Bodrum’da, tavsiye üzerine gelen bir usta tarafından dolandırıldım. Bir çivi bile çakmadan paramı alıp gitti. Günlerce uyuyamadım. Ardından ‘sözde’ tatil günlerim polis, savcılık ve icra daireleri arasında geçti.
En çok duyduğum cümle şuydu: “Kafana takma, profesörler bile dolandırılıyor.”
Beni asıl şaşırtan, dolandırıcılığın kendisinden çok, ahlaksızlığın ve etik dışı davranışların ne kadar kolay normalleştirildiğiydi. Sanki bu ülkede yaşamanın, bir iş yaptırmanın, birine güvenmenin doğal bedellerinden biriymiş gibi…
İcra dairesindeki bekleme kuyruğunda ne demek istediklerini daha iyi anladım. Bekleyenlerin çoğu, birilerinin haksız kazancına kurban gitmiş insanlardı. Polis ise sıkıntımı anlamaya çalışmak yerine, “Sizinkisi de bir şey mi, bunun on misli dolandırılanlar var,” dedi. Dört saat bekledikten sonra ifadem bile alınmadan gönderildim.
Demek ki başkalarının daha büyük mağduriyetler yaşaması, insanın kendi mağduriyetini önemsizleştirmesini gerektiriyordu!
Memleketime, evime, Bodrum’a olan bağlılığımı ve sevgimi düşünürken, kendimi bir an önce İstanbul’a gitmeye hazırlanırken buldum. Sanki ortam değiştirirsem yaşadıklarımı unutabilecektim.
Yakın çevremde yaşadıklarımı bilenler, insanların böylesine ahlak dışı yollarla haksız kazanç peşinde koşmalarını hayat pahalılığına bağlıyorlar. Sokakta çıkan kavgalar, eli kornasının üzerinde dolaşan, gürültü yapan, trafik kurallarını hiçe sayan sürücüler… Kısacası toplumda giderek daha fazla hissettiğimiz hoyratlık ve saygısızlık da aynı gerekçeyle açıklanıyor: Hayat çok pahalı!
Ben buna inanmıyorum!
Avustralya belki dünyanın en pahalı ülkelerinden biri. Sydney de dünyanın en pahalı şehirlerinden biri. Burada da insanlar enflasyondan, artan faizlerden, mortgage ödemelerinden ve geçim sıkıntısından endişe ediyor.
Ama döndüğümden beri başka bir şey dikkatimi çekiyor.
İnsanların, hayatın giderek pahalılaşması karşısında ellerinden geleni yapmaya çalışmaları… Birbirlerine sataşmadan, birbirlerinin hayatını daha da zorlaştırmadan, kolektif bir dayanışma duygusuyla hareket etmeleri. Herkesin kendi bulunduğu yerden üzerine düşeni yapmaya çalışması.
Yakıt fiyatları Haziran’da Avustralya’dan ayrılırken bıraktığım seviyelere yakın. Hükümetin geçici vergi indirimi de bu süreçte tüketiciyi destekledi. Ekonomik koşulların iyileştirilmesi yalnızca bireylerin omuzlarına bırakılmıyor; devletin de sorumluluk üstlenmesi bekleniyor.
Süpermarketler, restoranlar ve kafeler ‘Too Good To Go’ sistemine katılmış. Gün sonunda ellerinde kalan yiyecek ve içecekleri çöpe atmak yerine çok daha düşük fiyatlarla satıyorlar. Uygulamaya posta kodunu giriyorsun; yaşadığın çevrede sisteme katılan işletmeleri görebiliyorsun. Üstelik sonrasında satın aldıklarından memnun kalıp kalmadığını soran bir anket bile gönderiyorlar.
Burada mesele yalnızca tasarruf etmek değil. İsrafı azaltmak, işletmenin kaybını sınırlamak ve tüketicinin daha az parayla ihtiyacını karşılamasını sağlamak. Herkesin bir şekilde kazandığı bir düzen kurmak.
Yardımcım Tiana, çocuklarını artık bu sistem sayesinde daha ekonomik biçimde beslediğini anlatıyor. Geçen elinde bir düzine serbest dolaşan tavuk yumurtasıyla geldi. Paketi açtık; üç düzine yumurta çıktı.
“Paylaşalım diye düşündüm,” dedi.
Ardından evinde bir kasa avokado biriktiğini, istersem onlardan da getirebileceğini söyledi.
İçimden bir “wow” çektim.
Çünkü mesele üç düzine yumurta ya da birkaç avokado değil.
Mesele, zorlaşan bir hayat karşısında insanların yalnızca kendi avantajlarını düşünmek yerine birbirlerinin elinden tutarak çıkmaya çalışmaları.
