Pasteur İstanbul’a gelmedi. Fakat İstanbul, Pasteur’e gitti. Sultan II. Abdülhamid’in sağlık ve bilim anlayışını bundan daha iyi anlatan az hadise vardır. Çünkü onun döneminde sağlık yatırımı yalnızca hastane yapmak değildi. Hekim yetiştirmekti. Laboratuvar kurmaktı. Aşı üretmekti. Salgınları önlemeye çalışmaktı. Dünyada üretilen bilgiyi izlemekti. Sonra o bilgiyi Osmanlı kurumlarına taşımaktı.

Üç yüzü aşkın hastane bu büyük dönüşümün görünen yüzüdür. Tıbbiye, Gülhane ve Bakteriyolojihane ise düşünsel altyapısını gösterir. Telkihhane ve Dâülkelp Tedavihanesi aynı zincirin diğer halkalarıdır.

Bir hükümdarın sağlık mirası binalarla ölçülebilir. Bir devlet adamının vizyonu ise o binalara yerleştirdiği fikirle anlaşılır.

II. Abdülhamid 1876’da tahta çıktığında dünya tıbbı büyük bir dönüşüm geçiriyordu. Mikrop teorisi hastalık anlayışını kökten değiştiriyordu. Pasteur ve Koch yeni bir bilimsel dünyanın kapılarını açıyordu.

Artık hastalığın belirtilerini bilmek yeterli değildi. Etkenini bulmak gerekiyordu. Mikroskop, hekimin yeni gözlerinden biri hâline geliyordu.

Cerrahide antisepsi giderek önem kazanıyordu. Bakteriyoloji yeni bir bilim alanına dönüşüyordu. Aşı araştırmaları yeni imkânlar doğuruyordu.

Osmanlı Devleti ise zor şartlar altındaydı. Savaşlar birbirini izliyordu. Büyük göç hareketleri yaşanıyordu. Salgınlar şehirleri ve orduları tehdit ediyordu.

Buna rağmen sağlık alanında dikkate değer bir kurumsallaşma başladı.

Dönemin kayıtlarında 300’ü aşkın hastaneden söz edilir. Bunların tamamı aynı nitelikte değildi. Kamu ve asker hastaneleri geniş bir yer tutuyordu.

Bunlara kurum hastaneleri de ekleniyordu. Kadın hastaneleri ve doğumhaneler açılıyordu. Frengi ve kolera için özel kurumlar oluşturuluyordu.

Verem için sanatoryumlar kuruluyordu. Çocuk sağlığı ayrı bir ihtisas alanına dönüşüyordu. Sağlık hizmetinin kurumsal haritası çeşitleniyordu.

Fakat bu rakamların arkasında daha önemli bir değişim vardı.

Hastalıklar artık birbirinden ayrılıyordu.

Hastaneler de ihtisaslaşıyordu.

Bilimsel bilgi kurumsal mimariyi değiştirmeye başlamıştı.

Pasteur meselesi bu zihniyetin en çarpıcı örneklerinden biridir.

Kuduz aşısındaki gelişmeler İstanbul’da dikkatle takip edildi. Pasteur ile temas kuruldu. İstanbul’a gelmesi yönünde girişimlerde bulunuldu.

Pasteur gelmeyince bilimsel temas sona ermedi. Bu kez Osmanlı hekimleri Paris’e gönderildi.

1886’da Alexander Zoeros Paşa başkanlığında bir heyet yola çıktı. Hüseyin Remzi ve Hüseyin Hüsnü Bey de heyetteydi.

Amaç yalnızca Pasteur’ü ziyaret etmek değildi.

Yeni yöntemi öğrenmekti.

Aşının hazırlanmasını görmekti.

Bilgiyi Osmanlı’ya taşımaktı.

II. Abdülhamid, Pasteur’ün çalışmalarına maddi katkı da sağladı. Kendisine Mecidiye Nişanı gönderildi.

Burada bir hükümdarın bilimle kurduğu ilişkiyi görüyoruz.

Yeni bilgiye mesafe koymak yerine yaklaşmak.

Bilim insanı gelemiyorsa bilim insanına gitmek.

Öğrenmek.

Sonra öğrendiğini kendi kurumuna dönüştürmek.

Heyet İstanbul’a döndükten sonra süreç devam etti. 1887’de Dâülkelp Tedavihanesi faaliyete geçti.

