Antibiyotikler, çeşitli bakterilerin çoğalmasını engelleyen veya onları öldürme yeteneğine sahip kimyasal maddelerdir. Özellikle son yüz yıl içinde enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde tıpta devrim niteliğinde bir rol oynamışlardır.

İnsanlığın antibiyotiklerle asıl tanışması, İskoç bakteriyolog Alexander Fleming’in (1881–1955) 1928 yılında penisilini keşfetmesiyle gerçekleşmiştir. Penisilinin bulunması ve yaygın kullanıma girmesi, insanlık için büyük tehdit oluşturan pek çok enfeksiyon hastalığına bağlı ölümleri önemli ölçüde azaltmış, ilaçla tedavide yeni bir dönemin kapısını aralamıştır. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında penisilinlerin yaygın biçimde kullanılması, çok sayıda askerin hayatını kurtarmış ve enfeksiyon hastalıklarının kontrol altına alınabileceği yönünde güçlü bir iyimserlik oluşturmuştur.

Ancak bu iyimserlik uzun sürmemiştir. Fleming, penisilinin keşfi nedeniyle 1945 yılında Nobel Ödülü’nü alırken yaptığı konuşmada, antibiyotiklerin yanlış ve yetersiz kullanımı sonucu direnç gelişebileceği konusunda açık uyarılarda bulunmuştur. Nitekim bu uyarıların üzerinden çok geçmeden, 1948 yılında penisiline dirençli stafilokok salgınları bildirilmeye başlanmıştır. Takip eden yıllarda geliştirilen pek çok yeni antibiyotiğe karşı da dirençli bakteri türleri ortaya çıkmıştır.

Bakteriler, yaşamlarını ve nesillerini sürdürebilmek için karşılaştıkları antibiyotiklerin etki mekanizmalarına uygun farklı savunma stratejileri geliştirebilmektedir. Bu durum antibiyotik direnci olarak tanımlanmakta ve özellikle antibiyotiklerin gereksiz, uygunsuz veya yanlış kullanımı sonucunda giderek yaygınlaşmaktadır. Geçmişte bakteriyel enfeksiyonların büyük bir kısmı antibiyotiklerle başarıyla tedavi edilebilirken, günümüzde yeni geliştirilen antibiyotiklere dahi kısa sürede direnç gelişebildiği anlaşılmıştır.

Direnç Gelişirse Ne Olur?

Antibiyotik direnci; tedaviye yanıt vermeyen mikroorganizmaların yaygınlaşmasına, bu etkenlerin neden olduğu enfeksiyonların tedavi edilememesine ve sonuçta hastalık ve ölüm oranlarının artmasına yol açar. Daha da önemlisi, direnç genlerinin bakteriler arasında aktarılabilmesi, belirli antibiyotiklerin tamamen etkisiz hâle gelmesi anlamına gelir. Bu durum, elimizdeki tedavi seçeneklerini kaybetmemize ve gelecekte ilaçlarla tedavi edilemeyen enfeksiyonlarla karşı karşıya kalmamıza neden olabilir.

“Yeni antibiyotikler bulunur” düşüncesi yanıltıcıdır. Günümüzde yeni bir antibiyotiğin geliştirilmesi, etkinliğinin kanıtlanması ve klinik kullanıma sunulması uzun yıllar almakta, ayrıca oldukça maliyetli olmaktadır. Üstelik her yeni antibiyotik, kullanıma girdikten sonra bir süre içinde direnç gelişimi tehdidiyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu nedenle mevcut antibiyotiklerin doğru endikasyonda, doğru dozda ve doğru sürede kullanılması hayati önem taşımaktadır.

Ne Yapılmalı?

Antibiyotiklerin tedavi edici özelliklerinin korunabilmesi için:

  • Antibiyotikler yalnızca hekim tarafından reçete edildiğinde kullanılmalıdır.
  • İnsanlarda olduğu gibi hayvan ve bitkilerde de kontrolsüz antibiyotik kullanımının önüne geçilmelidir.
  • Gereksiz yere yüksek dozda veya önerilenden uzun süre antibiyotik kullanımı, karaciğer ve böbrek gibi hayati organlara zarar verebileceği gibi, direnç gelişimini de hızlandırır.
  • Antibiyotiklerin her hastalığa iyi geldiği yönündeki yanlış inanış terk edilmelidir. Özellikle viral enfeksiyonlarda antibiyotiklerin yeri yoktur.

Sonuç;

Antibiyotikler, modern tıbbın en değerli tedavi araçlarından biridir; ancak sınırsız ve sorumsuz kullanıldığında etkisini yitiren ilaçlardır. Bu nedenle hekim tarafından uygun görülen antibiyotikler, mutlaka önerilen dozda ve önerilen sürede kullanılmalıdır.

Unutulmamalıdır ki: Antibiyotikler her derde deva değildir.