Avustralya’da yıllık enflasyonun Eylül itibarıyla yüzde 4’e ulaşması bile ciddi bir endişe kaynağı. Bunun faizlere, konut kredilerine ve aile bütçelerine yansımaları var. Kimse ekonomik sıkıntılardan memnun değil. Ancak hükümet üzerine düşeni yapmaya, şirketler ellerindeki imkânları değerlendirmeye, insanlar da kendi çevrelerinde küçük de olsa bir şeyleri paylaşmaya çalışıyor.
Burada bir sosyal düzenin nasıl kurulabildiğini görebiliyorum.
Belki de bunun için ille de sosyalizmin gelmesi gerekmiyor. Devletin sorumluluk aldığı, şirketlerin yalnızca kârı değil, topluma karşı sorumluluklarını da gözettiği, insanların birbirlerinin zor durumundan yararlanmak yerine birbirlerini koruduğu bir düzen mümkün.
Elbette bunlar bütün sorunları çözecek sihirli formüller değil. Avustralya’nın da kendi eşitsizlikleri, adaletsizlikleri ve çözmesi gereken sorunları var. Hiçbir ülke kusursuz değil.
Ancak bir toplumun nasıl işlediğini anlamak için yalnızca gelirine, enflasyonuna ya da ekonomik büyüklüğüne bakmanın yeterli olmadığını düşünüyorum. Bir de insanların gündelik hayatta birbirlerine nasıl davrandıklarına bakmak gerekiyor.
Çünkü insan yalnızca para kaybettiği için yorulmuyor. Güvenini kaybettiğinde, hakkını aramak için kapı kapı dolaştığında, karşısında anlayış yerine kayıtsızlık bulduğunda da yoruluyor.
Bir toplumun gerçek maliyetini bazen faturalar değil, insanların birbirine yaşattığı yorgunluk gösteriyor.
Bazen bir ülkede huzurlu yaşayabilmek, zengin olmaktan daha önemli hâle geliyor. Sokağa çıktığında sürekli bir tartışmaya, bir saygısızlığa ya da bir haksızlığa maruz kalmayacağını bilmek… Bir iş yaptırırken aldatılmaktan korkmamak… Bir sorun yaşadığında kurumların seni dinleyeceğine güvenmek…
Bunlar lüks değil. İnsan gibi yaşayabilmenin temel koşulları.
Geçenlerde Kolej grubumuzdan Tuba’cım, abimle tanıştığını yazdı. Abim, “Nur, Avustralya’da yaşamayı çok seviyor,” demiş.
Eksik söylemiş.
Ben ülkemi de çok seviyorum. Orada bıraktığım dostlarım, ailemden kalan hatıralar, çocukluğum, gençliğim, yılların biriktirdiği bağlar… Bunların yerini hiçbir ülke tutamaz. İnsan doğduğu topraklardan yalnızca bir coğrafya olarak değil, kendisinin bir parçası olarak söz ediyor.
Ama haksızlık, saygısızlık ve “balığın baştan koktuğu” duygusunu veren düzen beni çok yoruyor. Bir süre sonra insan yalnızca yaşadığı olaylara değil, bunların olağan karşılanmasına da üzülüyor.
Tatile gittiğim Bodrum’dan yorgun dönüyorum. Her gün dolu dizgin koşturduğum Sydney’de ise huzurla dinleniyorum.
Ne büyük bir çelişki!
Ve ben, böyle bir alternatifim olduğu için sevinmek ve mutlu olmak yerine, geride bıraktığım bütün sevdiklerimin yaşam mücadelesini düşünüp üzülüyorum. Çünkü huzurun bir ayrıcalık değil, herkesin erişebilmesi gereken bir yaşam koşulu olması gerektiğine inanıyorum.
İnsanların birbirini aldatmak zorunda hissetmediği, hakkını aramak için ömrünü tüketmediği, başkasının başarısını tehdit değil sevinç olarak gördüğü, insanların birbirini yormadığı ve üzmediği bir düzen…
Belki de aradığımız refah yalnızca daha çok kazanmak değil, daha az incinerek yaşayabilmek.
Belki mutluluk, her şeyi tek başımıza başarmak değil, zor zamanlarda birbirimize yük olmadan, gerektiğinde birbirimize destek olarak yaşayabilmek.
Bugün bir an için, “Ben tam da böyle bir ülkede yaşıyorum,” diye düşündüm.
Ve içime bir huzur doldu.
Türkiye’de kaçırdığım uykularıma da çok şükür, döndüğümden beri yeniden kavuştum.
Ama gönlümün bir yanı hâlâ orada.
Dilerim bir gün, nerede yaşarsak yaşayalım, birbirimizin hayatını zorlaştırmadan da yaşayabileceğimizi daha iyi anlarız. Çünkü hayat zaten yeterince zor.
Bir de biz birbirimizi yormayalım.
Birbirimizi üzmeyelim.
El ele çıkalım.