Bugünkü ifadeyle bir kuduz tedavi ve araştırma merkeziydi. Sağlık Bakanlığı tarihçesi burayı dünyanın üçüncü kuduz merkezi olarak kaydeder.

Bu ayrıntı önemlidir.

Pasteur’ün insanlarda ilk başarılı kuduz aşısı uygulaması 1885’tedir. İstanbul’daki kurum ise yalnızca iki yıl sonra faaliyettedir.

Bilimsel yenilik ile kurumsal uygulama arasındaki mesafe kısadır.

Ardından başka kurumlar gelir.

1892’de Telkihhane-i Şahane kuruldu.

Telkihhane, bugünkü ifadeyle çiçek aşısı üretim merkezidir. Hüseyin Remzi Bey yönetiminde aşı üretimi kurumsallaştırıldı.

1893’te Bakteriyolojihane-i Şahane kuruldu.

Bugünkü karşılığıyla merkezi bakteriyoloji ve araştırma laboratuvarıydı. Maurice Nicolle burada önemli çalışmalar yürüttü.

Difteri serumu üretimi de kısa süre sonra başladı. Veteriner hekimlik alanında da serum çalışmaları yapıldı.

Artık yalnız hastayı tedavi eden bir sistem yoktu.

Mikrobu arayan laboratuvar vardı.

Aşı üreten merkez vardı.

Serum hazırlayan bilim insanı vardı.

Bir başka kurum Tebhirhane idi.

Kelime bugün yabancı gelebilir. Fakat işlevi son derece moderndir.

Tebhirhaneler dezenfeksiyon merkezleriydi.

Salgın dönemlerinde giysiler ve eşyalar burada dezenfekte ediliyordu. Bulaş zincirini kırmak amaçlanıyordu.

Bakteriyolojihane mikrobu araştırıyordu.

Telkihhane aşı üretiyordu.

Tebhirhane bulaşı azaltmaya çalışıyordu.

Dâülkelp Tedavihanesi kuduzla mücadele ediyordu.

Bunları yan yana koyduğumuzda başka bir resim beliriyor.

Bu, yalnız tedavi sistemi değildir.

Koruyucu sağlık düşüncesidir.

Kolera mücadeleleri bunun başka bir örneğidir. Su kaynakları bakteriyolojik incelemelerin konusu oldu. Avrupa’daki uzmanlarla bilimsel temas kuruldu.

Sağlığın sınırı hastane kapısından dışarı çıkmıştı.

Su sağlık meselesiydi.

Hijyen sağlık meselesiydi.

Dezenfeksiyon sağlık meselesiydi.

Aşılama sağlık meselesiydi.

Bu bakış bugün halk sağlığının temelini oluşturuyor.

Fakat güçlü sağlık sistemi yalnız laboratuvarla kurulamaz. O laboratuvarı çalıştıracak insan gerekir.

İşte burada Tıbbiye ve Gülhane devreye girer.

1898’de Gülhane Seririyat Hastanesi açıldı. Robert Rieder ve Georg Deycke burada önemli görevler üstlendi.

Gülhane’nin önemi yalnızca yeni hastane olmasında değildi.

Burası aynı zamanda bir tatbikat mektebiydi.

Genç hekim hasta başında yetişecekti.

Teorik bilgi klinikte sınanacaktı.

Laboratuvar eğitimin parçası olacaktı.

Nitekim Gülhane’de patolojik anatomi kürsüsü kuruldu. Kimyahane oluşturuldu. Farklı klinik dalları zamanla kurumsallaşmaya başladı.

Daha da önemlisi, başarılı genç hekimler Avrupa’ya gönderildi.

Tevfik Recep Bey Almanya’ya gitti. Orhan Abdi Bey Bonn’a gönderildi. Başka genç hekimler de Avrupa merkezlerinde ihtisas yaptı.

Sonra geri döndüler.

Bu modelin mantığı açıktır.

İthal edilen yalnız cihaz olmayacaktır.

Bilgi ithal edilecektir.

Sonra o bilgi yerli insan kaynağına dönüşecektir.

Haydarpaşa’daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane bu anlayışın görkemli simgesidir. Yeni Tıbbiye binası 1903 yılında eğitime açıldı.

