları birbirine diken hassas neşter darbelerinden sınır kasabalarının çorak rüzgarlarında dikilen binlerce fidanın gölgesine uzanarak ölümsüzleşti. Sınırın sıfır noktasında, Yunanistan’a bakan o rüzgârlı tepelerde bugün binlerce ağaç sessizce büyümeye devam ediyor. Ceviz ve badem ağaçlarının rüzgardaki fısıltısı, aslında Prof. Dr. Lütfü Baş’ın bu ülkeye bıraktığı en güzel şarkıdır.
Bu yazı, sadece duayen bir cerraha sunulan bir saygı duruşu değil; aynı zamanda çorak bir toprağı yeşertmek için servetini ve ömrünü karşılıksızca harcayan bir insanlık abidesinin unutulmaması gerektiğine dair tarihe düşülmüş mütevazı bir nottur. Lütfü Hocanın tıp dünyasındaki izleri yetiştirdiği biz hekimlerle, vatan toprağındaki izleri ise kök salan binlerce ağaçla yaşamaya devam edecektir.