Bu yazı hekimlerle ilgili ama size hekimliği anlatmayacağım. Hekimlerin vasıfları, sabırları, çalışkanlıkları, fedakârlıkları, adanmışlıkları, bilimsel donanımları, etik ve ahlaki değerleri… Birçok şeyden bahsetmek mümkün. Hepsi için tek cümle yeterli: “Hekimlik güzel meslektir.”

Ancak bir süredir çevremdeki hekimleri gözlemliyor ve sorunlarını dinliyorum. Kamuda, özellikle yoğun hastanelerde çalışanlara bir dokunup bin ah işitmek mümkün.

Sabahın ilk ışıkları henüz şehirlere düşmeden yollara düşen birçok insan gibi hekimler de trafikte sıkışır. Bazıları evden erken çıkıp uzun yolculuklar yapar, bazıları gece nöbetinden çıkmış, yorgun argın eve ulaşmaya çalışır.

Kamuda çalışan hekimler çoğu zaman kahvaltı bile etmeden polikliniğin kapısını açar; kapıya yığılmış ve kendisine şikâyetlerini anlatacak, deva arayan insanları birer birer, bazen yakınlarıyla ikişer üçer içeri alır. Bazıları ise aylardır ameliyat sırası bekleyen ve geceyi ameliyat endişesiyle geçiren hastalarını o soğuk salonlara almak için ameliyathaneye iner.

İnsanların en zor zamanlarında yanında olan, en kırılgan zamanlarında umudu temsil eden ama “kendisi tükenmişlik eşiğine gelse bile” etik değerleri nedeniyle mükemmel olması istenen ve bazen acımasızca eleştirilen hekimlerin mevcut hâline bir miktar temas etmek istedim.

Sağlık sisteminin temel insan gücü olan beyaz önlüklülerde uzun zamandır artan ve göz ardı edilen bir durum var:

“Tükenmişlik.”

Bu durum yalnızca uzun çalışma saatleri veya kısa zamanda çok hasta bakmanın getirdiği bir yorgunluk değil. Fiziksel olarak dinlenince giderilmesi zor olan bir durum var: manevi yorgunluk.

Bir hekimin günde onlarca, bazen yüzlerce hastaya bakmak zorunda kalması, bazılarının sorunlarının çözülmemesinden onun sorumlu tutulması, eksiklikler nedeniyle üç hekimin yapacağı işi üstlenmesi, hiç azalmayan vakalarda insanların en kötü, üzgün, öfkeli hâllerini görerek maddi ve manevi olarak ezilmesi, bazen hastalar veya yolunda gitmeyen işler nedeniyle meslektaşlarıyla çatışması sadece fiziksel değil, duygusal bir tükenmişliği de beraberinde getiriyor.

Bütün sağlık çalışanlarında olduğundan biraz daha fazla. Çünkü hastalardan “en sorumlu” kişi hep hekimler.

Bir zamanlar hastanın gözlerinin içine bakarak dinlenen hikâyeler vardı. Hasta ve hekim arasında sıcak ilişkiler kurulabiliyordu. Şimdi bilgisayar ekranları ile hastalar arasında sıkışıp kalmış “görüşmeler” var.

Hekim, tek başına çalıştığı poliklinikte bilgisayara kayıt yaparken, kimlik kontrolü yaparken, test isterken, eski laboratuvar sonuçlarını incelerken, veri girişi yaparken, hastaya bir şeyleri izah ederken zamanla yarışıyor. Hasta ise konuşmak, anlaşılmak, gözlerine bakılarak dinlenmek istiyor.

İki taraf da aslında aynı şeyin eksikliğini hissediyor:

“İnsanî temas.”

Neden böyle?

Çünkü sistemin hekime dayattığı bir muayene sayısı var. Belirlenen sürede o hastanın işi bitirilecek! Çok komplike bir vaka ise de aynı süre, çok kısa tanı ve tedavi yapılabilecek ise de hastaya aynı süre ayrılacak!

Doktora “Hastalık yok, hasta var.” diye öğretilmiş ama sistem insanı “hasta” olarak değil, “MHRS randevusu” olarak görüyor.

İçerideki hastanın işi uzun sürse, beş dakika sonrasının randevusu verilmiş hasta kapıdan içeri dalacak! Ama içerideki hasta engelli olabilir. Hasta kanserdir ve eski tedavilerini, tetkiklerini incelemek gerekebilir. Bazen hastanın yarası olur, açıp bakmak zaman alabilir. Hastaya kötü bir hastalık tanısı hakkında bilgi vermek gerekebilir. Bazen hasta veya yakını söylenileni anlayamıyor, yapılacak ameliyatın uzun uzun anlatılması gerekiyor…

Hayır; sağlık sistemi ve yöneticiler için hastaya nasıl baktığınızın, hekimliği nasıl yaptığınızın önemi yok. O MHRS sayıları yüksek tutulacak ve günlük o sayıda hasta bakılacak!

