Kanadalı şair Anne Carson’a Nobel Edebiyat Ödülü’nün ardından bir telefon söyleşisinde soruyorlar: Bu ödül sizin için ne ifade ediyor?

Carson, eşiyle birlikte ödül parasını nasıl dağıtabileceklerini düşündüklerini söylüyor. Ev ihtiyacı olan bir arkadaşlarından söz ediyor. Sınır Tanımayan Doktorlar’a da öteden beri yardım ettiklerini anlatıyor.

Ardından kutlama planı soruluyor. Eşiyle ormanda yürüyüşe çıkacaklar. Telefonlara cevap vermek zorunda kalmadan biraz sessizlik dinleyecekler. Dünyanın ilgisi kendisine yönelmişken onun aklında bir arkadaşının ihtiyacı ve eşiyle yapacağı yürüyüş var.

Bu hikâyede beni etkileyen, sevincin içine başka bir insanın da sığması. Carson’ın sözleri henüz bir niyeti anlatıyor. Tamamlanmış bir bağıştan söz etmiyoruz. Fakat niyetin yönü kıymetli. Eline geçen imkânı düşünürken, bir başkasının sıkıntısını da hatırlıyor.

Bence iyilik biraz burada başlıyor. Kendi hayatımızdaki güzel bir gelişmenin başkasına da faydası dokunsun istiyoruz. Kazandığımız para, edindiğimiz bilgi veya sahip olduğumuz zaman buna imkân verebiliyor. Birinin barınma kaygısını azaltıyoruz. Bir öğrencinin eğitimini sürdürmesine yardım ediyoruz. Bizim karşılayabildiğimiz bir ihtiyaç, onun geceleri uykusunu kaçırıyor olabilir.

Dua biriktirmek dediğimiz şeyi böyle anlıyorum. Birinin yükünü hafifletmek. Bunu yaparken onu incitmemek. Yardım ettiğimiz insanı minnet altında bırakmamak. Sonra kendi hayatımıza devam etmek. Belki adımız, hiç bulunmadığımız bir evde hayırla anılır. Belki biri içinden yalnızca “Allah razı olsun” der.

Bu sözü duymayı şart koşamayız. İyiliğin karşılığını teşekkürle bile tahsil etmeye çalışınca, yardımın içine bir hesap karışıyor. Zor durumdaki insandan bir de bizi memnun etmesini bekliyoruz. Oysa onun sessiz kalmaya da hakkı var. Mahcubiyetini aşamamış olabilir. Sıkıntısını anlatacak gücü kalmamış olabilir.

İyiliğin inceliği burada kendini belli ediyor. Verdiğimiz kadar, nasıl verdiğimiz de önemli. Bir öğrencinin ihtiyacını arkadaşlarına duyurmadan karşılamak mesela. Destek isteyen bir yakınımızı uzun bir sorgudan geçirmemek. Yardım ettiğimiz kişiye her karşılaşmada o günü hatırlatmamak. İnsan onurunu korumak da yaptığımız işin sorumluluğuna dâhil.

Bunun için büyük bir servet beklemek gerekmiyor. Bazen bir başvurunun nasıl yapılacağını anlatmak yeter. Bazen hastaneye yalnız gitmekten çekinen birine eşlik etmek. Bir gencin ilk iş görüşmesine hazırlanmasına vakit ayırmak da öyle. Bize kolay gelen bir iş, bir başkasının önünde günlerdir çözemediği bir güçlük olarak durabilir.

Herkesin imkânı aynı değil. Kendi evinin ihtiyacını karşılamakta zorlanan insandan sürekli vermesini bekleyemeyiz. İyiliği fedakârlık yarışına çevirmek de doğru gelmiyor bana. İnsan gücünün yettiğine bakabilir. Küçük bir destek, bütün sorunları çözemediği için değersiz olmaz.

Bir de yardımın zamanı var. Bazen yapabileceğimiz bir işi sürekli erteliyoruz. Arayacağımız kişiyi aramıyoruz. İleteceğimiz bilgiyi iletmiyoruz. Karşılayabileceğimiz ihtiyacı sonraya bırakıyoruz. İyi niyetimiz yerinde duruyor. Fakat bekleyen kişinin sıkıntısı da sürüyor. Bir noktada düşüncenin davranışa dönüşmesi gerekiyor.

Carson’ın cevabındaki somutluğu bu yüzden önemsiyorum. Yardımseverlik üzerine uzun bir konuşma yapmıyor. Eve ihtiyacı olan bir arkadaşını anıyor. Büyük bir ödülün heyecanı, tanıdığı bir insanın sıkıntısını unutturmuyor. Kendi sevincini yaşarken ona da yer açabiliyor.

İnsan nasıl hatırlanacağını bütünüyle belirleyemez. Unvanların, ödüllerin ve başarıların hafızadaki yeri değişir. Fakat zor gününde kendisine uzanan eli unutmayan insanlar vardır. Aradan yıllar geçer. O yardımı çocuklarına anlatırlar. Yardım eden belki çoktan unutmuştur. Yardımı gören ise o günü hâlâ bütün ayrıntılarıyla hatırlar.

Dua biriktirmek, kendi adımıza övgü toplamak değildir. Birinin bizi hatırlarken içinin ferahlamasına vesile olabilmektir. Bunun nerede, ne zaman olacağını bilmeyiz. Bilmemiz de gerekmez. Yapabildiğimiz iyiliği yaparız. Geride kalacak olanı düşünürken de büyük şair Bâkî’nin sözüne döneriz:

“Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal
Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.”