Bugün binaya bakınca önce mimariyi görüyoruz.

Oysa bir tıp tarihçisi başka şeyler de görür.

Laboratuvar görür.

Derslik görür.

Klinik eğitim görür.

Bilginin nesilden nesile aktarılmasını görür.

Tıbbiye yalnızca hekim mezun eden bir okul değildi. Devletin sağlık insan gücünü oluşturan temel kurumlardan biriydi.

Hamidiye Etfal bunun başka bir boyutunu gösterir.

1899’da hizmete giren hastane çocuk sağlığına ayrılmıştı. Çocuğun farklı tıbbi ihtiyaçları olduğu kabul ediliyordu.

Bu, ihtisaslaşmanın önemli bir göstergesidir.

Hastanede laboratuvar altyapısına da önem verildi. Bilimsel kayıt ve yayın faaliyetleri geliştirildi.

Çocuk artık yetişkin hastanenin küçük hastası değildi.

Kendi tıbbının öznesiydi.

Kadın sağlığında da benzer bir dönüşüm yaşanıyordu. Doğum ve ebelik eğitimi uygulamalı hâle getiriliyordu.

Besim Ömer Paşa bu dönüşümün önemli isimlerindendir. Ebe eğitiminde klinik uygulamayı güçlendirdi.

Böylece sağlık reformunun başka bir yüzü görünür olur.

Anne.

Çocuk.

Engelli.

Yaşlı.

Yoksul.

Salgın hastalıkla karşılaşan toplum.

Sağlık politikasının muhatabı giderek genişliyordu.

Engellilik alanındaki girişimler de dikkat çekicidir.

Sağır ve Dilsiz Mektebi 1889’da açıldı. Daha sonra görme engelli öğrenciler de eğitim kapsamına alındı.

Bu kurum bir hastane değildi.

Fakat sağlık, eğitim ve sosyal politika tarihinin kesişimindeydi. Engelli bireyin kurumsal eğitim hakkına ilişkin önemli bir adımdı.

Darülaceze ise başka bir sosyal sağlık modeliydi.

1896’da hizmete açılan kurum yaşlılara ve bakıma muhtaçlara barınma sağlıyordu. Engelli bireyler de burada bakım görebiliyordu.

İçinde sağlık hizmeti veren bölümler bulunuyordu.

Bu nedenle bazı popüler anlatılardaki ifadeleri dikkatli kullanmalıyız. “Dünyanın ilk engelli hastanesi” tanımlaması güçlü tarihsel kanıt gerektirir.

Darülaceze’nin gerçek değeri zaten yeterince büyüktür.

Onu büyütmek için tarihe fazladan sıfat eklemek gerekmez.

Aynı ihtiyat Gurabahane-i Laklakan için de gereklidir.

Bursa’daki bu yapı yaralı leyleklerin bakımıyla özdeşleşmiştir. Osmanlı hayvan merhameti kültürünün güzel sembollerinden biridir.

Ancak onu “dünyanın ilk hayvan hastanesi” diye sunmak tartışmalıdır. Kuruluşunu doğrudan Abdülhamid’e bağlamak da yeterince sağlam değildir.

Tarihçinin görevi efsaneyi büyütmek değildir.

Belgeyi konuşturmaktır.

Üstelik belgenin anlattığı gerçek hikâye zaten güçlüdür.

Üç yüzden fazla hastane vardır.

Tıbbiye vardır.

Gülhane vardır.

Hamidiye Etfal vardır.

Bakteriyolojihane vardır.

Telkihhane vardır.

Dâülkelp Tedavihanesi vardır.

Tebhirhaneler vardır.

Darülaceze vardır.

Özel eğitim kurumları vardır.

Aşı üretimi vardır.

Serum çalışmaları vardır.

Laboratuvar tıbbı vardır.

Klinik eğitim vardır.

Avrupa’ya gönderilen genç hekimler vardır.

Bunları ayrı ayrı okumak kolaydır.

Tarihçinin yapması gereken ise aralarındaki bağı görmektir.

O bağ bilgidir.

Bilginin izlenmesidir.

Bilginin öğrenilmesidir.

Bilginin memlekete taşınmasıdır.

Sonra kurumlaştırılmasıdır.

II. Abdülhamid döneminin sağlık politikasını güçlü yapan taraf burada aranmalıdır.

Hastane ile mektep birbirinden kopuk değildir.