“Verilen hizmetin kalitesi hekimin sorumluluğuna” devredilince “her şey tamam!” kabul ediliyor.

Hâlbuki hekim, hastasına yeterli zaman ayıramıyor. Bir maratonda koşuyormuş da hastasını en hızlı şekilde bakma şampiyonasındaymış gibi çalışmak zorunda kalıyor.

Bir konuya takıldı da atlamayayım diye hastayı ayrıntılı muayene etti veya bilgisayar sistemlerinde arıza oldu da 15 dakika gecikme yaşandı; Allah muhafaza, kapıda bekleyen hastaların hakaretleri, bağırmaları, şikâyetleri, şiddet tehditleri altında çalışmak zorunda.

Bu baskı hangi meslek grubunda var? Hangi resmî dairede çalışana bu muamele yapılabiliyor?

Performans denilen sistem hekimi baktığı hasta sayısıyla ölçüyor. İyileştirdiği değil, ne kadar doğru tanı koyduğu değil, ne kadar doğru ve komplike bir iş yaptığı değil, ne kadar bilgi verdiği değil; baktığı hasta sayısı!

Tabii bakacağı hasta sayısını da hekim seçmiyor. Randevuları merkezî sistem istediği kadar açıyor, ekliyor ama aradan randevusuzlara da bakmanızı istiyor. Zaten acilse malpraktis olacak diye hekim hastayı çeviremiyor, kavga ve şiddetten çekiniyor. Kontrol ve sonuç göstereceklerle beraber kapıda önemli bir yığılma ve sıra oluşuyor.

Randevu sistemlerinde yaşanan sıkıntılar hekimlerin sırtındaki bu yükü daha görünür hâle getirdi. Randevu bulamayan vatandaşın öfkesi çoğu zaman sistem yerine karşısındaki hekime yöneliyor.

Randevusuz bakılmak için hastane yönetiminden veya personelden aracı, ricacı bulma; kapıya gelip tehdit etme gibi her yol deneniyor. Bazen aradan girip derdini anlatmaya çalışan kişiyi hasta mahremiyeti nedeniyle dışarıya çıkarmaya çalışmak bile o randevuda bakılacak, içeriye alınmış hastaya ayrılacak zamandan iki üç dakika çalıyor.

Oysa poliklinik odasında oturan hekim de aylar sonrasına randevu verildiğini öğrenen hasta kadar bu durumdan rahatsız.

Doktorlar bilir ki iyi bir muayene aceleye getirilemez. Bir insanın derdini anlamak için birkaç dakikadan fazlasına ihtiyaç var. Ama polikliniklerde bu hastalara cevap verip düzenli bir şekilde içeri alacak personel olmadığı gibi kapı önlerinde de yeterli yönlendirme ve personel yok.

Hasta-hekim ilişkisi bu değil ve bu olmamalı.

Teknoloji hayatımızı kolaylaştırmak için var. Fakat bir bilgisayarın donması, bir sistemin yavaşlaması, bir entegrasyon eksikliği yalnızca zaman kaybı değil; hastaya ayrılabilecek sürenin azalması demek.

Dijitalleşmenin amacı yük azaltmakken kimi zaman yeni yükler üretiliyor. Masa başında yapılsın denilen işlerin sahada nasıl bir çığa dönüştüğü görülmedikçe, üretilen işin kalitesi ve sonucu değil sayısı dikkate alındıkça, sistem içinde basamaklı bir hizmet verilmesi gerekirken donanımlı hastanelerin yükü artırıldıkça hekimlerin tükenmişliği de artıyor.

Ve belki de en önemlisi, hekimler artık sadece hastalıklarla mücadele etmiyor.

Şiddet korkusuyla, hukuki kaygılarla, performans baskısıyla ve giderek artan tükenmişlik hissiyle de mücadele ediyor.

Hekimlik fedakârlık demek, evet. Hekimlerin hemen hepsi mesleğini severek seçti. Sevmeyenler zaten bir yolunu bulup başka işler yapıyor.

Ancak özellikle kamudaki hekimler, nasılsa etik değerleri ve memuriyetleri nedeniyle her şeyi kabul etmek zorunda, sesleri çıkmaz, alınan her kararı uygulamak zorundalar düşüncesiyle sağlık sisteminin en önemli sorunlarını hekimler üzerinden çözmeye çalışmak, yeni stratejiler üretmemek, düzenlemelerle onları rahatlatmamak sistemi daha bozuk ve kötü işler hâle getirdi.