Mektep laboratuvarla buluşur.

Laboratuvar aşı üretimine bağlanır.

Aşı koruyucu sağlık hizmetine dönüşür.

Klinik eğitim yeni hekim kuşakları üretir.

Elbette bütün bunları tek kişinin eseri sayamayız.

Osmanlı tıbbının modernleşmesi Abdülhamid ile başlamadı. II. Mahmud döneminden itibaren önemli adımlar atılmıştı.

Tanzimat da belirleyici bir eşikti.

Mekteb-i Tıbbiye daha önce kurulmuştu.

Yüzlerce hekim, eczacı, veteriner ve bilim insanı bu dönüşümü taşıdı.

Besim Ömer’i yok sayamayız.

Hüseyin Remzi’yi yok sayamayız.

Zoeros Paşa’yı yok sayamayız.

Rieder’i, Deycke’yi ve Nicolle’ü görmezden gelemeyiz.

Tarih tek kişilik bir sahne değildir.

Fakat bunun tersi de tarih değildir.

Abdülhamid dönemindeki kurumsal yoğunlaşmayı küçültmek de mümkün değildir.

Üç yüzden fazla hastane bunun maddi yüzüdür.

Tıbbiye ve Gülhane eğitim yüzüdür.

Bakteriyolojihane bilimsel yüzüdür.

Telkihhane üretim kapasitesini temsil eder.

Tebhirhaneler koruyucu sağlık anlayışını gösterir.

Darülaceze sosyal devlet boyutunu tamamlar.

Pasteur hadisesi ise zihinsel anahtarı verir.

Bilgi nerede üretiliyorsa oraya bakılmıştır.

Bilim insanı davet edilmiştir.

Gelmiyorsa öğrenci gönderilmiştir.

Araştırmaya maddi destek verilmiştir.

Öğrenilen bilgi memlekete taşınmıştır.

Sonra o bilgi için kurum kurulmuştur.

Bence bugün üzerinde düşünmemiz gereken miras tam olarak budur.

Bir ülkenin sağlık gücü yalnız hastane sayısıyla ölçülemez.

Yatak sayısı önemlidir.

Cihaz sayısı önemlidir.

Modern binalar gereklidir.

Fakat hiçbir bina kendi bilim insanını yetiştiremez.

Hiçbir cihaz kendi bilim ekolünü kuramaz.

Hiçbir ithal teknoloji bilim kültürünün yerini tutamaz.

Bir ülkenin gerçek sağlık bağımsızlığı başka sorularla ölçülür.

Hekimini nasıl yetiştiriyorsun?

Bilim insanını nasıl koruyorsun?

Aşını üretebiliyor musun?

Laboratuvarın yalnız test mi yapıyor?

Yoksa yeni bilgi de üretiyor mu?

Dünyadaki bilimsel gelişmeyi ne kadar erken görüyorsun?

Gördüğün yeniliği kendi kurumlarına ne kadar hızlı taşıyorsun?

Bir asırdan fazla zaman geçti.

Mikroskobun yanına genom dizileme sistemleri geldi.

Bakteriyolojinin yanına moleküler tıp eklendi.

Aşı bilimi artık mRNA teknolojilerini konuşuyor.

Yapay zekâ klinik karar süreçlerinin kapısını zorluyor.

Hassas tıp hastalık sınıflamalarını yeniden şekillendiriyor.

Araçlar değişti.

Fakat devletlerin önündeki soru şaşırtıcı biçimde aynı kaldı.

Bilimi yalnızca satın mı alacağız?

Yoksa bilim üreten bir ekosistem mi kuracağız?

Sultan II. Abdülhamid’in sağlık tarihindeki yeri burada anlam kazanıyor.

Onun mirası yalnızca 300’ü aşkın hastane değildir.

Bir mektebi hastaneye bağlayan fikirdir.

Hastaneyi laboratuvara bağlayan akıldır.

Laboratuvarı aşı üretimine bağlayan iradedir.

Bilim insanını dünyaya bağlayan meraktır.

Üretilen bilgiyi toplum sağlığına taşıyan kurum kültürüdür.

Taş eskir.

Binalar değişir.

Kurumların isimleri bile zamanla değişebilir.

Fakat bilginin peşinden giden devlet aklı yaşlanmaz.