Hasta memnuniyetleri düşüyor, şiddet artıyor, insanlar hekimlerin sorumlu olmadığı nedenlerle randevu bulamıyor.

Ve en önemlisi genç hekimler artık beyaz önlük giymek istemiyor.

Çünkü önlüklerdeki sessiz yorgunluğu, tükenmişliği görüyorlar. Tedirginler ve korkuyorlar. Artık çok hasta görülen, “insani temas” olan branşları uzmanlık için seçmiyorlar.

Bu sorunu sağır sultan bile duydu ama çözüm için gözle görülür bir adım atılmadı.

Çözüm imkânsız mı?

Hayır.

Hekimlerin ve sağlık çalışanlarının mesleğini daha adına yakışır şekilde icra edeceği düzenlemeler yapılabilir. Randevu ve hasta yatış süreçleri insan gücü oranıyla uyumlu hâle getirilebilir.

“Yatak var, yatsın.” değil, “Doktor ve hemşire yeterli, yatsın.”;

“Bir poliklinik var, doktor hepsine baksın.” değil, “Bir doktor günde en fazla bu kadar muayene ve kontrol yapabilir. Başka poliklinik açılsın veya doktorum yok, polikliniğim yok, bakılamaz.” denilebilir.

Sınır konulamıyorsa insan gücü artırılabilir veya yoğun hastanelere başvuruları azaltacak sistem düzenlemeleri yapılabilir.

“Herkes nöbet tutsun.” değil, “İnsani şartlarda nöbet tutacak yeterli hekim, hemşire görevlendirmesi yapılsın.” denilebilir.

Bir markette bile sıra uzayınca yeni kasa açılırken sağlıktaki bu dayatmacı, katı ve yavaş planlamayı anlamak mümkün değil.

Mekânlar dar, poliklinik odaları yetersiz, doktor sayısı yetersiz, hemşire sayısı yetersiz, sekreter olmayan, kapısı devamlı açılıp içeri dalınan, mahremiyeti kalmamış poliklinikler!

Ama “hep daha fazla hasta bakılsın”, “süreç işlesin”, “eklenen işler de yapılsın” demekteki ısrar, zamanında çok övülen sağlık hizmetini şu anda hastaya yarar sağlamayan ve hekimleri tüketen bir şeye dönüşmüş durumda.

Sadece poliklinikler değil, yatan hastalar ve ameliyat olanlar için de yatak ve insan gücündeki eksikliklerle işler yürütülmeye çalışılıyor. Aylar sonrasına ameliyat, endoskopi, görüntüleme randevuları veriliyor. Ne kadar ileri zamana randevu oluşturulduğu belli olmasın diye bazı hastanelerde “Biz sizi arayacağız.” deniliyor.

Sağlık sistemleri binalarla, cihazlarla, bilgisayarlarla ayakta durmaz.

Sağlık çalışanlarının ve özellikle hekimlerin yalnızca hizmet üreten kişiler değil, sağlık sisteminin en değerli kaynağı olduğu kabul edilmeli ve acilen önlem alınmalı.

Bir hastanın elini tutan, onu dinleyen hemşireyle; gece boyunca yaşam mücadelesi veren hastasının başından ayrılmayan, saatlerce ayakta ameliyat yapan hekimle; laboratuvarda görünmeyen emeği olan teknikerle; ambulansın içinde zamana karşı yarışan paramedikle sağlık hizmeti bir bütün.

Bu insanlara saygı duyulmayan, sesleri işitilmeyen bir sistem kaliteli hizmet üretemiyor, üretemez.

Bugün hekimlerin ihtiyacı biraz daha fazla takdir edilmek değil; anlaşılmak ve değer görmektir.

Hastaları tarafından da, hizmet ettikleri kamu kurumları ve yöneticileri tarafından da duyulmayı, anlaşılmayı ve tükenmişliklerinin fark edilip yanlışların düzeltilmesini istiyorlar.

Beyaz önlüklerin altında hâlâ büyük bir adanmışlık var. Ancak o adanmışlığın sürdürülebilmesi için çok geç olmadan hekimlerin sesine kulak verilmeli.

Hekimler geleceğin sağlık sisteminin gerçek gücüdür ve ne yazık ki genç hekimler hastanelerde beyaz önlük giymeyi istemiyor.

“Beyaz önlüğün ne anlama geldiğini bilenler” bu sessiz uyarıyı ve tükenmişliği özenle dikkate almalıdır.